Bu Blogda Ara

13 Kasım 2007

3 - Gözü Açılmış Bir Türk - 3 


3 - Gözü Açılmış Bir Türk - 3

29-Ekim kutlamaları, son terör saldırılarının etkisiyle, şehit olan askerlerin ruhlardaki acısıyla daha bir farklı, daha bir duygulu kutlanıyordu bu sene. Terörün amaçladığının aksine, millet daha bir dayanışma, daha bir birlik-bütünlük içine girmeye başlamıştı. Fakat bu hassasiyet bazen, “Ben senden daha çok ülkemi seviyorum” gösterisine de dönüşüyor. Bu gösteri şekli akıl-mantık-anlayış-hoşgörü gibi güzellikler dahilinde olduğunda, bir gülümseme cevap oluyordu.
Bu güzelliklerin dışına çıkıldığında, bir bağnazlık şekline dönüştüğünde nahoş durumlar da ortaya çıkıyordu. Tıpkı, asansördeki yaşlı adamın öfkesinde olduğu gibi. Yaşlı adam elindeki bayrağı, başörtülü genç kadına doğru sallayan başı açık kıza öfkeyle söylendi ;
-Sen bayrağımızı bize doğru sallayarak ne demek istiyorsun. Biz bayrağımızı vatanımızı senden az mı seviyoruz zannediyorsun ?
Yaşlı adam bunları söylerken, biraz da öfkeyle, göğsündeki madalyayı da kıza işaret ediyordu. Bayrağı sallayan genç kız, yanındaki arkadaşlarına bir baktıktan sonra cevap verdi;
-Sana doğru sallamadım amca. (Başörtülü kızı göz ucuyla işaret ederek) Bayrağı salladıklarım kendini bilir.
Göğsünde madalyası ve Türk bayrağı rozeti olan yaşlı adamın kendisine destek olacağını ummuştu. Aksine adam daha da öfkelendi, başörtülü genç kadına seslendi;
-Çıkar kızım övünç madalyasını.
Gözleri çoktan nemlenmiş, ağlamamak için dudaklarını ısıran genç kadın, “-Gerek yok” diye itiraz edecekti ama yaşlı adamın öfkeli halini görünce ısrar etmedi. Çantasından bir plaket üzerine yerleştirilmiş, övünç madalyasını çıkardı.
Bayrağı sallayan kız, “Şehit ailesine” ibaresini okuyunca durakladı. Yaşlı adam, zemin kata gelen asansörden inerken konuşmaya devam ediyordu. Şehidimizin, öksüz kalan torunlarımın acısıyla içimiz yanarken, gelinime söylediği söze bak. Sen dans pistinde tepinirken…
Asansörde sessizce duran başı açık başka bir genç kız, yaşlı adamın koluna girdi;
-Tamam babacığım, fazla heyecanlanıyorsun.
Yaşlı adam, diğer koluna giren gelinine baktı. Sonra da geride kalan genç kızın bükülü boynuna, ağlayan gözlerine, sonra daha alçak bir sesle; “Şuna bak yahu, bizi bize düşman ediyorlar. Tuzağa düşenlere yazıklar olsun!

Kalabalık asansörden en son inen Sami idi. Dudağında tanık olduğu olayın acısından kalmış buruk bir gülüş olduğu halde yürüdü.
Kızılay'ın işlek caddelerinde kararsızca yürüyordu. Kalabalıkta kendisine zarar verilme ihtimalini daha düşük görüyordu ama yakalanma ihtimali de tersine artıyordu. Telaşlıcşını belli etmemeye çalışarak bir kafeye girdi. Yiyecek bir şeyler aldı, loş köşeye oturdu. Akşam'ın karanlığı caddelere çökmeye başlamıştı ama Kızılay'da kimsenin eve gitmek için acelesi yok gibiydi. Kafede yemek yiyen, çay-kahve içenlere şöyle bir göz attı. Kimisi sohbet ediyor, kimi haberleri seyrediyordu.
Kulağına bir ara kendi ismi çalındı. "Tanıyan mı çıktı"diye heyacanla döndü. Sohbet eden bir grup orta yaşlı adamı gördü. Birisi elindeki gazeteyi göstererek bir şeyler söylüyordu ;
-İşte Mahmut ağa, işte senin beğendiğin yazar, bize Fehmi Koru'yu okuyun demiş.
-Yahu demiştir ney yapayım.
-Az önce ne söyledi kanal7 ekranında görmedin mi Fehmi Koru, 'Özal Talabani - Barzani ile ilişkileri geliştirmiş, sonraki hükümetler bunun önemini anlamamış.'
-Ona da kızma canım.
-Ona kızma buna kızma. Tamam Fehmi KORU, çok yeri araştırıyor, çok kaynağı okuyor ama yorumlarken yanlış yapıyor. Görüyon işte, Barzani'nin kıymetini bilmemişler demek istiyor. Yahu bu Barzani denen adamın geçmişi ben biliyorum da Koru mu bilmiyor. Taaa... 1950'lerde İsrail kurulurken, bu Irak'In kuzeyindeki Barzani kürtlerinin 120 000 kadarını önce Bağdat'ta toplayıp sonra İsrail'e göç ettirmişti.
-Hoop, ikide bir de Kürtler deyip durma.
-Sen hiç konuşma, benim de damadım Kürt, torunum da Kürtlük var. Ben Kürte laf söylemiyorum.
-Tamam tamam devam et.
-Her neyse bu Kürtler müslüman değil, Museviymiş.
-Yahu bu söylenti dediler.
-Yalan mı söylüyoz, araştır göreceksin, Allah Allah ! İsrail niye Barzani grubunu destekliyor sanıyorsun.
-Tamam yine menfaati var da, sebep Kürt Yahudiler var diye değil. İran'a , Suriye'ye karşı kullanacağı insanlardan bir ara bölge istiyor.
-O da doğru, benim dediğimde doğru.
-Mahmut ağa, Süleyman ağanın söylediği doğru. Ben de akşam haberlerinde gördüm. 13 yıl önce de İsrail'e Yahudi Kürtler götürülmüş. Hatta bunlardan bir kadını çıkardılar, "İbraniceyi pek bilmiyoruz, geldik ama pişmanım' diyordu.
Sami, yemeği bittikten sonra, eline çayını aldı, şöyle bir sakallarını kontrol etti. "Beni tanımaları imkansız" diye düşündükten sonra kalkıp kulak misafiri olduğu adamların olduğu masaya geçti.
-Selamünaleyküm, sohbetinizi katılabilir miyim ?
Adamlar zaten seslerini alçaltmadan konuşuyordu;
-Aleykümselam, gel.
-Bölmeyim, lütfen devam edin, yeni yeni şeyler öğreniyorum da. = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Başlarıyla kısa bir selamlaştılar, sonra devam ettiler
-Barzani dün elimizi öpmeye gelirken, şimdi niye ötmeye çalışıyor sanıyorsun. ABD, İsrail himayesinde dayılanıp duracak aklı sıra.
-Bak Sami ne yazmış, " Kime hayrım olduysa, gördüm ihanetini ",
-Ne diyor yani
-Devamında açıklamış, 500 yıl önce Yahudileri İspanya'dan kurtarmışız, Kore'de ABD'li askerleri Çinlilerden kurtarmışız, Peşmergeleri de Saddam'dan kurtarmışız.
-Şimdi hepsi birleşip, "Türk'lere borcumuzu nasıl ödeyeceğiz" diye mi düşünüyorlarmış.
Hepsi de, içinde acının olduğunu belli eden, buruk bir gülüşle güldüler.
Diğerlerine göre daha genç olanı;
-Yahu amca bırak, nankörlüğü kim yaparsa yapsın, yazıklar olsun, haram olsun. Daha bir kaçgün önce Vakko'nun sahibi Cem Hakko'nun haberini internette görmediniz mi?
-İnternetten filan biz ne anlarız, sen anlatta öğrenelim.
-Adam içip içip, Türkler hakkında söylemediğini bırakmamış. "Biz museviler patronuz, siz Türk'ler işçisiniz, sinirlendirmeyin reklam paralarını keserim." demiş.
-Allah Allah, biz niye duymadık. Haberlere niye çıkmadı ki ?
-Haberin aslını alele acele internetten kaldırdılar. Yerine sadece "Cem Hakko haberin doğru olmadığını açıkladı" gibi bir yazı koydular.
-Allah sonumuzu hayretsin. İçten-dıştan karıştırıyorlar. Bir de bizi Türk-Kürt diye birbirimize düşürmeyi başarırlarsa, işte o zaman yandık.
-Biz bayrağımızı elimize alıp, teröristleri protesto ederken, bazıları ya cahilliğinden, ya sinsiliğinden Kürt'lere de kötü söz söylemeye kalkıyor. Bir tanesinin karşısına geçtim, een büyük bayrak da benim elimde "-Sen ne dediğini sanıyorsun, ben Kürdüm, bu ülkeyi bölmeye kalkanın alnını karışlarım. Benim askerde de şehidim var, terörristlerin baskınında köyümde de kadınlarımızdan, bebelerimizden şehidimiz de var" dedim. Valla ne yalan söyleyim, bir an durakladı, "Özür dilerim" deyip, elimi öptü gitti.
-Ben onu bunu bilmem gardaş, millet uyanık olmak zorunda. Ne demişler, "Çivi olma çekiç ol, Sen çiviyim dersen, kafana vuran çok olur" derler. Sen saf görünürsen, kullanırlar, karıştırırlar.
Birisi Sami'ye döndü. "Delikanlı, sen hiç konuşmuyorsun.Bu devirde, bu kadar olay olurken yok mu bir-iki lafın ?"
-Ben, daha çok dinleyip, konuşmalarınızdan yeni şeyler öğrenmeye çalışıyorum.
-Canım, en azından birşeyler okuyorsundur. Mesela şu Smai denen yazar, hep Fransız sanatı, Fransız edebiyatı filan yazar dururdu.
-Evet rastladım yazılarına. Yeni yeni siyasi yazılar yazmaya başlamış.
-Evet ama araştırmacı yazarları örnek gösterirken Uğur Mumcu'yu bile yazmamış.
-Canım belki son yazdığı konuyla ilgili olduğu için o yazarları yazmıştır. Durun bakalım, siyasi yazıları yeni başladı.
Konuşmayı dinleyen birisi;
-Önceden Mine G. Kırıkkanat gibi Fransızları, Avrupalıları öven, Türkleri yeren yazılar mı yazıyordu, demiştiniz.
Sami;
-O kadar da değil canım, o Türkleri basbayağı hakaretler etmemiş miydi, kıllı bacakalı yaratıklar mı ne demişti. Sami'yi onla nasıl bir görürsünüz, tamam Fransız edebiyatı filan çok yazdı ama Türkleri kötülemedi ki.
-Övmeye de dili varmadı, aynı şey değil mi !
-Ben o yazarı çok takip ettim. Uzmanlık konusu Fransa ve Fransızcaydı onun.
Onlar böyle konuşurken, Sami'nin sıkıştığı anlardan birinde, konuşmalar boyunca sessiz kalmış ama son anlarda Samiyi süzüp duran adam yerinde şöyle bir kıpırdadı. Birşey söyleyeceği belii olunca, genel birsessizlik oldu sanki. Her haliyle bakımlı, şık giyimli adam yavaşça başını kaldırdı;
-Madem öyle, herkes bildiğini söyleyip, diğerlerinin dağarcığını genişletiyor. Benim de bir-iki lafım var.
Önemli birşeyler söyleyeceğini belli eder halde, çevresindekilerde kısa bir süre gözlerini gezdirdi;
-ABD'nin dostluğunu ilk defa Kuzey Irak'ta test etmiyoruz ki. Ben emekli bahriyeliyim, arkadaşlarımın acısı hala içimde olduğundan Muavenet Muhribi'ni anlatayım (http://onpunto.com/ShowBlog.aspx?Web=meralguventurk&CId=83828) . Bize dost görünen ABD, yıllardır kendisine bağımlı kalmamız için ne gerekirse yapıyor. Askeri gemilerimizi kendisinden değil de Almanya'dan almaya kalkınca kazayla(!) Muavenet Muhribi'mizi vuruyor. Bu öyle bir kaza ki, muhribimizi vuran, 5 arkadaşımızı şehit eden ataşlemenin gerçekleşmesi için Saratoga uçak gemisinde 4 tane salağın, aynı anda salaklık yapıp bize atış etmesi gerek. Üstelik bize gönderilen SeaSparrow füzesinden kazayla 1 değil 2 tane gönderiliyor.
-Kuzey Irak'ta çekiç güçün başımıza bela olduğu yıllardı değil mi?
-Evet, 1994'te. Zaten o zamanlarda dostumuz ABD peşpeşe kazalar(!) ile gemimizi, helikopterimizi vurmuştu. "Terörün kökünü kazıyacağım" diye doğya gitmeye kalkan Eşref Bitlis paşan'nın uçağıda, buzlanmanın imkansız olduğu söylenen şartlarda sebep olarak buzlanma gösterilerek düşmüştü.
-Sizce buzlanma değil miydi?
Acı acı güldü;
-Olay büyümesin diye çağrılan iki uzman bir türlü buzlanma raporu vermeye yanaşmamıştı; "Bu şartlarda buzlanma verilmez" diye.
-Nedir sebep?
-Sebep anlaşılamadı ama zamanla her duyduğum okuduğum haber, benim için eksik parçaları tamamlamaya başladı. Mesela, NewYork'taki ikiz kulelere saldırının, uçakların uzaktan otomatik pilota müdahale ile yapıldığı söylentisi benim içimi huzursuz etti. "Böyle bir teknoloji var mı" diye her haberi okumaya başladım. Yorumlarda böyle yüksek teknolojiye ABD, İsrail gibi ülkelerin sahip olabileceği, suçlanan Arapların böyle bir teknolojinin yakınına bile yaklaşamadığı yazıldı. ABD'de sivri bir belgeselci 11-Eylül belgeseli yapıp, hükümetin diğer ülkelere saldırı için destek arayışında olduğunu söyledi, bazıları da "ABD ekonomisi göçmek üzere, Ortadoğuda petrollere konmak için herşeyi yapabilir" yazmıştı. Bunlardan taşların çoğu yerine oturmaya başlamıştı ama ben daha önce olmuş ama epey süre gizli kalmış bir bilgiyi öğrenince gerçeği kabullendim.
Meraklı bakışlar dha bir dikkatle bakmaya başladı;
-Yugoslavya'nın bölünmesi sırasında, Sırbistan'ın katliamlarını durdurmak için görev alan Nato birliklerine Türkiye'de katılmıştı ama Türk uçaklarına çok sınırlı bir alanda uçuş izni verilmişti. Bir gün iki uçağımız kendilerine rota dışına çıkınca, ekranları karartılmış ve bir ABD savaş uçağından mesaj gelmiş "Size ayrılan rota sınırları dışına çıktınız, ekranlarınızı kararttık. Dönmezseniz motorlarınızı da durduracağız."
-Bu doğru mu gerçekten.
-Bunun doğruluğunu, o zamanlar Nato birliğyle bağlantılı görevleri olan ve şu anda Türkiye'nin en önemli mevkilerinde bulunan iki kişi çok iyi biliyor. Niçin Kuzey Irak harekatını hızlıca yapıp, üç-beş çapulcuyu tepeleyip geçmiyorlar sanıyorsunuz.
-Düşmanımızdan değil, dostumuzdan çekindiklerinden ha !..
-Evet.
İhtiyarın biri güldü;
-Bir söz var ya "Allah'ım beni dostlarımdan koru, düşmanlarımla ben başa çıkarım" diye.
-Aynen dururmumuz öyle. Şu anda dışarı bilgi verilmiyor gibi görünse de çok tartışılıyor, çapulcular saldırırken iki ihanet olmuş diye.
-ABD mi yine.
-1.si burdan bir kısım hain, nankör bizim askerlerin konumunu bildirip, "Şu anda savunmasız birlik var, gelin" diye haber verdi, deniyor. 2.si ise, Türk askerleri saldırıyı haber verememiş, çünkü üstün teknolojiye sahip birirleri(!) o bölgede iletişimi uydudan karartmış.
-NAto'daki uçaklarımıza yaptıkları gibi ha !...
-Hemen hemen diyelim.
Herkesin başı öne eğildi. Yedi düvele karşı savaşmak da ölmek de zoruma gitmez de, bu nankörlükler, bu sinsilikler canımı yakıyor.
Herkes derin sessizliğe gömülmek üzereyken, birisi alaycı alaycı;
-Sami'nin köşesindeki son yazıya bak, aklı sıra şiir yazmış.
Sami dikkatle baktı;
-Ne yazmış?
- " Düşerse başın dara, Hulusi'yi ara " böyle ciddi bir yazının sonuna konacak şiir mi bu.
Sami'nin gözlerinde bir ümit ışığı parladı "Hulusi amca yaşıyor demek ki" diye düşündü. Ayağa kalktı,
-Acele bir yere yetişmem gerek. Çok güzel bir sohbetti, istifade ettim, sağ olun.
Sami hızla kafeden çıkarken, peşinden süzülen gölgeyi fark etmemişti.


Ahmet Ünal ÇAM Şair-Yazar

ahmetunalcam@gmail.com
ÖNCESİ / DEVAMI VAR

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Son 7 Gün Sayfa Görünümü