Bu Blogda Ara

29 Mayıs 2008

Gözü Açılmış Bir Türk - 7

Gözü Açılmış Bir Türk 7
Sami;
-Ben yeni yeni okuyorum tarihi kaynakları, yeni yeni ilgileniyorum ama bu Kızıl Sultan diyenler neye dayanarak diyor.
Hulusi bey, tartışmalardan yorulmuş bir halde;
-Koltuklarına dayanarak. Şaka bir yana, Abdülhamit’e ülke menfaatlerini koruduğu için dış güçler bu ismi verdi.
-En zor günlerde çok yüksek paralar teklif edildiği halde Filistin topraklarını satmadı diye Yahudilerden biri, değil mi !
-Çok kişi öyle zannediyor ama değil. Doğu illerinden bir kısmını almak isteyen Ermeni diasporası çabalayıp durmaya çok önceden başlamıştı. Fransa vatandaşı bir Ermeni asıllı Fransız yazar Albert Vandal’ın “Le Sultan Rouge=Kızıl Sultan” sıfatını takmıştır.
-Hımm, niçin ?
-Bildiklerimi özetleyim. Abdülaziz'i tahtan indirip, bileklerini keserek öldüren Jön Türkler denen bir grup, V. Murat'ı padişah yaptılar. V. Murat'ın hastalanınca yerine, 1876 yılında II.Abdülhamit’i tahta çıkardılar. Yani Abdülhamit tahta çıkarıldığında, Jön Türkler denen grup bir padişahı indirip öldürmüş, ülkeyi kaosa sürüklemişti.
-Abdülaziz’i ne cesaretle öldürebildiler.
-Açıktan öldüremediler tabi, ‘intihar etti’ dediler ama güçlü, güreşçi padişah olan Abdülaziz öldürmekte o kadar telaşlı dikkatsizdiler ki, intihar görüntüsü için tek bileğini kesmek yerine ikisini de kestiler. Oysa hiçbir insan bir bileğinin şah damarı kesilmişken, onunla bir aleti tutup diğer bileğini kesemez.
-Günümüzde hala onun intihar ettiğini söyleyenler var. Ben de duyuyorum zaman zaman ama onlar böyle bir mantıksızlığı savunuyorlarsa eğer ya cahildir ya da yalancı.
- Kasıtlı söylüyorlar diyorsun.
- Maalesef, Osmanlıyı sevmek, takdir etmek suçmuş gibi düşünen, düşündürülen cahil beyinler var. Osmanlı tarihte güzel sayfalar açmış ama artık tarihe mal olmuş bir devlettir. En azından Osmanlıyı adil öğrenmek de bizim görevimizdir. Yahudilerin de, Ermenilerin bir kısmı da sevmez Osmanlıyı ama…
-Bir kısmı mı ! Sevenler de var mı ?
-İspanya katliamından kaçtıklarında Osmanlının kucak açtığını unutmayan Yahudiler olduğu gibi, Osmanlının kendilerine “Sadık Millet” dediğini ve yönetimlerde önemli görevler verdiğini gören Ermeniler de var. Bunların en önemli savunması da, “Biz Osmanlı ülkesindeki huzuru bir daha asla bulamadık” düşüncesini seslendirmelerinden anlaşılır.
-Evet.
-Nerde kalmıştık, Bazı faşist Ermeniler, doğuda katliamlar yapıp, bir Ermenistan kurmak için çok çabalıyor ve Rusya, İngiltere, Fransa gibi ülkelerden silah, para alarak çeteler kurup, eylemler yapıyordu. Abdülhamit han, Hamidiye alaylarını kurup, bu çeteleri dağıttı.
-Hamidiye alaylarını duymuştum. Abdülhamit han tahttan indirilince ayaklanan Kürtlerle ilgili bir yazı da.
-Evet, Hamidiye alayları, Ermen çetelerinin köylerimize baskınlarına karşı bölge Kürtlerinden toplanan insanlardan kurulmuştu. Hamidiye alayları Ermeni çetelerini yenip de, Ermenilerin devlet hayallerini o zaman için durdurunca, Fransa vatandaşı bir Ermeni asıllı Fransız yazar Albert Vandal’ın “Le Sultan Rouge=Kızıl Sultan” sıfatını takmıştır.
-Şimdi anlaşıldı. Peki bizim ülke insanımız bunu bilmiyor mu da nankörlük yapıyor.
-Düşman düşmanlığını, hain hainliğini, nankör nankörlüğünü daima yapar ama halkımızdan da ‘Kızıl Sultan’ diyenler oluyor ya…
-Evet, onlar niye diyor ?
-Tek sebep cahillikleri. Abdülhamit, yıkılmakta olan, her tarafta toprak kaybeden bir ülkenin başına geçmişti, üstelik normal bir şekilde değil, kendisinden önceki padişahların nasıl indirildiklerini, hatta Abdülaziz’in öldürülüş zamanlarını yaşayarak gelmişti. Değil diğer devletlere karşı ülkeyi korumak, yönetmek, Jön Türkleri aşıp, İstanbul’a hakim olmak bile çok zordu. İşte cahilleri kandırdıkları yerlerden biri bu ayrıntı. Hani şimdikiler bazı hükümetlere der ya ‘Hükümet oldun ama iktidar olamazsın’ diye, Abdülhamit’in durumu da başta böyleydi. O başa geçtiğinde, dozerler enkazı uçurumdan iteklemeye başlamıştı, Osmanlı’nın parçaları uçurumdan aşağı düşüyordu. O 33 yıl boyunca, enkazdan pay almak için bekleyen ülkeler arasında ve uçurumun kenarındayken didişen evin içindeki kör düşmanlarla, hatta içte gizlenmiş düşmanlarla mücadele ede ede 33 yıl hüküm sürdü.
-33 yıl, insana önce sıradan geliyor ama 5 yıl için seçilen hükümetlerin 3-4 yıl anca dayandığını, seçim baskılarının arttığını, kargaşalıkların çıktığını düşününce önemi anca anlaşılıyor.
Oswald; -Onun sırrı da bu işte, Uçurumunun kenarındaki bu enkazdan pay almak isteyenleri, öyle bir idare ediyor ki, ‘Yıkıldı, hasta adam bitti’ diye iştahla bekleyenlere rağmen, 33 yıl daha Osmanlı’yı idare ediyor.
Hulusi; “-Sonunda yine düşmana değil, Müslüman’ı Müslüman’a kırdırmalarından çekindiği, içteki hainlere pes ediyor”
-Pes mi ?
- Jön Türkler, Tanzimatçılar İstanbul içindeki askerleri birliklere hakim olmuşlardı. Abdülhamit’in emriyle ordular şehre girse, kendi ordumuzun iki kısmı birbiriyle çarpışacaktı. Vatan, Millet aşkıyla yanan biri olarak bunun ihtimaline bile dayanamadı.

Sami;
-Bu günlerde fırsat buldukça, yolculuklarda bile tarihi kitap okuyorum. Bakın, Abdülhamit’in kızı ne demiş ki; “Babam milletini çok severdi, yanında Ahmetçik, Mehmetçik sözü geçince, öz evladından söz ediliyor gibi heyecanlanırdı. Balkan savaşında askerlerimiz için kumaşlar getirtip, sarayda bile gecelikler, sargılar hazırlatırdı. Kızı olarak bizler de dikiş makineleri başında uyuklayana kadar çalışırdık. Arada yanımıza gelir ve bizi teşvik eder, konuşurdu. En çok da ‘Vatan! Vatan !’ diyerek adeta inlerdi.
Hulusi bey; “Öyle biri olduğu için kendisini almaya gelen hainlere teslim olu. Kardeş kanı dökülmesin diye direnmeden teslim oldu.
Sami; “Onu tahttan indirenlerin hainliği zaten başlı başına bir konu, tahttan indirilirken gelenler Ermeni, Yahudi, Arnavut ve Gürcü’den oluşan 4 kişilik bir grupmuş. Zaten o grubun maşası olan ihtilalci Jön Türklerden, atak, cesur ama cahil Milliyetçi denen Enver Paşa, Beylerbeyi Sarayı’nda hapis olan sultanı ziyaretten dönerken Talat Paşa’ya ağlaya ağlaya şu itirafta bulunur: “Başımıza ne geldiyse bu adama yaptıklarımızdan geldi ve daha ne gelecekse o yüzden gelecek.” demiş.
Enver paşa hain değildi ama cahil bir milliyetçi olarak çok zarar verdi bu ülkeye. Abdülhamit’in yıkılmasını sağlayan Jön Türklerin de arasındaydı, Alman ordusu hayranlığı nedeniyle, Rusya sınırlarını bombalayan zırhlıların alınmasında da sorumluydu, Sarıkamış’ta perişan olan 90 bin şehit gencimizin ölümünden de sorumluydu. Belki çok cesur, çok ataktı ama Abdülhamit’in siyasi zekasının birazı bile onda yoktu. Sarıkamış’ın dondurucu soğuğuna, Yemen cephesinden, Trablusgarb cephesinden gelen, yani kıyafetleri yazlık olan askerlerimizi bile sürdü. Rus ordusu da sanırım bunu haber aldı, tek kurşun atmadan, sadece ordumuzun önünden kaçar gibi numaralarla savaşmadan, soğuktan ölmelerini sağladı. Soğuk, yıkanamamaktan elbiselerine düşen bit ve yine Ermeni çete artıklarının engellemeleriyle kendilerine yiyecek ulaştırılamamasından kaynaklanan açlık…
-Hepsi çok acı ama son cümleniz yine dikkatimi çekti, Ermeni çetelerini Hamidiye alayları yenmemiş miydi ?
-Bunlar düzenli ordu değil ki, yenip geçilsin. Ülke güçlüyken gizlenen, zayıflığında hainlik yapan çeteler. Rusya, İngiltere ve Fransa’nın bunlara yardım yaptığı, silah ve para gönderip, ayaklanma için kışkırttığına dair belgeler ele geçmişti.
-Haa… Fransa’nın Ermenilerin bu kadar yanında görünme sebebi bu.
-Elbette, “Siz Osmanlı içinde barış içinde, güvenlik, huzur içinde yaşarken biz isyana zorladık. Bir sürü cephede savaşırken, askeri açlıktan kırılırken, Osmanlı mecbur kalıp, sizi Suriye’ye göç ettirmeye kalkmasının mantıklı bir izahı olabilir miydi !” diyecek değil herhalde.
-Yok, Fransa bu kadar uzun cümle kurmaz.
Tüm acılara rağmen, Sami’nin bu kara mizahı dudaklarında bir acı gülüşe yol açtı.
Sami; “-Yani Ermeni katliamı diye bir şey olmadı”
Hulusi; “Bu isyanlar nedeniyle mecburi göç ve imkansızlıklar arasındaki göçün sebep olduğu yolculuktaki ölümler söz konusu. Eğer bir katliam olsaydı, Ermeniler bu ülkede kalmak için bu kadar çabalar mıydı ! Onların da yaşlıları biliyor gerçekleri, Türk köylerinde kadın, çocuk demeden yapılan asıl katliamları da biliyorlar. Fakat ülkemizden toprak koparmak için de bu bahaneyi bırakmak istemiyorlar.”
-Katliam olmasa da, göç olsa da çok fazla Ermeni ölmüş deniyor.
-Osmanlının düzenli kayıtlarında Ermeni nüfusuna bakanlar, iftiranın büyüklüğünü anlarlar. Sürekli artırdıkları rakamlara göre, en son 3,5 milyon Ermeninin öldürüldüğü uydurulmuştu. Ermenilerle iç bir sorun olmadığı zamanlardan tutulan kayıtlardan, son Osmanlı kayıtlarına kadar incelenmiş. Çıkarılan sonuca göre, değil göç ettirilen Ermeniler, tüm Osmanlı topraklarında bile yaşayan Ermeni nüfusu 750 binin altındaymış.
-Yani tamamen uydurma. Niçin böyle bir şey uydursunlar ki ?
-Ermenilerden bir kısım aşırı uçlar, tarih boyu devlet olmak için uğraşıp duruyor. Osmanlı’ya vefa gibi düşünceleri filan yok. Bunlar dışarıdaki Ermenilere milliyetçilik aşılamak ve bir arada, bir amaç yönünde tutabilmek için Ermeni Katliamı gibi bir yalanı kullanıyorlar.
-Oysa şimdi, Ermeni Katliamı denince Hocalı, Karabağ gibi yerlerde Azerilere yaptıkları katliamlar akla geliyor.
-Gerçekleri bilse de, kimse Türk’e adaletli davranmak istemiyor. İstesek de istemesek de, biz sadece Türk değil, Müslüman olarak da görülüyoruz ve dünyanın güçlü Hristiyan devletleri, otomatikman karşımızda gizli veya açık cepheleşiyor.
-Irak’a saldırılarına destek arayan Bush’un, yanlışlıkla söylemiş gibi davrandığı “Bu bir haçlı seferidir” söz aslında gerçeği yansıtıyor o zaman.
-Kesinlikle…
Sami, yazılarını ve bazı dökümanları sakladığı iş çantasının kapağını açtı, birkaç kağıt çıkardı.
Oswald; -“Bunlar nedir ?”
Sami; “ – Hakir görülen ama Japonya’ya kadar Ertuğrul gemisini gönderecek kadar ufku açık II. Abdülhamit’in yaptığı işler hakkında doküman bulmuştum. Sonra bakarım, diye çantaya koymuştum ama hazır konu açılmışken, sizin yanınızda okumak isterim.
Oswald’da Hulusi bey de, Sami’nin yakınındaki koltuklara oturdu. Sami okumaya başladı;
-Abdülhamit zamanında gerçekleşen ilkler;
• ilk defa elektriği,gazı getiren,ilk modern eczanemizi açtıran, • ilk otomobili getiren , 5 bin km kara yolunu yaptırtan, • Dünyanın ilk metrolarından birini Karaköy-Taksim arasına yaptıran, atlı ve elektrikli tramvaylar kuran, • Kudüs-Yafa,Ankara-istanbul ve Hicaz demir yollarını yaptıran , • istanbul’un binlerce fotoğrafını çektiren,Arkeoloji müzeciliğini başlatan, • Chicago’daki turizm fuarına ülkemizi ilk kez sokan, • Kuduz aşısının bulunmasından sonra ülkemizin ilk Kuduz Hastanesini (ist.Darü’l-Kelb Tedavihanesi) açtıran, • Okullara(Hıristiyan okulları dahil) gönderdiği emirde Türkçe’nin iyi öğretilmesini isteyen ,Azerbaycan okullarında Türkçe yasağını kaldıran , Paris’te islam Külliyesi kuran ! • Savaş sırasında saraylı hanımlara askerler için çamaşır diktiren , hastaneleri ziyaret edip hastaların ihtiyaçlarını soran , sarayın bahçesinde bile hastalara hizmet ettirten ! • Midilli adasını eşi Fatma Pesend Hanım’ın şahsi mülkünden ısrarla verdiği para ile Fransızlardan geri alan ! • Israrla yerli kumaş giyen , Hereke bez fabrikası ve Feshaneyi kuran, • Ticaret , Sanayi ve Ziraat Odalarını açtıran, • Yıldız çini fabrikasını , Beykoz ve Kağıthane kağıt fabrikalarını yaptıran, • Toplu sünnet merasimleri yaptırıp her bir çocuğa çeyrek altın gönderen , • Mezuniyet törenlerinde öğrencilere hediye kitap gönderen, • Yoksul halkına kendi cebinden ödeyerek kömür dağıtan, • Doğudaki Ermeni çetelere rağmen, diğerlerine kin tutmayan ve Ermeni vatandaşı Onnik’in istek mektubu üzerine kendi parasından takma bacak yaptırtan, • Modern matbaa makinelerini Türkiye ye getirten , ücretsiz kitap dağıttıran , 6 bin kitabın çevrilmesini sağlayan , Beyazıt kütüphanesini kurup 30 bin kitap bağışlayan (10 bini el yazmasıdır), • Yabancı bilim adamı ve yazarlara Nişanlar veren, • Her yıl 30 bin saksı satın alıp çiçek ektiren, • Bizim Hekimbaşı çöplüğü dediğimiz yerde gül yetiştiriciliği yaptıran (Isparta’daki gül yetiştiriciliği de O’nun öncülüğünde başlamıştır), • Türkiye’nin bir çok yerinde saat kuleleri yaptıranda (izmir,Dolmabahçe..), O dur! • Hindistan,Java,Afganistan,çin,Malezya,Endonezya,Aç e,Zengibar,Orta Asya ve Japonya ya elçiler ve din adamları gönderen, • Latin Amerika ülkeleri ile diplomasiyi başlatan, • Yalova Termal kaplıcalarını kurduran , Terkos’un sularını istanbul’a taşıtan , Bursa’nın bir köyünde bile çeşme yaptırabilen O dur , (Sadece istanbul’a 40 çeşme yaptırmıştır), • Kendi elleri ile yaptığı marangozluk eşyalarını hediye etmeyi seven, • Kendisine yapılan bombalı suikast de 26 kişinin ölmesine,58 kişinin yaralanmasına rağmen Ermeni katili affedip Avrupa da hafiyelik yapmaya gönderen de O dur. • Doğu Türkistan’a gönderdiği askeri yardım ile çinlilere karşı onları örgütleyen,çinin göbeği Pekin’de Hamidiye üniversitesini kurdurtan da, • Beş vakit namazını aksatmadan kılan,hiçbir evrakı abdestsiz imzalamayan( hatta yere bile basmayan [yatağının dibinde teyemmüm tuğlası bulunduruyordu] ) , • Yeni gemiler , toplar , tüfekler (çanakkale harbinde kullanılan) getiren de! • Telefonu Avrupa’dan 5 yıl sonra ülkemize getiren de O dur ! • Kiliselere , sinagoglara yardım eden (hatta Vatikan da kilise yapılmasına bile yardım eden), • Peygamberimize , dinimize veya Osmanlıya hakaret içeren oyunları kaldırtan (Fransa-ingiltere-Roma-ABD) , • ABD’nin Erzurum’da konsolosluk açmasını reddeden,izmir limanına izinsiz giremeye kalkan ABD savaş gemisini top ateşine tutturan, • istanbul boğazı için iki köprü projesi çizdiren (bir tanesi tam bu günkü Fatih S.M.köprüsünün bulunduğu mevkidedir), • Darülaceze yaptırıp içine sinagog,kilise ve cami koyduran, • çocuk hastanesi (şişli Etfal Hastanesi) açtıran, • Posta ve Telgraf teşkilatını kurduran(Sirkeci Büyük Postane binası..), • Abdülhamit ve Abdülmecid (dünyanın ilk torpido atan denizaltısı) adında denizaltılarımızı Taşkızak tersanesinde yaptırtan da (üstelik kendi cebinden..), O ! • ilkokulu zorunlu tutan (kız ve erkeklere) , ilk kız okullarını açtıran , • öğretmen yetiştirmek için okullar yaptıran (32 tane) , • Cami yaptırdığı her köyde birde ilkokul yaptıran , • Orta okul (Rüşdiye) sayısını 619’a çıkaran , • Lise eğitimi için idadiler açan (109 tane) , (istanbul Erkek-Kabataş Lisesi..) • istanbul’da Darülfünün(üniversite)açan,Dünyanın ilk Dişçilik okulunu kuran, • Ayrıca Deniz Mühendis Okulu,Askeri Tıp Okulu , Kuleli Askeri okulu , Mekteb-i Harbiyeler , Askeri Baytar Okulu , Kurmay Okulu , Mekteb-i Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fak.) , Mekteb-i Tıbbıye-i(Marmara ünv.Tıp Fak.) , Mekteb-i Hukuk , Ziraat ve Baytar Mektebi , Hendese-i Mülkiye (Yüksek Mühendis okulu) , Darül Muallim-i Adliye (Yüksek Adalet Okulu) , Maliye-i Mekteb-i Ali (Yüksek Ticaret Okulu) , Ticaret-i Bahriye (Deniz Ticaret Okulu) , Sanayi-i Nefise Mektebi (Güzel sanatlar fak.) , Hamidiye Ticaret Mektebi (iktisadi ve Ticari ilimler akademisi) , Aşiret Mektebi (Osmanlılık fikrini yaymak için) , Bursa’da ipekböcekçiliği okulu , Dilsiz ve Âmâ Okulu , Bağcılık ve Aşıcılık Okulu , Orman ve Madencilik Okulu , Polis Okulu , Ankara’da Çaban Okulu da onun tarafından kurulmuştur.

Görülen o ki; Abdülhamit gerçekten suçluydu. Çünkü Osmanlı topraklarında petrol araması yaptırıp 65 yerde petrol buldurdu. Bunun üzerine Musul topraklarını şahsi parasıyla alıp sömürgecilerin eline geçmesine mani oldu. En zor zamanlardaki 5 milyon altın teklifine rağmen Yahudilerin Filistine yerleşmelerine izin vermedi. Japonya’ya gönderdiği Ertuğrul gemisinin yol boyu Müslüman devletlere uğrayarak, gittikçe güçlenen sömürgeci devletlere karşı, Müslüman birliğinin temelini attığı için de suçluydu. Bunlar dünyayı sömüren ülkelerin affedeceği bir suçlar değildi tabi. Prof.Dr.Yılmaz Öztuna’nın dediği gibi ; “Milletimiz bu hükümdarın dehasına çok şey borçludur”


Yazan – Araştıran : Ahmet Ünal ÇAM ahmetunalcam@gmail.com

4 Mayıs 2008

Öpülesi El Olmak

Öpülesi ellere ithafen

Eğitim, yaşam boyunca gerçekleşen bir süreç olmanın yanı sıra bu süreci yöneten ve yönlendiren eğitimcilerin süreç içindeki konumu unutulmamalıdır.
Çünkü eğitimcilerin elinde yetişen bir toplum, devamında yine eğitimcilerin etkisi altında yetişmeye devam eder.
Şöyle ki, okul döneminde günümüzün bir çoğu öğretmenlerimizle geçer. Gün içinde sosyal diyalogumuz ve kişilik yapımız öğretmenimize göre şekil alır. Hatta yazımızın bile ilkokul öğretmenimizin tesiri altında geliştiği buna en güzel örnektir. Hal böyle olunca hemen hemen bir çoğumuz çocuk yaştan itibaren öğretmen olmak isteriz. İleriki yıllarda bu düşüncemiz her ne kadar değişse de öğretmenimizin bizlere gösterdiği tavır seçimlerimizde etkili olur. Bugün öğretmen olmayı seçen birçok arkadaşımızın bu mesleği seçerken öncelikle üzerinde oluşan isteğin öğretmenlerinden kaynaklandığı şüphesiz unutulmamalıdır.
İşte bir milletin irfan ordusu arasına katılmanın yüceliği ve sevinci hiç bir şeyle ölçülemez. Ulu Önder Atatürk’ün de Cumhuriyet’in ilk yıllarında ve sonraki yıllarda öğretmen mesleği için girişimde bulunması, harf inkılabı ile millet mektepleri açılması ve halkın bilinçlenmesi, yetiştirilmesi ve eğitilmesi sağlanmıştır. Çünkü gelişen dünyaya göre kendini geliştiren ve dünyayı değiştirecek donanıma sahip bir millet ancak hür ve müreffeh bir konuma ulaşır. Kısacası öğretmenler üzerinde ki vebal oldukça büyüktür. Bu ağır sorumluluğun bilinci ile hareketle başlayan çileli yolculuk yine çile ile devam eder.
Ülkemizde bu çileli yolculuğun tarihsel gelişimine bakarsak, Osmanlılarda 13 bölgeye yayılmış 17 adet öğretmen eğitimi okulu, bir öğretmen eğitimi fakültesi bulunmaktaydı. Artmakta olan ilkokul öğretmeni eğitimi talebini karşılamak için öğretmen eğitimi okullarının sayısı hızla çoğaltılmış ve 1911 yılında sayıları 31’e ulaşmıştır. Bu okulların programları temelde teorik ve akademiktir. Osmanlı devletinin içinde bulunduğu savaş koşulları nedeniyle öğretmen eğitimi üzerinde 1920 yılına kadar ancak küçük değişiklikler yapılabilmiştir.
Osmanlı Devleti’nin son dönemleri savaş ile geçtiğinden bu dönemlerde öğretmen yetiştirme sorunu oldukça karmaşık olmuştur. 1924-1925 öğretim yılından itibaren Darulmuallimin adı Muallim Mektebi ve 1935’lerden itibaren de öğretmen okulu olarak değiştirilmiştir. Sayıları çok fakat öğrencileri az ve öğretimi yetersiz ilk öğretmen okullarının sayıları azaltılıp öğrenci mevcudu ve öğretiminin niteliği yükseltilmeye çalışılmıştır.
Cumhuriyet yönetimi, ilk yıllarında öğretmenliği bir meslek haline getirmek için yasal çaba harcamıştır. 13 Mart 1924 tarihli Orta Tedrisat Kanununun 1. maddesine göre “muallimlik Devletin umumi hizmetlerinden talim ve terbiye vazifesini üzerine alan, müstakil sınıf ve derecelere ayrılan” bir meslektir.
1926 yılında kabul edilen Maarif Teşkilatına Dair Kanun ile ilkokul öğretmenlerinin yetiştikleri okullar “İlk Muallim Mektepleri” ve “Köy Muallim Mektepleri” olarak iki kısma ayrılmıştır. 1927-1928 öğretim yılında, kırsal bölgelere dönük öğretmen yetiştirme konusunda bir uygulamaya başlanmış, üç sınıflı köy okullarına öğretmen yetiştirmek amacıyla Denizli ve Kayseri’de iki “Köy Muallim Mektebi” açılmıştır. Dört yıl süren bu uygulamadan beklenen sonuç alınamamıştır.
Daha sonraları bugün ki Eğitim Fakültelerinin temelini teşkil edecek olan köy enstitüleri açılmış devamını eğitim enstitüleri izlemiştir. Eğitim Yüksekokulları öğrenimi 2 yıl daha yükseltilerek bugün ki şeklini almıştır.
Bu gelişim içerisinde öğretmen yetiştirmeyi ortaöğretim kademelerine çeken, daha bilinçli ve mesleki ahlaki nitelikleri bu dönemde kazandıran Anadolu Öğretmen Liseleri’nin etkin rolü asla bertaraf edilemez.
Bu dönemden itibaren geleceğin “öpülesi el” i olma bilinci, mesleki kazanımları ve toplumun ahlaki değerleri ile yoğrulan gençler, üniversitelerin eğitim fakültelerinde örnek teşkil etmektedir. Dört yıllık yüksek öğrenim sonucunda her biri Anadolu’da, Türk bayrağı’nın dalgalandığı her yerde görev alacak öğretmen adayı haline gelmektedir.
Öğretmen açığının hayli arttığı ve dünyanın eğitim reformu gerçekleştirdiği bir dönemde, MEB olarak, devlet politikası haline getirilmesi gerekli eğitim reformları ve öğretmen alımları ile öpülesi ellere sahip olan gençlere, görev hakkı tanınmalıdır.
Zira bahsettiğimiz gibi bir toplumda her şey yetiştirmek mümkündür. Her türlü meslek grupları oluşturmak mümkündür. Fakat geçmişi yüz elli yıllık olan bir meslek grubu asla kolay yetişmez. Ayrıca diğer meslek grupları, öğretmenlik mesleği olmadan yetişmez ve gelişmez.
Özetle, öpülesi el olmak kolay değil, zorlu bir süreçtir. İleriki yıllarda öğretmen adayı gençlerin korkulu rüyası haline gelen KPSS sınav sisteminin kaldırılması ve vakit geçirilmeden bir an önce kadrolu öğretmen olarak görevlendirilmeleri zorunluluk kazanmıştır.
Temennimiz odur ki vakit kaybedilmeden bu zorunluluk gerçekleşir ve Başöğretmen Atatürk’ün bizlere emanet bıraktığı doğrultuda muasır medeniyetler seviyesine ulaşılır.

İlhami Serdar KARAMAN
http://www.ilhamiserdarkaraman.com.tr/

KAYNAKÇA
Yrd. Doç. Dr. Mehmet ÜSTÜNER Geçmişten Günümüze Türk Eğitim Sisteminde Öğretmen Yetiştirme ve Günümüz Sorunları - (İnönü Üniversitesi, Eğitim Fakültesi)
Koçer, H. Ali (1983) İlkokul Öğretmeninin Yetiştirilmesi 1923-1980 Cumhuriyet Döneminde Eğitim M.E.B Yayını No: 91 İstanbul
Akyüz, Yahya (2001) Başlangıçtan 2001’eTürk Eğitim Tarihi. Genişletilmiş 8. Baskı, ALFA Basım Yayım, İstanbul. Akyüz, Yahya (2003) Eğitim Tarihimizde Günümüze Kadar Öğretmen Yetiştirilmesi ve Sağlanması İlkeleri, Uygulamaları Eğitimde Yansımalar VII: Çağdaş Eğitim Sistemlerinde Öğretmen Yetiştirme Ulusal Sempozyumu, (21-23 Mayıs Sivas), Tekışık Yayıncılık , Ankara.
Milli Eğitim Bakanlığı, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı
Sakaoğlu, Necdet (1992) Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tarihi İletişim Yayınları İstanbul

(Serdar Karaman’ın bu yazısı Çankırı Nevzat Ayaz Anadolu Öğretmen Lisesi’nin Yâran Adlı dergisinin Mart 2008 tarihli 14.ncü sayısında neşredilmiştir.)

Tarihsel Derinlik ve Ergenekon

Değerli okuyucular, Üniversitelerarası Kurul Yabancı Dil Sınavı (2008-ÜDS Mart Dönemi) sebebiyle yazılarıma ve tespitlerime bir süre ara vermek zorunda kalmıştım. Sınavı atlattıktan hemen sonra sizlerle yeniden kavuşma sevinci ile geçen beş ayın hülasasını yaparken, bir çok olayın bizleri ve ülkemizi fazlasıyla etkilediği ve bazı olayların üzdüğü tespitini edindim.
Bu süre içerisinde şükür Allah’a (c.c) ki ordumuz eşine az rastlanacak şekilde geniş yankılı bir operasyon gerçekleştirdi. Ardından gündeme bomba gibi düşen türban, AKP kapama davası ve bazı gelişmelerin üzerini örtbas ettiği Ergenekon(!) operasyonu. Tüm bu süreçte aslında düğüm nokta, çözüm başlangıcı prensibi ile konuyu Ergenekon üzerinde yoğunlaştıracağım.
Dünya Tarihine İkinci kez çıkış…
Ergenekon, Türklerin tarih sahnesine ikinci kez çıkışıdır. Türk Tarihinde önemli bir yere sahip Ergenekon Destanı kısaca şöyledir;
Türk’e düşman birçok kavim birleşerek Türklerin obasına saldırdılar. Fakat yiğit Türkler bu saldırıyı ustaca ve kuvvetlice püskürttü. Ardından düşmanları, Türkleri yenmenin yolu ancak hileden geçer diyerek bu kez hileli bir saldırı gerçekleştirdiler. Amaçları saldırıp dağınık şekilde kaçmak, peşlerine düşen Türkleri kıstırıp amansız saldırmaktı. Hileleri başarı ile sonuçlandıktan sonra obayı yeniden basıp kalan Türkleri kılıçtan geçirdiler. O çağda Türkler'in başında İl Kagan vardı. İl Kagan'ın da birçok oğlu vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm çocukları öldü. Kayı (Kayan) adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kagan'ın bir de Tokuz Oguz (Dokuz Oğuz) adlı bir yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz Oguz tutsak olmuşlardı. On gün sonra ikisi de karılarını aldılar, atlarına atlayarak kaçtılar. Türk yurduna döndüler. Burada düşmandan kaçıp gelen develer, atlar, öküzler, koyunlar buldular. Oturup düşündüler: "Dörtbir yan düşman dolu. Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yer izleyip yurt tutalım, oturalım." Sürülerini alıp dağa doğru göç ettiler.
Türkler'in vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı'ya şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye Ergenekon dediler.
Dört yüz yıl sonra kendileri ve süreleri o denli çoğaldı ki Ergenekon'a sığamaz oldular. Çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki: "Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasını araştırıp yol bulalım. Göçüp Ergenekon'dan çıkalım. Ergenekon dışında kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz de onunla düşman olalım.
Türkler, kurultayın bu kararı üzerine, Ergenekon'dan çıkmak için yol aradılar; bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: "Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benzer. Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir." Gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını, üstünü, yanını, yönünü odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp, yetmiş yere koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler. Tengri'nin yardımıyla demir dağ kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak denli yol oldu.
Sonra gök yeleli bir Bozkurt çıktı ortaya; nereden geldiği bilinmeyen Bozkurt geldi, Türk'ün önünde dikildi, durdu. Herkes anladı ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da Türk milleti. Ve Türkler, Bozkurt'un önderliğinde, o kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününde Ergenekon'dan çıktılar.
Türkler o günü, o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün, Türklerin bayramı oldu. Her yıl o gün büyük törenler yapılıdır. Bir parça demir ateşte kızdırılıdır. Bu demiri önce Türk kaganı kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Sonra öteki Türk beğleri de aynı işi yaparak bayramı kutlarlardı. Ergenekon'dan çıktıklarında Türklerin kağanı, Kayı Han soyundan gelen Börteçine (Bozkurt) idi. Börteçine bütün illere elçiler gönderdi; Türkler'in Ergenekon'dan çıktıklarını bildirdi. Ta ki, eskisi gibi, bütün iller Türkler'in buyruğu altına girdi.
Bu gelenek asırlarca bozulmadı. Günümüze değin ulaştı ve yine aynı inançla devam edilip, Türklerin dünya sahnesine ikinci kez çıkışları olan Ergenekon Destanı şölenler gibi kutlanmaktadır.
Operasyonun adı Ergenekon!..
Türklük için son derece önem teşkil eden Ergenekon Destanını yukarda özetledim. Gelelim bugünlerde adından sık sık söz edilen ve gündemi gün boyunca işgal ve adı Türk tarihi için önem arz eden bir operasyona; Ergenekon’a.
Aralarında eski ordu mensupları, akademisyenler, siyasiler ve gazeteci-yazarların bulunduğu bir çok isim, devleti yıkmak üzere örgüt kurup eylem hazırlığı içerisinde olmaktan dolayı tutuklandılar. İsimler hakkında fazla yorum yapmaya gerek yok. Çünkü doğruluğu ispat edilinceye kadar hepsi “sanık”tır, “mahkum” değil! Burada bizleri ilgilendiren ve benimde üzerinde duracağım konu şudur;
Öncelikle farz edelim bu insanlar bir araya gelip bir örgüt kurdu. Adını Ergenekon koydu. Peki buna yönelik operasyonun neden adı “Ergenekon”? Emniyet güçleri birçok çete,mafya,örgüt vs. e operasyon düzenlemekte. Ama bunlarda şimdiye kadar aynı adı taşıyan bir operasyon yok. Mesela operasyonun adı balina, balyoz, çekiç vs. gibi.
O halde beni ilgilendiren, Türk Milliyetçisi olarak, tarihimizde önemli bir yere sahip bir ismin bir operasyona verilmesidir. Bu çok acı bir olaydır. Çünkü burada amaç üzüm yemek midir? Bağcıyı dövmek midir? Eğer bu şekilde bir oluşum var ise başka isim seçilip, üzerinde titizlikle durulurdu. Yok böyle değilse gündemi karartmanın yanı sıra Türk Milliyetçiliği başta olmak üzere Türk Tarihine yapılmış bir karalama operasyonudur. Benzer bakıma ele alırsak PKK yandaşları Şemdinli’de bölücü sloganlar atıp izinsiz yürürken, kendini Hoca olarak tanıtan bir şahıs eline Kur’an alıp nutuklar atmıştır. Yine Said Nursi resimlerini alarak yürüyüş gerçekleştirilmiştir. Bunlara cevap gecikmeden yetkili kurumlar ve ilgili kişilerden gelerek karalama kampanyası olduğu söylenmiştir. Peki adı geçen operasyonda neden Ergenekon üzerinde titizlik gösterilmemiştir? O halde olayların hangi boyutta olduğu daha açık görülmektedir.
Bugün Türk Milliyetçiliği üzerine “Ergenekon” adını ve destanını öcü gibi gösterenler, acaba yarınlar için ne hazırlamaktadır? İnternette en çok kullanılan “Google” arama çubuğuna “Ergenekon” yazdığınızda bundan 6-7 ay öncesine kadar Ergenekon Destanı ve ilgili siteler çıkarken şimdi bahsi edilen operasyon çıkmaktadır. Düşünün ki bir Tarih öğretmeni yada Edebiyat öğretmeni öğrencilerine araştırmaları için Ergenekon Destanı’nı ödev verse ve bu öğrenciler internette konuyu araştırsa karşısına önce isim üzerine oynanan karalama kampanyası olan operasyon çıkmaktadır. Bu Milli(!) Eğitim alan öğrencilerimizin ne ile karşı karşıya olduklarını kanıtlar niteliktedir.
3 Mayıs Türkçülük-Turancılık Hareketi…
Milliyetçilik, tüm dünya milletleri arasında geçen mücadelede, sosyal yapıdaki en büyük silah ve güç olma özelliğini korurken Türk milliyetçileri bu duruşu ile 3 Mayıs 1944 günü resmi devlet yetkilileri tarafından her türlü işkence ve zulümle yargılanmışlardır.
Kendi vatanında, milletine olan bağlılığı en açık ve berrak şekilde ifade eden insanlar maalesef bu sevgisinin bedelini en ağır şekilde ödemişlerdir. Fakat Türk milletini emperyalizmin her çeşidinden korumak için; varlıklarını, her yönü ile ortaya sunan Türkçülerin verdikleri mücadele bugün net bir şekilde anlaşılmaktadır. Dün Türkçüleri, Türk milliyetçilerini en ağır şekilde eleştirenler, şimdilerde ise onlara hak vermenin mecburiyetini yaşamaktadırlar.
3 Mayıs 1944; Türk milliyetçiliği hareketinin kendini aksiyon ve muhteva olarak ortaya koyduğu dönüm noktasıdır. Dönemin iktidar sürecini elinde tutanların gayr-ı milli unsurlara kendi eliyle hayat hakkı tanıması karşısında, Türk milletine kara sevdalı Türkçüler tarafından haykırışın en sert ve anlamlı günüdür.
3 Mayıs, Türk milliyetçiliği ülküsünü en sert haykıran H.Nihal Atsız'ın önderliğinde başlatılan kutlu savaşın zafer naralarıyla Türk'ün makus talihinin değiştiği gündür.
3 Mayıs, Türk milliyetçilerine en acımasızlığı yaşatanların karşısında "Çileler bizim rütbemizdir" diyerek, her türlü olumsuzluk ve zorluk karşısında Türk milletine en derin sevginin tüm dünyaya ilan edildiği gündür.
3 Mayıs, Türk'ün değer yargılarını, bizi biz yapan değerleri savunanları hapislere, tabutluklara hapsederek, beyinlerinin körleştiğini ispat edenlerin Türk milliyetçileri tarafından tescillendiği gündür.
3 Mayıs, Atatürk'ün ölümünden sonra, onun Türk milliyetçiliği ölçüsünde geliştirdiği devlet politikasına dinamit koymak isteyenlerin, dinamitlerinin elinde patlatıldığı gündür.
Görüldüğü gibi benzer örtülü operasyonlar aynı ifade ile yapılmıştır. Dün adına Irkçılık-Turancılık denilerek Türklükten soğutma çalışmaları bugün kendini Ergenekon ile göstermektedir.
Devleti yıkmak kolay mı?
Devlet, ortak bir hayatı ve kültürü paylaşan bir toplumda, bu toplumu düzenleme, bu topluma güvenlik, refah ve huzur sağlama amacını güden ve bu amaca yönelik olarak kanun koyma, bu kanunları uygulama, yargılama, cezalandırma gibi güçlere sahip olan kurumdur.
Bir başka deyişle; devlet dediğimiz kurum, şüphesiz her dönem ve her şartta ayakları üzerinde durabilecek, tehditlere karşı savunma geliştirip değişen şartlara göre strateji geliştirip bunları uygulayan ve kaynağını toplumdan alan bir yapıdır.
Terörün dış güçlerce desteklendiği bir ortamda 25 yıldan bu yana kan dökülmesine rağmen devlet düzenini korumuş, düşmanlarına fırsat vermemiştir.
Ne zaman devleti yıkmak isteyen çıkmışsa karşısında ya devletin kendisini yada Devlet-i Ebed Müdded ülküsü için yaşayanları görmüştür.
Devleti yıkmayı değil bir çete, AB(D) destekli PKK dahi başaramamıştır. Asla da başaramayacaktır.
Hal böle iken devleti stratejik kurumları ile ele alırsak eğer, bazı cemaatlerin emniyet birimleri ve askeri birimlerde yapılanma içerisinde olduğu bilinmektedir. Özellikle Emniyet yapılanmasında sınav sorularının ellerine önceden geçtiği çarpıcı belgelerle uzun süre gündemde kalmış olmasına ve bu kişilerin mezuniyet sonunda aldıkları şerefle taşıyacakları kılıçlarını, bağlı oldukları cemaatin liderine teslim etmeleri devleti yıkma girişimi değil de nedir? Düşmana dahi teslim edilmemesi namus bilinilmesine karşın, bağlılıklarını devlete değil de mensubu olduğu cemaate gösterenler neden araştırılmamaktadır? Yetkililer; üç-beş kişiyi olmayan para, alınmayan silah ve birkaç yazıdan dolayı “Devleti yıkma teşebbüsü” ile yargılarken acaba saydıklarımız benzerinde olan kişiler hakkında ne yapmaktadır? Bence hiçbir şey!
Gündem karartmak…
Özellikle bir takım medyanın ve bazı kimselerin işine gelen bu karalama kampanyası ne derece amacına ulaşır bilinmez ama bilinmesi gerekli şey üzeri kapanan olaylardır.
Öncelikle ordumuzun Irak’ın kuzeyine yönelik yaptığı, PKK terör örgütünün kalpgahını vurarak örgütün kalbini durduran operasyona her nedense ABD kontrolünde olduğu izlenimi oluşturulmak istendi. Adamlar uydularından ordunun her hareketini gözlemliyorlardı. Kısa bir ziyaret düzenleyip özellikle Türkiye ve Türk milleti üzerinde bir baskı oluşturmayı amaçlayıp, ordumuzu milletimizin gözünde yıpratmayı amaç edinen ABD, devamında türbanı birilerine fısıldayarak gündemi saptırmaya yönelik çalışmalara başlatmıştır. Ayrıca eski ordu mensuplarını sözde çete ile nitelendirip, ordumuza atıfta bulunmakta bu hain planın diğer yüzüdür.
Gündemde olan vakıflar yasası, bankalar ile ilgili düzenlemeler bir çırpıda örtülmektedir. Değil üç-beş kişi, binlerce kişi dahi bir araya gelse bu devleti ve milleti bölemez. Bunu kan ile denediler olmadı. Ama bölme hususunda maddi açıdan elimizden gidenler ilerisi için bizi bölmenin eşiğine getirecek, nihayetinde Osmanlı gibi hasta adam benzetmesiyle, atardamarlara ölümcül neşter vuruşu yapılacaktır.
Gerekçelerimiz son derece açıktır. Bankacılıkta yabancıların payı %42’ye yükseldi.Adabank Kuveytli’nin, Finans Bank Yunanlı’nın, Oyak Bank Hollandalı’nın, Deniz Bank belçikalı’nın, Türkiye Finans Kuveytli’nin, TEB Fransız’ın, CBank İsrailli’nin, MNG Bank Lübnanlı’nın, Alternatif Bank Yunanlı’nın, Dış Bank Hollandalı’nın, Yapı Kredi’nin yarısı İtalya’nın, Garanti Bankası’nın yarısı Amerikalı’nın. Diğer ülkelerde yabancılara ait banka payları ise şöyle; Almanya’da % 5, İtalya’da % 8, Hollanda’da % 11, İspanya’da % 10, Danimarka’da % 17, Fransa’da % 19. Görüldüğü gibi AB ülkeleri % 20’nin üzerine çıkılmasına izin vermezken biz “Babalar gibi satış”a tanık oluyoruz. Bu devleti yıkmak değil de nedir?
Türk Telekom Lübnanlı ve Suudilere, Telsim İngilizlere, Turkcell’in yarısı Finlilere, Kuşadası Limanı İsraillilere, İzmir Limanı Japonlara, İETT Garajı Dubaililere, Avea Lübnanlılara, Demir Döküm Almanlara ait.
Borsamızda yabancı payı % 70’tir. Yabancı yatırımcılar hazine bono ve tahvillerin % 23’üne, sigorta şirketlerinin % 40’ına sahip. Türkiye’deki 500 büyük sanayi kuruluşunun toplam satışının % 42,5’ini yabancı sermayeli şirketler yapıyor. Toplam karın %44,4’ünü bu şirketler elde ediyor. Toplam ihracatın % 49’unu yabancı sermayeli şirketler yapıyor.
Şimdi sormak gerek; Bu ihanet değil de nedir? Ülkenin dinamiklerine dinamit koyup gücün kontrolünü başkasına vermek değil de nedir? Bu devlete ve millete ihanet değil de nedir?
Son kez sahneye çıkış…
Hal böyle iken, stratejik öneme sahip birçok kurum ve kuruluş hızla satılıp, milli kurumların içi boşaltılarak kadroları tasfiye edilirken acaba tarih yeniden mi başa sarıyor? Tehdidin varlığı ve hızla büyüdüğü şüphesizdir. O halde bize hasta adam rolü biçenler, kendilerince senaryo yazanlar, bizlerin varlığından haberdar değiller. Bizlerin olmazları oldurarak, Ergenekon misali yeni çıkışlar bulup, adaleti ve eşitliği her yere götürdüğümüzü unutmuş olsalar gerek.
Türklüğün güneşi şüphesiz doğacaktır. Demir dağlar eriyecek, milletimiz yeniden rahata ve huzura kavuşacaktır. Bizim olan yine bizde olacaktır.
O halde yeniden gerçekleşecek Ergenekon’a inançla!..
Selam ve dua ile…

İlhami Serdar Karaman
http://www.ilhamiserdarkaraman.com.tr/
20.03.2008-Denizli

1 Mayıs 2008

Gözü Açılmış bir Türk-6

Gözü Açılmış bir Türk-6

Oswald, Hulusi beye baktı.
-Sizinle de bu konularda pek konuşmamıştık ama tecrübelerinizle çoğundan haberdar olduğunuz veya tahminde bulunduğunuzdan eminim.
-Sanırım öyle. Ama bilgi kaynaklarımız farklı, yeni şeyler öğreneceğimi düşünüyorum.
-Anlatacaklarım bir Kürt olarak sizi üzmez umarım.
-Ben Kürt'üm, arkadaşlarım da Çerkez, Boşnak, Azeri, Kafkas olabilir ama hepimiz birer Selçukluyduk, Osmanlıydık, şimdi de Türk'üz. Dedelerimiz bu ülke için omuz omuza savaştı, öldü cephe cephe. Biz asla hain olmadık, biz asla bebek katillerine, uyuşturucu kaçaklarına maşa kanıp da ülkemizin askerine, polisine silah çekmedik, hain olmadık. Hatta bu ülkeye sadık olduktan sonra Ermeni, Rum, Yahudi vatandaşlarımız da bizden biridir. Sofrasına otururuz, soframıza çağırırız, aynı filmde ağlarız, aynı milli takım için sokaklara dökülürüz.
-Kızmana gerek yok Hulusi. Kısa süre öncesine kadar bu ülkede senden başka tanıdığım yoktu biliyorsun. Dışarıda duyduklarımın ise çoğunun yanlış, çoğunun yönlendirmeli olduğunu ise senden öğrendim.
Hulusi bey, Özbekistan'daki Müslümanların çektiklerini duydukça zaten dolmuştu. Oswald'ın belki de iyi niyetle söyledikleri içini kabartmıştı.
-Kızgınlığım aslında sana değil. Bu ülkenin ekmeğini yiyip, bu ülkenin şehitlerine nankörlük yapanlara. Benim de dedelerim bu insanlar için yıllarca savaştı. Çanakkale'den başlamayacağım, Yemen'de de esir düşüp bir daha ülkesine dönemeyenler oldu, Çanakkale zaten bizim savaşımızdı. Kurtuluş savaşında beraberdik, şimdi ne oluyor da üç-beş çapulcu diye diye büyüttüğümüz çeteler bizi bu hale getirebiliyor.
Oswald'a baktı;
-Bahsettiğim savaşlar için kızmadın umarım ?
-Çanakkale filan mı ? Yok canım, İngiltere'nin tarihi savaşlarla dolu. Şimdiki dostlarımızla da, örneğin Fransızlarla da yıllarca savaşmışız.
Sami'ye döndü;
-Siz de Kürt müsünüz ?
-Kafkas göçmeni Türk'müşüz.
Oswald, kendine bir sandalye aldı, Sami'nin daha yakınına gelip oturdu.
-Kuzey Irak konusunda, istihbarat birimimiz ve Avrupa basını aracılığıyla az çok bilgi sahibiydim. fakat Hulusi beyle tanıştıktan sonra detaylı bilgi sahibi olmak için gayret ettim, araştırma yaptım. Türkiye'de kaldığım sürede ise bu ülke insanının bakış açısını yakalamaya çalıştım.
Sizlerin bakış açısına şimdilik geçmeyim. Öncelikle ulaşabildiğim bazı gizli yazışmalarda öne sürülen fikirlere göre dışardan nasıl bakıldığına değineceğim. Şu bir gerçek ki, hiç bir batı ülkesi ülkenize nasıl diyorsunuz, eee kara kaşı-kara gözü için iyi davranmaz, yardımda bulunmaz. En azından bir karşılığı mutlaka bekler. Bu normal diye kafanızı sallıyorsunuz ama insanlarınızın çoğu, eskiden yapılan her hangi bir iyiliğin ömür boyu hatırlanacağı ve artık yeni olaylarda 'karşılıksız iyilik' diye bir şeyin devam edeceğini sanıyor, buna samimiyetle inanıyor. Oysa Avrupa için her ticaret kendi şartlarını doğurur, geçmişten kalan birşeye karşı vefa gerekli görülmez.
Bunu anlamaya başlamış olmanız gerekiyor ama bir türlü rayına oturmuyor gördüğüm kadarıyla.
Hulusi bey biraz da üzüntüyle, geçmişteki bir dostu anar gibi;
-Bu bizim sevdiğimiz bir özelliktir, adına da 'VEFA' deriz.
Sami; " İstanbul'da bir semt imiş Vefa, Kan dolarmış gönüle, göz eski dostları aradıkça, Tekrar aldanırmış gönüller, tekrar tekrar aldandıkça, yanarmış eskide kalmış dostlukları andıkça"
Hulusi bey şiiri dinlerken başını öne eğdi yavaşça.
Oswald; " Sizin anlamanız gerektiğini söylediğimde, hemen mart tezkeresini söylemenizi bekledim. Ben de hayır daha öncesinde var diyecektim ve Kore savaşlarında ki yardımlarınıza, 1974'deki ambargoyla karşılık verdiklerini unutmayın" diyecektim. Ama siz Türk'ler, iyilikleri kolay hatırlıyor, kötülükleri ya az hatırlıyor, ya da çabuk affediyorsunuz.
Hulusi bey cevap verecekmiş gibi hafifçe doğruldu ama sonra vageçti, geri yaslandı, iddiasız, yavaş bir ses tonuyla Sami'ye doğru;
-Herşeye itiraz etmek maalesef doğruları savunmak olmuyor bazen. İtiraz etsem ne olacak ki, söyledikleri gerçek.
Oswald, bir an sessizce ikisine baktıktan sonra;
-İngiliz belgelerinde bulduğum ve önem vermediğim bir yazıyı hatırladım.
Hulusi beye döndü;
-Size de bahsetmedim, sizin güneydoğu sınırlarınızda terör olayları artınca hatırladım.
Sami ve Hulusi bey daha bir dikkatle baktılar. Oswald;
-1983 yılında bazı İngiliz Petrol şirketleri sizin Güneydoğunuzda, birkaç yerde araştırma yapmışlar. Kayıtlarda özellikle Cudi dağı ve Gabar arası not edilmiş.
-Eveeet ?
-Orda petrol bulmuşlar.
-??? Terör örgütünün kurulduğu seneler...
Oswald, lafı teörö örgütüne getirmeden devam etti.
-Fakat petrol buldukları, küçük araştırma kuyularını betonla doldurup, gitmişler.
Sami;
-Haydaa... bunlar zaten petrol bulma amaçlı gelmişlerse, niye buldukları petrol kuyusunu kapatsınlar ?
Hulusi;
-Kimbilir, sonuçta petrol şirketi, belki çok petrol bulunması, fiyatları düşürü, kar azalır demişlerdir. Türkiye'nin dış şirketlere daha fazla yetkiyle arama vereceği günü beklemeye başlamış da olabilirler.
Hulusi'nin son cümlesine onay ister gibi bakmasına rağmen, Oswald duymamış gibi kendi bildiklerini anlatmaya devam etti;
-İşler bazı müttefik ülkeler arasında, çok da gizli yüremediği oluyor. Sizdeki petrol bulunuşunu ABD şirketleri, dolayısıyla hükümeti de duyuyor ve...
Sami;
-Ve... "Ortak olalım!" mı diyor ?
-Az önce Hulusi beyin de söylediği gibi, Türk kanunlarının yabancıyı fazla kısıtlaması petrol şirketlerini zorluyordu. Bu nedenle ABD'den gelen öneriyi hemen kabul ettiler ve petrol kuyularının üzerini betonla kapattılar.
-Neymiş gelen öneri ?
-Güneydoğudaki petroller için Türkiye ile anlaşmayın, Orta doğu planı içinde biz Irak'ın işgaliyle birlikte, o bölgede sömürebileceğimiz, her dediğimiz yapacak bir kukla Peşmerge devleti kuracağız. Anlaşmaların kurallarını da biz belirleyeceğiz.
-Ta.. o zamandan planladılar yani !
Oswald gülümsedi;
-Sizde sevdiğim özelliklerden biri de bu zaten uzun vadeli plan yapmıyor, gündemdekine göre tepki veriyorsunuz.
Hulusi, rahatsız kıpırdadı;
-Oswald, alay etmeyi bırak da esasa gel.
-Alay etmek için değil di aslında ama bu özelliğiniz kişisel bazda güzel, ülkeyi ilgilendiren meselelerde ise aynı tarza devam etmeniz felaketinizi hazırlıyor. Petrol konusunda da uzun vadeli düşündüler ve sizin Güneydoğunuzdan topraklar vermenizi sağlamak için bir teörö örgütü kurdurttular. ABD'nin söylediği gibi ülkenizi bölmek ve petrol bölgelerini daha kolay yönetebilecekleri kişilerde bırakma planı başladı. Sizler ise hem teröristlere kzıyordunuz, hem de onları koruyan, besleyen Çekiç Güç'e göz yumdunuz.
Çekiç güçteki bir yabancı askerin, Türk kaymakamına attığı tokadı hatırlayan Hulusi beyin rahatsızlığı iyice belli oluyor, sürekli ayak değiştiriyor, dışarılara bakıyordu. Sonunda sözün o kısmına birşeyler eklemesi gerektiğini düşündü;
-Musul'u kolayca ele geçirttiler peşmergelere, Kerkük'e de aynısını yapacaklardı ama tehditler,korkutup, baskı uygulayıp şehirden kaçırmaya çalışmaları ve yer yer ABD askerleri güvencesinde Türkleri öldürmeleri, yeterli olmadı. Nufüs ve Tapu dairelerini ele geçirip, Türklerin çokluğunu gösteren belgelerin çoğunu yaksalar da, dünyanın tepkisini almamak için Türkler'e yaptıkları baskıları, faili meçhul cinayetleri frenlemek zorunda kaldılar. Tabi bu arada öldürülenler devam etse de büyük çapta bir katliama cesaret edemediler.
Oswald, acı acı gülümsedi;
-Oysa İsrail'liler aynı planı çabucak uygulamıştı Filistinlilere karşı.
Hulusi bey;
-Büyük katliam engellense de, tek tük Türklerin evinin yakılmasını, kaçırılmalarını, öldürülmelerini önemsem.yor değiliz. Sadece olanları yukarıya anlatmakta zorlandık, gerkli desteği alamadık.
Oswald,
-Sizin iyi niyetinizi Barzani de, Talabani de oldukça kötüye kullandı. Fakat hata yine sizde, ABD'nin de isteğiyle olmuş olabilir, ayrıntısını bilmiyorum ama Barzani ile Talabani'nin size karşı birleşmesini siz sağladınız.
Hulusi bey -Maalesef doğru!" diye başıyla onaylarken, Sami şaşkınlık içindeydi;
-Saddam'ın ordusunda kaçarken, öldürülmesin, katliam olmasın diye sınırlarımızı peşmergelere açmamızı, hayatlarınızı kurtarmamızı mı kastediyorsunuz ? Tabi sonuçta vefa yerine kalleşlik gördük.
Bu kez her ikisi birden Sami'ye baktı. Oswald ;
-Onlar daha yeni. Talabani ve barzani'nin aşiretleri yıllardır savaşıyorlardı. 1997 yılında Talabani kuvvetleri üstünlük sağladı, Barzani'yi ezip geçme konumuna gelmişti ki, Türkiye Barzani'ye yardımcı olup Talabani kuvvetlerini püskürttürdü.
Sami; " Sonra ? "
Hulusi bey; " Sonra da her ikisini defalarca Ankara'da bir araya getirip aralarını buldu, barıştırdı, birlikte hareket etmelerini sağladı."
Sami içi burkularak; " Onlarda birlikte Musul'da,Süleymaniye'de Kerkük'teki Türklere karşı katliamlara, ev kundaklamalara başladı."
Hulusi bey de hüzünle; " Sonuçta Ankara'daki "Barışın, birlikte çalışın" telkinleri etkili oldu. "
Oswald; " Artık, birbirlerine karşı güç kullanmaları gerekmeyince, ortak davranışlara geçip Türkiye'ye karşı çalışmaya başladılar. Irak'taki Türklere saldırmaya başlamadan daha önce Türkiye'deki hain örgüte, 'bize dokunma da istediğini yap', dediler. Örgütten kaçanları, gün gelip Türkiye'ye karşı kullanırız diye, kendi içine alıp ZAVİTA kampında özel olarak koruyup yetiştirdiler.
Sami; "Bu olaylar karşısında 2. Abdülhamit'in büyüklüğünü bir kez daha kabul ediyorum."
Oswald merakla bakınca, ona hitap ederek devam etti;
-Kusura bakma, belki sen kızacaksın ama Bulgar ve Yunan Hristiyanları konusunda bir sorundan bahsedeceğim.
-Hayır, kızmam, tarihte olmuş bitmiş olaylar kızmaktan çok ders almak içindir. Ayrıca onlarla mezhebimiz farklı ve bizde mezhep farklılıkları sizdekinden daha derin ayrımlara yol açar. Az önce bahsettiğim Fransızlarla savaşlarımız da hep mezhep farklılıklarına dayanır.
Sami; " Tarihe merakımın arttığı bu günlerde, bulduğum her fırsatta okuyabilmek için tarih dergileri taşıyordum çantamda. Onlardan okuduklarımdan birinde okuduklarım şöyle; Osmanlı imparatorluğunun en zayıf dönemlerinde başa geçen Abdülhamit, yıkılması beklenen İmparatorluğu 33 yıl ayakta tutmayı başarmış ve sonunda yine içteki hainlerin ihanetiyle kaybetmiş. Hainlerin kışkırttığı halka ve kendisine karşı ayaklananlara karşı ordusuyla zafer alabileceğini de biliyormuş ama 'Kardeş kanı dökülmesine razı olamam" deyip, isyancılara teslim olmuş. Onun zekasını, yönetim dahiliğini anlayamayan isyancılar, yönetimi ele geçirince art arda hatalara başlamış. Birinde hapisteki Abdülhamit'e gelip;
'Senin zamanında yıllardır halledilemeyen sorunu hallettik' diye hava atmışlar. Abdülhamit, 'Hangi sorunu hallettiniz?'şaşkın sorunca da, 'Bulgar ve Yunan kiliseleri arasındaki sorunu çözdük' deyince, Abdülhamit 'Eyvah ! ' diye bağırmış. Haberi verip, hava atmaya çalışan subaya acı acı bakmış ve 'Biz Bulgar ve Yunanlıların bir araya gelememesi sayesinde Balkanları elde tutuyorduk. Eyvah ki eyvah, gitti Balkanlar'.... Onun bu sözlerinden birkaç ay sonra Bulgar ve Yunanlılar birleşip Osmanlıyı Balkanlardan atmaya başlamışlar.
Oswald; " Anladım, Barzani ve Talabani arasındaki sorunları hallederek, size karşı haince birleşmelerini sağlamanız da benzer bir hata yani.
Hulusi; " Türk düşmanları ve içimizdeki cahiller Abdülhamit'e boşuna mı kızıl sultan diyorlar"
Sami; " Abdülhamit'e düpediz haksızlık, vefasızlık yapılmış. Tamam Türk düşmanları ona da düşman olmakta haklı ama cahil Türklerin düşmanlığını kabul edemiyorum. "
Oswald; "İlk defa onun zamanında ülkeniz ve orta doğu için petrol haritaları yapılmıştı sanırım.Ama sonrakilerin ciddi bir faaliyeti olmadı."
Hulusi ve Sami, başlarıyla onayladı.
Hulusi bey; "Diyarbakırdan Batman'a, Zaho'dan Felluce'ye 65 nokta için petrol haritası çıkarttırmıştı"
Sami çantasından bir dergi çıkardı;
-33 yıl Osmanlıyı ayakta tutarken sanatta, bilimde, halka hizmette de çok güzel şeyler yapmış.
Dergiden bir sayfayı açtı
- En güvenilir tarihçiler, bakın ne yazmış onun için; "Belki de Prof.Dr.Yılmaz Öztuna’nın dediği gibi ;“Milletimiz bu hükümdarın dehasına çok şey borçludur” Prof.Dr.İlber Ortaylı da şöyle diyor ;“Osmanlının son hükümdarı,son evrensel imparator II.Abdülhamid’dir”

--- 6. Bölümün sonu ---
Yazan (Araştıran) : Ahmet Ünal ÇAM
http://huzur.sehri.com


Kerkük Türklerinden
USTAMIZ; BÜYÜĞÜMÜZ, CANIMIZ
SAYGIDEĞER ABDURRAHMAN KIZILAY'DAN ALINMA
Bir Kerkük Türküsü, seslendiren Ahmet ŞAFAK
Kerkük'ün yüce gönüllü Türk'ü ABDURRAHMAN KIZILAY
Senin sesinle içimizde yara açtı yüzlerce Türkü : http://www.youtube.com/results?search_query=%22ABDURRAHMAN+KIZILAY%22&search=Search



Konu dışı özel not : http://ahmetunalcam.googlepages.com/telif.htm

Son 7 Gün Sayfa Görünümü