Bu Blogda Ara

29 Aralık 2006

Özürlü Gönüller

Özürlü Gönüller 27-12-2006 (Öykü :Ahmet Ünal ÇAM)

Gazetenin genel yayın yönetmeni Orhan Zorlu, gazete binasından çıkarken düşünceliydi. Sosyal içerikli bir köşe için şimdiye kadar görüştüğü adaylar içine tam sinmemişti. Gazetenin sosyal içerikli bir köşesi olsun, yoksullar, muhtaçlar ve özellikle özürlülerin sorunlarını gündeme taşısın istiyordu.

Orhan Zorlu, yayın yönetmeni olduğundan beri, gazetenin tirajı da, buna bağlı reklam gelirleri de artmıştı. Çevresinden ve gazete üst yönetiminden tebrikler her gün geliyordu. Fakat o biliyordu ki, medya hayatında en ufak tökezlemesinde yerine başkasının getirilmesi sıradan bir şeydi. Bu nedenle hep yenilik ve daha iyiye doğru neler yapılabileceğini düşünürdü. Fakat bu sosyal içerikli köşe tamamen bu çabalarının dışındaydı. Bu konuda tirajı filan düşünmüyor, faydalı bir amaç içeren böyle bir köşeyi gönülden arzuluyordu.

Böyle bir köşe için bulacağı kişi empatiyi bilen, empatiyi yaşayan yani kendisini başkasının yerine koyarak düşünebilen, duygulu bir insan olmalıydı. Kimseyi hor görmemeliydi. Şimdiye kadar ki adaylar da bunu yeterince görememişti. İpuçları, pırıltılar vardı ama yetmiyordu işte. Kimisi köşe hakkında soru sormadan maaşı soruyor, kimisini denemek için, “İş adamlarını üzecek haber yapmanı istemeyiz” deyince de hemen yelkenleri indirip, “Nasıl isterseniz efendim” diye teslimiyetçi, kişiliksiz tavırlara giriyordu. Bu tür adayları gördüğünde Orhan Zorlu öfkelenip içinden “Benim her dediğimi yapacaksan, kendi fikrin önemsiz se, seni ne yapayım, köşeyi de kafama göre oturur kendim yazarım” diye düşünüyor. Sonra adayı gönderiyordu; “-Teşekkür ederim, tüm adaylarla görüştükten sonra adayların hepsine bilgi mektubu göndereceğiz” deyip, başından savıyordu.

Bu gün görüşeceği son adayla, bayan Ayşegül Çankırılı ile bu köşe fikrinde son kararını verecekti. Önceki adayların yapaylığı, samimiyetsizliği nedeniyle ümitsizdi. “Bu sosyal köşe konusunu büyük ihtimalle rafa kaldıracağız” diye düşündü.

Gazeteden çıktı ve hemen yakındaki kafeteryaya yürüdü. Yoğun bir insandı, görüşme ile akşam yemeğini bir arada halletmeyi planlamıştı.

Kafeteryaya girdi ve garsona buluşacağı bayanın ismini ve kim olduğunu söyledi. Garson, köşede oturan bayanı işaret etti. Genç ve güzel bir bayan köşedeki masada oturuyordu. Orhan Zorlu, “Genç ve güzel bir bayan, sosyal konulara kendini ne kadar verebilir ki!” diye düşünüp, suratını buruşturdu. Masaya vardı, gülümsemeye çalışarak elini uzattı;

-Merhaba, ben Orhan Zorlu.
Genç kız, kalkmadan elini uzattı;
-Ben de Ayşegül Çankırılı.

Genç kızın ayağa kalkmamasına bozulmuştu ama bir şey demeden oturdu.

-Buyrun Ayşegül hanım. Konuyu biliyorsunuz, sosyal içerikli bir köşe için halkın içinden, konulara daha yakın bir yazar adayı arıyoruz. Bu konuda düşünceleriniz nedir, hedefleriniz nedir.

-Başvuru formunuzda, özellikle özürlülerin yaşam sorunları konusunu da belirtmiştiniz.

-Evet, bu konu fazla işlenmiyor, gündeme gelmiyor. Genel sosyal konuların içinde bunu ön plana çıkarmayı tercih ederiz.

-Ben genel sosyal konuları da takip ediyorum ama ben de özürlüler konusunu daha çok incelemek, daha çok ön plana getirmek istiyorum. Zaten başvuru sebeplerim içinde en çok bu etkiledi beni.

Orhan Zorlu, genç kızı şöyle bir inceledi. “Beni etkilemeye çalışıyor galiba” diye düşündü.

-Özürlü bir arkadaşınız mı var?

-Yakın arkadaşlarım içinde yok.

-Özürlü bir akrabanız mı var?

-Hayır.

Orhan Zorlu sesini biraz sertleştirerek;
-Bakın hanfendi, biz laf olsun diye bir köşe açmak istemiyoruz. Mesela ne yazacaksınız özürlü yaşamıyla ilgili.

Genç kız bozuntusunu belli etmemeye çalıştı;
-Bir özürlünün otobüse binmesi, kaldırımdan kaldırıma özürlü arabasıyla geçmesi dahi ne kadar zor. Bunları insanlara hatırlatmaya, çözüm bulmaları için teşvik etmeye çalışacağım.

-Özürlüleri az da olsa gözlemlemişsiniz, ama yeter mi. Bir özürlünün ruh halini anlayabilir misiniz.

Orhan Zorlu’nun sesindeki hafif öfkeli, hatta küçük görücü tona aldırmamaya çalıştı.
-Sanırım

-Sanırım, sanırım. Nerden anlayacaksınız hanfendi. Empati nedir biliyor musunuz ?
-Şu anda uyguluyorum.

Orhan Zorlu’nun sesindeki öfke yerini şaşkınlığa bıraktı.
-Nasıl !
-Kendimi sizin yerinize koyup, öfkeli halinizi anlamaya çalışıyorum.

Önceki adaylar, Orhan beyin huyuna gidip, öfkeli ses tonunda, yatıştırıcı konuşmaya çalışmışlardı ama bunun sesinde böyle bir amaç olmadığı belliydi.
-Bakın herşeye hazır cevapsınız, belli ki güzel bir bayan olmanız sizi şımartmış. Ama kusura bakmayın ki bu köşe için daha ciddi şartlar arıyoruz.

Ayşegül sesini ciddileştirdi;
-Ben güzelliği ile ön planda olmaya çalışan biri değilim. Adayınızda aradığınız ama bende bulamadığınız ayrıntı nedir ki?

Aday’ın hiç alttan almayan tavrına iyice şaşırmıştı.Genç kız devam etti;
-Bir insanı anlamak, halini düşünmek için, her şartta onun gibi olmak gerekmez ki. Az önce dediğiniz gibi empatiye yeterince vakıf olan, kendisini gönülden başkasının yerine koyabilen biri, bence bunu başarabilir.

Orhan Zorlu, genç kızın bu hazır cevaplığını içinden ‘ukala’ olarak tanımladı. Çantasından birkaç kağıt çıkardı.
-Arkadaşlar, ‘kişilik çözümleme testleri’ diye birkaç soru hazırlamış.
Bir an durdu, sorulara göz gezdirdi; ” En sevdiğiniz şarkı, sanatçı, şair, yazar, son okuduğunuz kitap” sorular böylece uzayıp gidiyordu. Bunlara vakit ayırmak bile sıkıcı geliyordu aslında.
-Bu sorulara cevaplarınızı alalım. Gerçi bana çocukca geliyor ama neyse. İlk soru; en sevdiğiniz şarkı ?

Genç kız bir an düşündü ve duyulmamış bir şarkı mırıldandı;
- El ele kırlarda koşsak seninle, doyasıya , içten gülsek seninle

-Ooo, şarkılarla aranız çok iyi. Duyduğunuz şarkıları hemen ezberliyorsunuz galiba.

-Bu duyduğum bir şarkı değil, sözleri bana ait, benden başkasının pek bilmediği bir şarkı.

Orhan Zorlu, test kağıtlarını asabi asabi toplayıp çantaya koydu.
-Çocukça olduğunu biliyordum zaten.

Tekrar bakışlarını genç kıza çevirdi;
-Bakın genç hanım, ben başarılı bir gazeteciyim, belki takip ediyorsunuzdur, başarılı da bir yöneticiyim. Bu başarımı insanları gözlememe, kısaca insan sarrafı olmama borçluyum desem yalan olmaz. Ön yargılı olmamaya çalışıyorum ama sizin hakkınızda fazla umutlu değilim.

Orhan bey, hala genç kızın yalvaran bir ifade tarzına geçmesini bekliyor, geçmeyince de “Maddi durumu iyi demek ki “ diye düşünüyordu.

-Hayırdır Orhan bey. Hem ön yargılı olmamaya çalışıyorum diyorsunuz, hem de benim hakkımda yargıya varmışsınız bile. Nedir sebebi.
-Açık sözlü olacağım için kusuruma bakmazsınız umarım.

-Buyrun.

-Masanıza gelip elimi uzattığımda, ayağa kalkma nezaketinizi bile göstermediniz. Bu kendinize güvenden de kaynaklansa, ihtimal amiriniz olacak birine saygısızlık görüntüsü vermez mi sizce.
Genç kızın yüzünde buruk bir gülümseme dolaştı. Bir an sanki cevap verip vermemek için düşündü;
-Başvuru formunda ayağa kalkma şartını göremedim.
-Ben kendimi sert sanırdım, siz daha sert cevaplar veriyorsunuz. Bu gün sol tarafınızdan mı kalktınız nedir.
-Ben hiçbir zaman sol tarafımdan kalkmam…
Orhan bey, bu cevabın manasını tam anlayamayıp, kızın yüzüne bakarak çözmeye çalıştı. “Dindar olduğunu mu ima etmek istedi acaba “ diye düşündü.
-Anlaşılan bu işe fazla ihtiyacınız yok, sizi fazla tutmayım. Genç kız sesindeki hüzünlü buğuyu engelleyemedi.
-Maddi olarak mı, manevi olarak mı?
Orhan bey bu asi genç kıza küçümser gözlerle baktı ve sesindeki vurguya dikkat ederek adeta heceler gibi konuştu;
-Sizin bu işe hangi açıdan ihtiyacınız var, maddi mi, manevi mi ?
Genç kız, başını dik tutmaya çalıştı;
-Hem maddi, hem manevi.
Yemeği bitmişti, hesabı ödeyip ayağa kalktı, elini uzattı;
-Ayşegül hanım, bu görüşme değerlendirilecek ve diğer adaylarla beraber size de sonuçları göndereceğiz.
Orhan Zorlu’nun yüzü bir anda allak bullak oldu, genç kız konuşmasındaki ikazına rağmen yine ayağa kalkmamıştı. Kızın uzattığı eli sıkarken çoktan kararını vermişti, “ ‘Sosyal Köşe’ işi belirsiz bir tarihe kadar rafa kaldırılacak” diye.
Kafeteryadan çıktığında düşünceler içindeydi. Kızgınlığının arkasında bir şeyler öfkesini frenliyor gibiydi. Sislerin ardından bir düşünce belirip kayboluyor gibiydi. Sonunda kendisini rahatsız eden cümle aklına geldi, ‘SIZI’ adlı öykü kitabında rastladığı o cümle; “Büyük insanlar, görünen sebeple karar vermezler, çünkü görünen sebebin de, görünmeyen bir sebebi olabilir” yazıyordu. Önce boş vermek istedi, “Saygısız davrandı, ukalalıktan başka ne sebebi olacak ki bunun.” Diye düşündü. Sonra, iç huzursuzluğunu böyle yenemeyeceğini anladı. Döndü, kafeteryanın çıktığı kapısından değil, uzaktaki kapısından içeri girdi. Bakışlarındaki öfke kaybolmamıştı. Uzaktaki bir masaya oturdu ve genç kızı gözlemeye başladı.
Genç kızın bakışlarına hüzün ve umutsuzluk yerleşmişti. Önündeki meyve suyunu bitirdikten sonra garsona seslendi. Orhan Zorlu “Ben hesabı ödemiştim, garsona niye sesleniyor acaba ?” diye düşündü.
Garson, genç kızla konuştuktan sonra uzaklaştı, dönüşünde elinde bir çift koltuk değneği vardı. Orhan Zorlu, burun damarlarının sızladığını, içinin sıkıştığını hissetti. “-Demek, demek sol ayağın olmadığı için, hiç sol tarafından kalkmadığını söyledin ha… Oysa bu gün ben sol tarafımdan kalkmışım. Ayağa kalkmamasının nedeni de buymuş ha..” Gözünde beliren yaşları çaktırmadan silmeye çalışarak, başka kapıdan çıkıp genç kızı izlemeye devam etti. Genç kızın, bir taksiye binip gideceğini sanıyordu ama otobüs durağına yürüyüşünü, zorlukla binişini gözledi.
Orhan Zorlu, öfkeyle söylendi; “İnsan sarrafı Orhan Zorlu ha… yazıklar olsun sana. Kızcağız zorda olduğuna dair ipucu bile vermemeye çalıştı, yalvarmadı, hep başı dik durdu, özürlü oluşunu bile sakladı… sen ne yaptın.” Çantasından formları çıkarıp, ‘Ayşegül Çankırılı’ başlıklı forma ‘uygundur’ diye yazıp imzaladı. Sonra hayatta bir defa duyduğu şarkıyı gözyaşlarıyla mırıldanarak yürümeye başladı; “El ele kırlarda koşsak seninle, doyasıya, içten gülsek seninle

Ahmet Ünal ÇAM 29-12-2006 Saat 12:10 http://huzur.sehri.com


Özürlü
Bir fakiri, bir muhtacı görmezsin
Baktım ki kalbi mühürlüsün.
Her bir yanın sağlam ama
Anladım, vicdanen özürlüsün
.

21 Aralık 2006

Şehir Çobanı


..Kır özlemiyle dolu yürekleriyle şehir hayatına hiç alışamamışlar. Her daim kaybolmaya hazır, tutunmaya çalışanlar ve yalnızlar, ruhları tecavüze uğramış, şehir ışıklarıyla kamaşmış gözleri hep ıslak, yılgın insanlar. Bir köşe başında durup hayatı izleyebilenler...ve gördükleriyle ürküp, koşar adımlarla karanlıkta kaybolanlar...Baktıklarında hırs, intikam ve acıdan başka bir duygu göremedikleri başka insanların arasında sessizce nefes almaya çalışanlar. Şehirde öldüklerinden beri boğucu, et kokulu bir havayı soluyan, nice koyunlar arasında güdülmek yerine bir kırda kaybolmayı tercih edenler ve en uzak kasabanın birinde en kötü adam olarak bile bir afişte aranmayanlar. Ruhlarımızın üstlerine ödül koyanların olduğu şehirlerde, çizgili alınları ve donuk bakışlarıyla bizlere gülümseyenler. Hiçbir şeyi bilmeyenler...
Şehir çobanı olmak zordur vesselam, şehir eşkıyalarının arasında. Yaşarken de ölebiliyor insan, mezarını boş ver, bulabilirsen şimdi bir çınar bul, başka bir şey de istemez hani.

Merry Christmas


Yaşadığımız heyecan verici olayları, üzüldüğümüz şeyleri, canımızı yakan türlü insanları ve götürdüklerini düşünme zamanıdır şimdi, şu vakit,hazır yılın sonuna gelmişken...

Herkesin beklediği, gördüğü, göremediği, sevindiği ve üzüldüğü şeyler farklıydı elbette; Kimileri için,
26 Mart'taki güneş tutulması
Almanya'da yapılan dünya kupası
Papa'nın Türkiye'yi ziyareti
Kurban bayramının 2 kez yaşanması
depeche mode konseri
2005'ten sonra gelen yıl
çin takvimine göre köpek yılı
aşık olduğum yıl
Babam ve Oğlum'u izleyip günlerce ağladığım yıl
üniversiteyi bitirdiğim yıl
Schumi'nin yarışları bıraktığı yıl
vs...

bunları ifade etti, bu olaylarla isimlendirildi, anıldı...

ve elbette bir süre sonra unutulacak yıllar arasında yer alacak.
1989'u hatırladığımız uzaklıkta, içinde barındırdıklarıyla kalacak, artık masamızda olmayan takvimde. Mevsimlere direnme çabamıza "yaş" demiştik ya evvelden beri, mevsimler değişecek biz hiç değişmeyeceğiz, gülmemiz, ağlamamız değişecek, sesimizde şimdiye dek hiç olmayan tınılar olacak ama bizler hep aynı kalacağız.
Bunları düşünmek, zamanı algılamak yerine boş işlerle uğraşacağız. Yazının başlığındaki gibi 2007'nin gelişini kutladığımız akşamı başka bir medeniyetin geleneğiymiş gibi görüp aşağılamak kolay gelecek bize, bu sene de, her zaman olduğu gibi. Trt'de dansöz 1dk mı çıksın 3dk mı panellerinin üzerinden yıllar geçecek ama bizler değişmeyeceğiz.

Müsterih olunuz, kimse eski yıla veda etmenin, yeni yılı karşılamanın dışında bir şey yapmıyor. Haa yapanlardan da bize ne di mi?
Klasiktir bir de temenni de bulunmak lazım;
Yeni yıl herkese akıl fikir versin.

18 Aralık 2006

Testi Kırılmadan


Türkiye'yi karıştırmak için bu ülkede kimlerin öldürüldüğünü hatırlayalım.Uğur mumcu, Bahriye üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Muammer Aksoy, Turan Dursun vs... Konumuz bu kişileri fikirleriyle tartışmak değil. Ölümlerinin sonuçları ve hangi insanları hedef haline getirmesiyle ilgili.

Yaşayan ünlü bir yazarımızın öldürülmesi halinde kimlerin suçlanacağına dair bir öykü yazmayı düşünüyordum. (Allah korusun) Öldürülmesi durumunda, ona öfke dolu fikirler beyan edenlerin suçlu durumuna düşeceklerini ama onu öldürmekten ve bu kargaşadan asıl kar edenlerin, kenara çekilip, ülkemizin düştüğü kargaşayı keyifle seyredeceklerini perde arkasıyla (Hayal gücüyle) anlatacaktım. Fakat benim, kötü bir olaya engel olmak, ülkemin ve insanlarımın düşebileceği zorlukları başından engellemek amaçlı bu fikrimin, 'Yaşayan ünlü bir yazarımızı, hedef göstermek' şeklinde değerlendirilebileceği uyarısıyla çekindim.

Bu çekingeme rağmen, özellikle dikkatinizi çekmek istiyorum, her öfkeli sesiniz, yorumunuz aleyhte delil gibi saklanacaktır. Gelin öfkemizi de, eleştirimize de 'Fikir özgürlüğü' + 'Fikir özğürlüğüne saygı' sınırlarında yapalım.

Daha önce yaşadıklarımız yukarda saydığım kişilerin (ve aklıma gelmeyen bir sürü kişinin) öldürülmesiyle ilgisiz kişilerin başına bela, baskı unsuru haline getirilmiştir. (Buna Madımak Oteli acısını da ekleyelim. )

Ülkemizin aleyhine olabilecek her ayrıntı da dikkatli olmak zorundayız. Belki biz öyle-böyle yaşayıp gideceğiz. Fakat yavrularımıza güzel, barış dolu, umut dolu bir ülke bırakmak zorundayız. Buna ülkemizde yaşayan, ülkemizin birliğine, bütünlüğüne saygılı Ermeni veya diğer vatandaşlarımız da dahil.

15 Aralık 2006

Beyaz Perdeye Yansımayanlar

"annem hep bir kızım olsun ve gamzeli olsun diye sürekli ayva yemiş, bana hamileyken. o yüzden böyleyim, ama annem bunun bir şans olmadığını düşünüyor"

işte bu cümleyle anlatıyordu o'nu çok güzel bulanlara, kendini.
1936'da ankara'da doğdu.
1952'de yıldız dergisinin açtığı güzellik yarışması sonucunda oyunculuğa adım attı, 1953'te türkiye 2. güzeli seçildi. aynı yıl istanbul'da yapılan miss europe 1953'te derece alamadıysa da adı, gamzesi ve beni hatırlanacaklar listesindeydi;

ilk filmi; çakırcalı mehmet efe'nin definesi'ydi (ayhan ışık'la) ve ilk evliliğini bu filmin yönetmeni faruk kenç ile yaptı. ilginçtir, bu filmin çekildiği yer olan aydın'daki çakmak çiftliği, 2. evliliğini yapacağı özdemir birsel'indi. (murat birsel gerçekten oğluysa, bu evlilikten olmadır büyük ihtimalle.)

1960'larda sayısız filmde rol aldı. neriman rolüyle, türk sinemasının küçük hanım efendisi oldu. dönemin kadınlarının, genç kızlarının idolüydü. hep beğenildi, adına şiirler yazıldı. tüm erkeklerin rüyası oldu. 2. adana film festivali’nde yuvanın bekçileri filmiyle en iyi kadın oyuncu ödülünü aldı. ama bu zirvedeki hayat uzun sürmedi...

türk sineması 70lere gelindiğinde şekil değiştirdi, erotik film rüzgarları, bu yele kapılmayanlara acımasızca esiyordu.

1970'de ayşecik'in pamuk prensesi oynadığı filmde, sinema kariyerinin tek kötü kadın rolünü oynadı: cadı kraliçe.
1972'de fikret hakan'la gecekondu rüzgarı o'nun son filmi oldu.
önce starlığını kaybetti. bu, ekonomik krizi beraberinde getirdi. ardından arkadaşlarını ve sevenlerini. "güzel kadınlar hep yalnızdırlar" dramı bir kez daha beyaz perdede seyircisiz oynanıyordu. gün geçtikçe kilo aldı ve 26 mart 1995'günü, yatmadan önce bir kutu uyku hapı içti. bir daha da uyanamadı.

türk sinemasının altın çoçuğu göksel arsoy, bir çok filmde beraber başrol oynadığı ayhan ışık (ki hayatında çok önemli rolü olduğunu hep söylemiştir) ve zeki müren ile adı hep aşk dedikodularına karıştı. selma güneri gibi hiç erotik filmde rol almadı, aynı marilyn monroe gibi, hiç mutlu olamadı.

"yaşamının hikayesini paraya gereksinimi olduğu için o dönem satmaya karar verdiğini, tümüne sahip olduğu apartmanın elinde kalan son dairesini nasıl sevdiğini, evine gelen icra memurlarını nasıl teselli ettiğini, yeni sinema sanatçılarını nasıl desteklediğini, kaderlerinin benzediği zeki müren'e nasıl üzüldüğünü kimseler bilmez. eskiliğini, kara çarşaf ve beyaz dantellerle kapatmaya çalıştığı evinin koltuklarında geceler boyu nasıl ağladığını. annesi rafet hanımın yerli garbo yaratmak için kızı belgin'in hayatını müsrifçe harcadığını farkına vardığında nasıl geç kaldığını."Bircan Usallı Sılan, "acı dolu yıllar" kitabında kaleme aldı.

bir dönem yaşadığı ve bir çok filme dekor olan evi boyalı köşk bayraktarlar holding tarafından satın alındı. türk sinemasının en güzel siyah beyaz filmiydi. beyazını bize yaşattı ona sadece siyahı kaldı.

Bahsettiğim isim türk sinemasının taçsız kraliçesi Belgin Doruk'tur.

14 Aralık 2006

Dünya Güzeli Ece Ajandası


1913 yılında bir savaş çocuğu olarak dünyaya gelir. tahsilini boğaziçi lisesi'nde yapar. kara kaşlı, kara gözlü, parlak uzun siyah saçlı ve bembeyaz tenlidir.

babası "hızır" yangın söndürme aletlerinin mümessili olan halis bey, kızını bizzat teşvik eder ve cumhuriyet gazetesi'nin düzenlediği yarışmada, 3 temmuz 1932'de türkiye güzeli seçilir. aynı ayın sonunda yapılacak olan brüksel'deki yarışmaya hazırlanır, çünkü mustafa kemal, o'nun için şu cümleleri kullanmıştır (aklımda kaldığı kadarıyla); "türk kadınının masumiyetini saflığını çok iyi taşıyan keriman halis, inanıyorum ki bu yarışmada başarı sağlayacaktır" 1.liği, sirkeci garında o'nu karşılamaya gelenlerle birlikte tüm türkiye'de bir bayram havasında kutlanır. türk kadının güzelliğinin tescili, bir yıl sonra 1933'te nazire hanım'ın 1. olmasıyla perçinlenir ancak yarışmada şike var gerekçesiyle türkiye'nin başarısı gölgelenmiş olur ve yarışma 1950'ye kadar bir daha yapılmaz.

bugün 92 yaşında ve istanbul'da yaşıyor. atatürk'ten bahsederken heyecanını görmemek mümkün değil. sokaktaki insanın saygısızlığından, sevgisizliğinden bunaldığı için, doktorunun tavsiyesine rağmen sokağa çıkmıyor.

meşhur ece ajandası da adını, atatürk'ün o'na verdiği soyaddan alır. murtaza sadık kağıtçı bu olaydan çok etkilenerek bu ismi kullanmıştır. bahsettiğim Güzel Keriman Halis Ece'dir.

70 yıl sonra 2002'de bir türk kızı daha dünya güzeli seçilir: Azra Akın

http://www.byegm.gov.tr/...s/1930-1939/image83001.jpg
http://www.gittigidiyor.com/...r/org_resim/554268.jpg

Nedir aslında bu LPG

Çok uzun zamandır hayatımızda olsa da çok yol katediliğini görmezden gelerek halen tehlikeli ve 2. sınıf bir yakıtmış gibi duruyor. Artısı, eksisi şöyle bir göz önüne sereyim dedim şu liquid petrol gasoline işini;

benzine göre avantaj ve dezavantajları ise şöyle sıralanabilir;

dezavantajları-olumsuzlukları:

*benzinin yanma ısısı daha yüksek olduğundan, 1 depo benzinle yaptığınız kilometreyi 1 depo lpg ile yapamazsınız. 50-100 km(kullanıma göre değişir) daha az kilometre yapar.

*enjeksiyonlu arabanızı lpg'ye çevirdiğinizde, arabanız artık karbüratörlü hale gelmiştir, bu da daha fazla gürültü, daha fazla yakıt sarfiyatı, daha fazla çevre kirliliği demektir(çiğ yakıt atma atraksiyonu)-(katalitik konvertörün iptali)

*ithal otomobillerin bir çoğunda bulunan 400-500 bin km motor ömrünü 300-400bin km'ye çekmiş olursunuz.

*arabanın içine sızabilen benzin kokusu, keskin, ayıltıcı ve uyarıcı olduğu halde, lpg kokusu bayıltıcı ve uyku getiricidir, özellikle uzun yolda ekstra dikkat etmeniz gereken mevzu haline gelir.

*yerli parçalarla dönüşüm yaptırmak bu yukardaki dezavantajların olumsuzluk katsayısını artıracaktır.

*yine yanma ısısıyla alakalı, lpg'li araçlarda ortlama 5-10 hp güç kaybı her tür araçta gözlenmiştir. bu da uzun yolda açık olan klima ile eşdeğer bir kayıptır.

avantajları-olumlu yönleri-tavsiyeler:

*aracınız ne olursa olsun ortalama %45-50 yakıt tasarrufu sağlar. aracınız daha az yakmaz ama litre fiyatından kazanırsınız. bir depo yakıtta kazanılan tasarruf, 60lt baz alındığında ortalama fiyatla 60-65 milyon civarıdır. ve bu kazanç sadece bir depoda kazandığınızdır. hemen kısa bir hesap yapalım; ayda ortalama 3 depo benzin harcayan biri > 65 milyon*3=195 milyon lira tasarruf etmiş olur. yılda > 195 milyon*12= 2 milyar 340 milyon eder.
aracınızı kullandığınız yıla göre de hesaplandığında, milyarlarca lira cebinizde kalmış olur. bu da belli bir yıl ya da kilometre sonunda (avrupada yapılan testlerde lpg li renault clio otomobilin 400.000 km masrafsız gittiğini göstermiştir ama bu her marka ve modelde aynı uyumu sağlayacak anlamına gelmemelidir.) aracınızda oluşacak ciddi de olsa problemin çözümü için gerekli parayı çıkarttığı anlamına gelmektedir. yani yılda 2 milyar 340 milyon kira veridğinizi düşünürseniz bu parayı sadece aracınızın yakıtından çıkartabilirsiniz. kişisel olarak başka hiçbir tasarruf bu parayı çıkartmayacaktır(sigarayı bırakmak dahil).

*ilk çıktığı dönemlerde sıkça karşılaşılan güvenlik problemleri, artık daha kaliteli parça kullanımı ve dönüşüm hizmetleriyle aşılmış benzinden bile daha güvenli bir yakıt sistemine dönüşmüştür. göztepe mavi çarşı patlamasındaki görüntüleri hatırlayanlar, paramparça olmuş araçların bir kısmının lpg tanklarının, aynı bir kara kutu gibi hiç deforme olmadan aynen durduklarını hatırlayacaklardır. ancak bu güvenli sistem, kimi araç sahiplerinin yaptırdığı ucuz sistemlerle olmamaktadır.

*lpg dönüşüm sistemini kabaca birkaç bölüme ayırırsak;
-karbüratörlü araçlar için daha ucuz maliyetli sistemler (yaklaşık 200-350 milyon arasında değişmektedir- yerli parçalar kullanılmaktadır, garantisi yoktur, aracın problem çıkartma ihtimali yüksektir.)
-enjeksiyonlu araçlar için biraz daha kaliteli sistemler (400-650 milyon arasında değişmektedir.)
-enjeksiyonlu araçlar için tam güvenli sistemler (1000-2000 euro arasında değişmektedir-ki aracınızı sıfır kilometrede yeni aldıysanız bu tavsiye edilir. aracınız lpg den sonra bile enjeksiyon ve katalitik konvertör sistemini koruyacaktır, bu da yukarda belirtilen %45-50 tasarruf oranını 50-55 lere çekecektir.) bunlara sıralı sistem de denir. ekstra enjeksiyon beyni takılır aracınıza. zavoli markasının alize, landi renzo markasının da omegas modeli bu enjeksiyonlu araçlar içindir. ikisi de italyan olup, lpg işinde en iyisidirler.

*eskiden kullanılan lpg sistemlerinde araç lpg de çalıştırıldığından, motor soğukken bir hayli zarar görmekte idi. fakat şimdi kullanılan sistemlerde araçlar, otomatik olarak benzinde çalışmakta, 3000 deviri geçtikten sonra otomatik olarak lpg ye geçmektedir. bu da motor aşınmasını etkilememektedir. hatta sıralı sistemlerde aracın motoru belli bir sıcaklığa gelmeden sistem lpg'ye geçmemektedir.

*mutlaka ve mutlaka arka tampon altından dolum sistemi taktırılmalıdır. lpg tankı dolduktan sonra, çekilen pompadan, az da olsa gaz dışarı püskürtülmektedir. bu gazın aracınızın bagajına dolmaması için dolum tertibatının aracın dışında olmasında fayda vardır.

*hava kirliği için, lpg'nin benzinden daha sağlıklı olması da toplumumuzca az bilinen bir konudur. yeni model enjesiyonlu araçlar için kullanılan çok pahalı sistemleri, sadece ve sadece çevreye verdiği az zarardan dolayı ingiliz kraliyet sarayının makam otomobillerinde kullanıldığını söylemekte fayda vardır. (biraz araştırma ile bu gerçeğe ulaşabilirsiniz)

*tank sistemlerine gelince; 30 lt'lik simit, 40, 60, 70 ve 110 lt'lik tanklar kullanılmaktadır. simit tanklar, aracın stepne yuvasına takıldığından, bagajdan tasarruf gibi gözükse de iskartaya çıkacak olan stepneniz bagajınızda daha fazla problem yaratacaktır. bu yüzden simit tankı önermem. 70lt lik tanklarda aracın fabrika çıkış ağırlık dizaynını değiştireceğinden orjinal büyüklükteki 40 ve 60lt'lik tanklar daha sağlıklı bir kullanım yaratacaktır. ancak kullanacağınız her depoda %10 güvenlik boşluğu kalacağından (sistem bu boşluğu kendi bırakır otomatik olarak) tabanca atınca, pompacının aracı sallayarak ekstra tankı doldurma çabasını şiddetle kınayınız. gerekirse-ki gerekiyor- o esnada eğilmiş olan pompacıya tekmek atınız. çünkü tanka daha fazla yakıt almak sakıncalı olduğu gibi takın şamandırasına da zarar verir.

benzin dışında dizel motorla kıyaslayacak olursak;
ford fiesta, renault clio, citroen c3 sınfıfındaki dizel araçlar hariç orta ve üst sınıftaki tüm dizel araçlardan daha ekonomiktir lpg li araçlar. x marka dizel aracın (orta sınıf) 34 milyar olduğunu varsayalım. aynı aracın benzinlisini de 30 milyar civarına almak mümkün olsun. aracı alırken fazladan vereceğiniz 4-5 milyarı kaydedelim.
kmde'de şehiriçinde dizel 5.5 (ki bu ancak alt sınıf araçlarda erişebileceğiniz bir rakamdır ben yine de az vereyim) benzinde de 8-9-10 lt yaksın 100 km'de
yani aracınız basit bir hesapla ; 5,5/100 x 2,5 (mazot litre fiyatı) 138 binlira yakar km'de. (bu rakamın aslında hiçbir orta sınıf dizelde yakamazsınız. en az 160-170 binlira yakacaklardır)
benzilide ise aynı araç; 8/100 x 2,9 (benzin lt fiyatı) = 232 binlira yakacaktır.
aynı aracı lpg'ye çevirdiğimizde; 8/100 x 1,5 (lpg litre fiyatı) = 120 bin lira ile hem benzin hem dizelden daha ucuz olduğunu göreceksiniz.
ayda ortalama 2 depo mazot harcayan bir kullanıcı düşünelim.
ve mazot tankı da 60 lt olsun.
o halde; 60 x 2,5 ten = 150 ytl (bir depo fiyatı) ayda 2 depodan 150 x 2= 300 ytl sadece mazota para versin.
aynı litreyi bir de lpg ile alalım.
60 x 1,5 =90 ytl 90 x 2 = 180 ytl (aradaki km farkını da eklersek kabaca) düz 200 diyelim.
ayda 2 depodan yılda = 3.600 ytl mazota vereceksiniz.
lpg'de 2.400 ytl eder. aradaki fark 1.200 ytl. başta ödediğiniz 4-5.000 ytl yi de eklerseniz zararınız 2. yılda 10.000 ytl yi geçer. yaptığınız km size kar olarak dönmez. çünkü dizel aracı alırken ödediğiniz fazla para ilk yıl kendini amorti bile etmez.

aracını, fabrikadan çıktığı haliyle elinde tutamayan toplumlarda daha sıkça kullanılan bir sistem gibi gözükse de, büyük petrol şirketlerinin(artık onlar da lpg pompası getirdiler o ayrı mevzu) baskısıyla-az gelişmiş ülkelerde devleti sermaye grupları yönetir- lpg muayene, bakım ve vergi fiyatları artırılsa da, lüks otomobil kullanıcıları tarafından gaz kuyruğunda beklemek aşağılayıcıymış gibi dursa da, bazı otoparklarda 2. sınıf vatandaş muamelesi görse de, sağladığı kazanç düşünüldüğünde hiç de göz ardı edilmemesi gereken bir yakıt sistemidir. haa ferrari'nize taktırmazsınız o ayrı.

AB'den Nasıl da soğuduk

AB'den Nasıl da soğuduk

Avrupa Birliğine üye olursak, bir anda ferahı medeniyeti yakalayacakmışız havası estiriliyordu. Fakat gördük ki, Avrupa şımarık, mızıkçı, hep bana diyen, istekleri bitmeyen biri. Avrupa birliğini ülkemizde demokrasinin yerleşmesi açısından isteyen biriydim ama bildiğim bir nokta daha vardı ki ; "Avrupa ülkeleri (ve ABD) kendi vatandaşlarına ayrı, başka ülke vatandaşlarına ayrı kurallarla davranır" dı. Maalesef, nerdeyse kişilik bozukluğuna varacak derecede bunu Türkiye ile görüşmelerde (Pazarlıklarda) gösterdi.

Çiller zamanında bayram gibi kutlanan (resmiyete dönüşmüş) ilk adımlar bir umut yolu açıyor gibiydi. Şimdi ise dönüp baktığımızda atacağımız adımlar sürekli artıyor, hedef daima uzaklaşıyor ama ödenen, istenen bedeller sürekli arttığı gibi daha da istenebileceklerin kutusu kapanmak bilmiyor.

Bazı politikacıların, 'AB'nin vizyonu yok' diye söylediği eleştiri aslında az bile. Uygulamalar gösteriyor ki; "AB ÜLKELERİ İKİ YÜZLÜ" . Bu deyim ağır gibi düşünenler olabilir. O zaman, henüz taze tartışılan (Ve kolay unutulan) konuları hatırlayalım. Bize 'Ermenilere katliam yaptınız' iftirasını atan Fransa'nın Cezayir'de, Ruanda'da yaptıklarını, Hollanda barış gücü askerlerinin Bosna'da yaptıklarını, İsveç'in kendi ülkelerinde bir ırkı yok edişlerini(Son Sınırlar Arasında proğramında işlendi) ve bunları tartışmaya bile yanaşmamalarını düşünün.

Avrupa ülkelerinin mantığını anlamak için Türkiye'de yıllardır saygı gören ama 50 yıllık İngiliz arşivleri açıldığında 'Türkler ,nsan sayılmaz ki ! " sözleri açığa çıkan, İngiliz politikacı Churchill'e veya eski bir İngiliz diplomatına ait şu cümleyi göz önüne alınız; "İngiltere'nin dostları değil, menfaatleri vardır" .

Hükümetin iyi niyetine inanıyorum, hükümete kızanların da (ülkemizin küçük düşmemesi amaçlı) iyi niyetine inanıyorum. Fakat bu şartlar altında, Ab'ye boyun eğmeden kalınacak bir hamle için fedakarlık yapacak bir çoğunluk olabileceğine inanmıyorum. Dünya savaşlarında yenilmiş Almanya, zor günlerinde fedakarlık kampanyalarıyla tekrar süper devlet oldu. Keza Japonya da. Bizde de savaş zamanlarında olduğu gibi fedakarlık yapacak halk var ama (maddi olarak) üst kesim yok. (Magazin programlarından duyduğum kadarıyla) Laila'da Reyna'da eğlenenler destek verir mi, yoksa zor günümüzde, "Ekmek bulamayan pasta yesin" mi der, emin olamıyorum.

13 Aralık 2006

Yeni bir köşe, yeni heyacan


Yeni bir köşe, yeni heyacan

Çankırı'lı dostlara, hemşerilemize sesimizi duyuracak, paylaşacak yeni bir sayfada, yine karşınızdayız.

Herkes bildiği türküyü söylermiş. Biz de(Her ne kadar gündeme uzak kalmamaya çalışsak da) ağırlıklı olarak öykü ve şiirle köşemizi işgal edeceğiz. Sayfanın daha ciddi konuları içinde, bazen bir renk olarak, bazen bir zihin dinlendirmesi ve dünyaya farklı bakışlar olarak sizlerin ilgisini çekecektir umuduyla başlıyorum.

Dileğim beğenmeniz ve yorumlarınızı eklemeniz. Unutmayın ki, benim gibi amatör şair/yazarların en büyük teşfik kaynağı özellikle şiirler/öyküler için okunduğunu bilmektir.

Saygılarımla

Ahmet Ünal ÇAM

1 Aralık 2006

Abdülhamid Yine Haklı Çıktı

Hıristiyan dünyasının bir kısmınca kabul gören dini lider Türkiye’ye geldi. Türkiye onlar için bir kutsal mekan, sembollerle dolu bir mabet ülke neredeyse. Tabii böyle bir ülkenin İslam dünyası sınırları içinde olması kendileri için büyük bir talihsizlik olarak kabul ediliyor. Bunun içindir ki asılardır Haç Seferleri kesintisiz devam etmektedir. Hıristiyan dünyası daima bir fesadın ve savaş hazırlıklarının içinde olmuştur.

Aşağıda 30 Kasım 2006 tarihli Papa’nın Türkiye ziyaretleri ile ilgili bir haber ve Sultan Abdülhamid Han’dan bir hatıra yer almaktadır. Görülen o ki Abdülhamid Han yine haklı çıkmıştır. Dünün basiretsiz ittihatçıları ne ise bugün de benzeri bir basiretsizlik Devletimizin bekasını tehlikeye sürüklemektedir.

Bugün tarihin tekerrür ettiğinin bir kez daha şahidiyiz ancak tedbir almak için, bu oyunu bozmak için Devlet büyüklerinin, politikacıların, bürokratların daha planlı ve sonuç alıcı çalışmalar yapması gerektiği aşikardır.

Bir haber

30 Kasım 2006 - Papa'yı karşılamak için havaalanına giden Patrik Bartholomeos,
kendisinden mevki olarak daha yukarıda bulunması sebebiyle ilk kez bir dini
lideri Patrikhane dışında karşıladı. Patrikhaneye 19.00 sıralarında
Bartholomeos'la birlikte gelen Papa için yaklaşık 5
dakika boyunca çanlar çalındı."Sorumluluğumuz eşit"Ayinin ardından konuşan
Bartholomeos, Papa'ya "Sizi kutsal ve tarihi İstanbul'da samimi memnuniyet ve
hoşnutluk duygularıyla ağırlamaktan mutluluk duyuyoruz" dedi. Papa da, "Bu toplantımızın
karşılıklı sevgimizi güçlendirmesi ve kiliselerin uzlaşması, barışa götüren
yolda sebat etme kararımızı yenilemesini diliyorum" dedi.Papa ile Patrik'in,
ayinden sonra yaptıkları ikili görüşmede de iki kilise arasında yaşanan sorunlar
ele alındı. Patrikhane yetkilileri, Papa'nın kendisini "İsa'nın vekili" olarak
görmesinin, Ortodokslar inanmadığı için sorunların başında geldiğini, görüşmede
de öncelikle bu konunun ele alındığını bildirdi.
(http://www.milliyet.com.tr/2006/11/30/siyaset/axsiy01.html)

Tarihten bir alıntı;

Sultân Abdülhamîd Han'i bertaraf eden İttihat ve Terakkî erkânı ülkeyi câhilâne
bir sûrette idâre etmeye başladı. Yumuşak huylu pâdişâh Sultân Resâd,
kendilerinin elinde âciz bir kukladan farksızdı.

İttihat ve Terakkî
hükümetinin gaflet ve cehâletleri, birçok acı felâketlere sebep oldu.
Trablusgarb'daki mahallî mukâvemet devâm ederken Balkan harbi çıktı. Ordunun
hiçbir ciddî hazırlığı ve istihbaratı yoktu. Düşmanın süratle ilerlemesi
karsısında Selânik'i tehlikede gören İttihat ve Terakkî hükümeti, Sultân
Abdülhamîd'i oradan İstanbul’a nakletmek teşebbüsünde bulundu. Sultân
Abdülhamîd, ne sebeple İstanbul’a nakledilmek istendiğini sorunca, kendisine
karsı karsıya bulundukları askerî tehlike nakledilerek, düşmanın Selânik'e
yaklaşmakta olduğu bildirildi. Pâdişâh’ın diş dünyâ ile yıllardan beri bütün
alakası kesilmiş bulunduğundan olup bitenlerden haberi yoktu. Durumu öğrenince
dehşete kapıldı ve:

"–Gâlibâ siz kiliseler
meselesini hallettiniz!.." diye hicranla haykırdı.


Ardından bunu kendisine haber veren Râsim Bey'e büyük bir öfke ile:
"Râsim Bey! Râsim Bey!.. Selânik demek, İstanbul’un anahtarı demektir!
Ordumuz nerede, askerimiz nerede?.. Ecdâd kanlarıyla sulanan bu toprakları nasıl
terk ederiz? Biz buraları bırakıp gidersek, târih ve ecdâd bizim yüzümüze
tükürmez mi?.. Birâderim Hazretleri, buranın tahliyesine râzi mi oldular? Nasıl
olur? Hayır, ben râzı değilim!... Yetmiş yasımda olduğuma bakmayın! Bana bir
tüfek verin, asker evlâdlarımla beraber Selânik'i son nefesime kadar müdâfaa
edeceğim..." dedi.

Fakat kendisine Sultân Resâd'in selâmı ve ricâsı
iletilince, bir Osmanlı hânedânı mensûbu olmanın mes'ûliyeti ile Pâdişâh’ın
irâdesine boyun eğmek zorunda kalarak İstanbul’a nakledilmeyi kabul ederken,
büyük bir teessür içindeydi.

Doğruydu. Balkan kavimlerinin aralarında
bir ittifak kurulmasının asil sebebi, kiliseler meselesinin halledilmiş
olmasıydı.

Oysa Abdülhamîd Han, İstanbul’da Balat'taki Rum Ortodoks
patrikliğinin karsısına bunların Rum patrikliğine muâdil ve onunla ayni hukûka
sahip "erksahlik" adıyla Bulgar kilise riyâsetini te'sis etmişti. Patrikhâne
demek olan bu müessesenin binasını da, bir gecede monte ettirmişti.
Bu
surette Bulgar kilisesi, Sultân Abdülhamit’in bu siyâsî manevrası ile teessüs
etmiş oldu. Bu bir ihtiyaç olduğu ortaya çıkınca, Bulgar ve Rumlar'ın müştereken
oturdukları yerlerde kavga başladı.

Gâfil İttihatçılar, is basına gelince, "kiliseler kanunu" denilen bir kanun çıkardılar. Rum ve Bulgarlar'ın müştereken yasadıkları yerlerdeki kiliseleri onlar arasında taksimi için nüfûs ekseriyetini esas aldılar. Sayım yaptılar. Hangi taraf ekseriyette ise kiliseyi hükümet kuvvetlerini kullanarak o tarafa teslim edip kilisesiz kalan tarafa da iki sene içinde devlet parasıyla yeni bir kilise yaptırarak aralarındaki
ihtilâfı bertaraf ettiler.


Bu surette kiliseler kavgası hitâma erince, Bulgarlar ve Yunanlar, birkaç yıl içinde dost oldukları gibi, ezelî düşmanımız Sırplılar'ı da yanlarına alarak Balkan Harbi'ni başlattılar. (Altınloluk dergisi, Kasım/Aralık 1997)

Son 7 Gün Sayfa Görünümü