Bu Blogda Ara

23 Nisan 2009

TRT ERMENİ FM

TRT Kürtçe radyo yayınından sonra TRT Ermeni FM.in de yayın hayatına başladığını biliyor musunuz?Evet, evet yanlış okumadınız Türk-Ermeni ilişkilerinin tartışıldığı bir dönemde tepki çekmemek için sessiz sedasız bir şekilde 1 Nisan sabahı yayına başlayan Radyo 6 Ermeni FM de diğer radyo kanalları gibi yayın yapacak. Ülkemizde Ermeni vatandaşların da demokrasiden yararlanmaya hakları yok mu ? diyenler olacaktır.Aynı coğrafyada yaşıyor olmamız, genelde benzeşen kültürlerimizin olması bazı şeyleri meşrulaştırmaz. Ülkemizde başka etnik kökenli (Çerkezler, Lazlar, Romanlar vs…) vatandaşlarımızın da yaşadığı unutulmamalıdır. NOT:(AB uyum yasaları çerçevesinde verilen haklar,emsal teşkil edeceğinden diğerlerinin de o haklara sahip olmasına engel değildir.) Yıllardır Ermeni ve PKK, ülkemizin en önemli sorunlarıdır. PKK terör örgütü nice yuvalar yıktı, nice kanlar akıttı ve bu günkü gelinen nokta (içime sindiremiyorum) meclise kadar girdi.Yani siyasallaştı.Bizim vergilerimizle resmi teröristliği elde etti.Orta Doğu projesi kapsamında Kürdistan haritasına ek olarak şimdi de Ermenistan haritası üzerinde çalışmaklar yürütülüyor galiba!...Çifte standart uygulayan ve ermeni mezalimi oldu diyenlere tarihi bir kez daha hatırlatalım:
“ Ermeniler; Pers, Makedon, Selefkit, Roma, Part, Sasani, Bizans, Arap ve Türklerin hakimiyeti altında yaşamışlardır. Ermenileri Bizans'ın zulüm idaresinden kurtaran ve onlara insanca yaşama hakkını bahşeden, Selçuklu Türkleri olmuştur. Fatih döneminde ise, Ermenilere din ve vicdan hürriyeti en üst düzeyde verilmiş, Ermeni cemaati için dini ve sosyal faaliyetlerini yönetmek üzere Ermeni Patrikliği kurulmuştur. Tarih boyunca Romalılar, Persler ve Bizanslılar tarafından Anadolu'nun bir yerinden diğerine sürülen, savaşlara itilen ve çoğu kez üçüncü sınıf vatandaş muamelesi gören Ermeniler, Türklerin Anadolu'ya girişlerinden sonra; Türklüğün adil, insani, hoşgörülü, birleştirici töre ve inancından yararlanmışlardır. Bu ilişkilerin gelişme ve doruğa ulaşma çağı olan 19. Yüzyıl sonlarına kadar süren devir, "Ermenilerin altın çağı" olmuştur. Osmanlı Devleti'nin çalışan, liyakatli, dürüst ve üretken her teb'asına sağladığı imkanlardan Gayr-i Müslimler içinde en çok faydalananlar; Ermeniler olmuştur.
Osmanlı Devleti zayıflamaya başlayıp, hemen her konuda Avrupa'nın müdahalesine maruz kalınca, Türk - Ermeni ilişkilerinde de bir bozulma devri başlamıştır. Batılı ülkeler Osmanlı Devleti'ni bölerek bölgesel çıkarlarına ulaşabilmek için Ermenileri Türk toplumundan koparmayı hedeflemişlerdir. Özellikle Avrupa'nın bazı büyük devletleri "ıslahat" adı altında bir yandan Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışırken, bir yandan da Ermenileri, Osmanlı yönetimine karşı teşkilatlandırmışlardır. Böylece ülke içinde ve dışında teşkilatlanan ve silahlanan Ermeni komiteleri ile Ermeni Kiliseleri'nin kışkırtıcı faaliyetleri sonucunda, Ermeni toplumu yavaş yavaş Türklerden uzaklaşmaya başlamıştır.
Ermenilerin binlerce Türk'ün canına mâl olan isyan ve katliamları karşısında bile, Osmanlı Hükümeti'nin ortaya koyduğu sakin ve sağduyulu tavır, belgeleriyle sabittir. Ancak, tedhiş hareketleri bir türlü durmak bilmeyince hükümet, ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşayan Ermenileri, savaş bölgelerinden uzak yeni yerleşim merkezlerine götürmek zorunda kalmıştır. Kafkas, İran ve Sina cephelerinin güvenlik hattını oluşturan bölgelerdeki Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesi, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır. Ermenilerin sıkça dile getirdiği gibi yer değiştirme sırasında 1.5 milyon Ermeni ölmemiştir. Gerek Osmanlı ve Ermeni, gerekse yabancılara ait istatistikler, I. Dünya Savaşı döneminde Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin nüfusunun en fazla 1.250.000 civarında olduğunu göstermektedir. Yer değiştirme sırasında soykırım maksadıyla Osmanlı ordusu tarafından öldürülen bir tek Ermeni yoktur. Ermenilerin yer değiştirilmeleri, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır. Şayet, Osmanlı Devleti Ermeni tebaasından kurtulmak isteseydi; bunu asimilasyon yoluyla veya savaşı gerekçe göstererek rahatlıkla halledebilirdi. Osmanlı, yer değiştirme uygulamasıyla savaş şartlarında her an ölümle burun buruna gelebilecek olan yüz binlerce Ermeni'nin hayatını kurtarmıştır. Nitekim, yeni bölgelere yerleştirilen Ermeniler sağ salim hayatlarını sürdürürken, Rus ordusu saflarında Türklere karşı savaşan Ermeniler, savaş şartları gereği ölmüşlerdir. NOT:Ermeni terör örgütlerinin müşterek amacı; her fırsattan yararlanarak Türkiye'yi istikrarsızlığa sürüklemek ve sözde işgal altındaki Ermeni topraklarını kurtararak "Bağımsız Büyük Ermenistan"ı kurmaktır. Bugün devlet olma özelliğini de elde eden Ermenilerin, söz konusu isteklerinin değişik başlıklar altında devam ettiği de görülmektedir (kaynak:Forsnet)Ayrıca Ermeni meselesi konusunda TTK arşivlerinde ki bilgi ve belgeler incelenebilir.
Gelelim bu güne: Türkiye mevcut coğrafyasıyla stratejik ülke durumundadır.Yani köprüdür.Bu da Uluslararası politikada Türkiye’ye ayrıcalıklı bir konum sunmaktadır. OBAMA’nın gelişiyle tekrar gündeme gelen Ermeni meselesi umarım Türk milletini rencide etmeden çözülür. Gerek Ermeni,gerekse PKK terör örgütüyle Türkiye’ye baskı kurulmaya çalışılsa da ulusal politikamızdan asla taviz verilmemelidir.
Atatürk ne demiş: “Kapıyı aralık tutmayın, farkına varmadan ardına kadar açılır.”

Nermin AYDINLI

9 Nisan 2009

10 NİSAN POLİS GÜNÜ

10 NİSAN POLİS GÜNÜ


Her yıl; Nisan ayının 10.uncu gününü içine alan hafta “POLİS HAFTASI” olarak kutlanmaktadır. Çünkü,10 Nisan Türk Polis Teşkilatının kuruluş günüdür.Türk Polis Teşkilatının Tarihçesinden bahsettikten sonra, 1987- 1989 yılları arasında İdealist bir Komiser Yardımcısı olarak Ağrı İlinin Taşlıçay İlçesinde 2. Bölge görevimi yaparken, hala aklıma geldikçe canımı acıtıp, gözlerimi yaşartan anımı da paylaşmak istiyorum.

Yeniçeri ocağının ortadan kaldırılmasından sonra, başkentte ve eyaletlerde zabıta hizmetleri eskisiyle kıyaslanmayacak derecede gelişmesine rağmen; bu hizmetler karışık ve ayrı ayrı kurumlara bağlı olarak yürütülmekteydi. Teşkilat ve yürütme alanındaki bu karışıklığı ortadan kaldırmak amacıyla, 10 Nisan 1845’te İstanbul’da ilk polis teşkilatı kurulmuş, görevleri ve yetkileri de yine aynı tarihte yayımlanan Polis Nizamnamesinde belirtilmiştir. Bu nedenle;

1845 tarihi, Türk Emniyet Teşkilatı açısından çok önemlidir. Çünkü bu tarihe kadar zabıta olarak nitelenen teşkilat; 10 Nisan 1845 tarihinden itibaren polis adı altında hayata geçmiş ve Emniyet Teşkilatının kuruluş günü olarak kabul edilmiştir.

Polis terimi, kökeni Yunanca ve Latince olan bir kelimedir. Yunanca politika, Latince politika kelimelerinden türemiştir. Eski Yunanlılar kendi şehir devletlerine polis ismini vermişlerdir..

Polis görevi itibariyle; asayişi, amme, şahıs tasarruf emniyetini ve mesken masuniyetini koruyan, halkın ırz can ve malını muhafaza ve ammenin istirahatını temin eden, yardım isteyenlere, yardıma muhtaç olan çocuk, alil ve acizlere yardım eden, kanun ve nizamnamelerin kendisine verdiği vazifeleri yapan silahlı icra ve inzibat kuvvetidir. Kısaca polis, Devletin silahlı gücüdür.

Genel olarak polis, bir ülkenin sükûn, güvenlik ve düzenini sağlamak ve korumakla görevlidir. Bunu yerine getirirken önceden belirlenmiş müeyyidelere uymakla yükümlüdür.

Kısaca polis ve tarihçesinden bahsettikten sonra gelelim, şu 20 yıl önceki mesleki anımı anlatmaya;

Bir gün Taşlıçay Merkez Karakoluna gelerek bir kadının delirdiğini, tüm mahallenin camlarını kırdığını, önüne gelenleri taşladığını ileri süren şahsın şikâyeti üzerine, 2 polis memurunu olay yerine intikal için görevlendirdim. Görevli Polis Memurları olay yerine intikal ettiklerini, söz konusu şikâyetin doğru olduğunu, kadını karakola getirmeye çalıştıklarını telsizle bildirdiler. Uzunca bir zaman sonra adı Ayşe olan kadın ile kocasını karakola getirdiler. Kadını görünce böyle bir kadının delireceğine inanın inanamadım. Kocasından en az 20 cm uzun, yani oldukça uzun boylu, üstünde ayak bileklerine kadar uzanmış, belden pilili, bordo renginde kadife bir elbise, ayağında el örgüsü yün çorap ile lastik ayakkabı, başında ise kenarı oyalı beyaz bir tülbent içindeki o yüzün güzelliğini burada tarif edemiyorum. Hani, derler ya! Allah boş zamanında yaratmış diye. Aynen öyle. Kucağında ise, o soğukta belden aşağısında hiçbir giysi olmayan 11 aylık kızı Özlem vardı. Adını sorduğumuz da bile bir at gibi ürküyor, karakolu bir birine katıyordu. Biz de gerekli olan bilgiler kadının kocası Şükrü’ye sormamız neticesinde; kadının zaman zaman akli dengesinin bozulup saldırganlaştığını, Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde, her seferinde en az 3 ay yatarak tedavi gördüğü öyküsünü öğrendik. Bununla ilgili raporlarının olduğunu hastaneye yatmazsa çocuklarına bile zarar vereceğini de söyledi. Kocası bunları anlatırken kocasının üzerine yürüyüp onu tekmeliyor ve kucağındaki Özlem’i yere atmak için her hamle yapışında yüreğimizi ağzımıza getiriyordu. İlçe doktorunu karakola davet ederek kadının sakinleşmesi için sakinleştirici iğne yaptırdık. Ayşe, ben hemen eve gidip kızı Özlem’e giydirmesi için oğlum Hakan’ın kıyafetlerinden ve altına bez yapması için kullanmadığım çarşafı getirdiğimde sakinleşmişti. Özlem’i kucağıma alıp getirdiğim pijamayı giydirdim. Annesine de çarşafı bez yapmasını söyledim. Özlem, karnı acıkmıştır diye aldırdığım kaymaklı bisküviyi iştahla yerken, bir birimize göz kırparak sevgimizi belirtiyorduk.
Ayşe’yi, Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine göndereceğimiz işlemler devam ederken, en büyüğü 8 yaşında olan 6 çocuğu Çocuk Esirgeme Kurumuna yerleştirme işlemlerine de başladım. Yoksa çocuklar ortada kalacaktı. Ayşe’yi hastaneye gönderdikten birkaç gün sonra, Erzurum Çocuk Yuvasından çocukların 3 küçüğünü kabul ettiklerini belirten yazıyı aldık. Dünyalar benim oldu. Hiç olmazsa bakıma muhtaç olan küçük çocuklara bakılacaktı. Hemen Şükrü’ye haber gönderip çocukları alıp gelmesini söyledim. Çocukları ile karakola geldiğinde Özlem’in kafası sarılıydı, hemen kucağıma aldım. Babasına ne olduğunu sorduğumda, abisi kucağından düşürdü ama doktor bir şeyinin olmadığını söyledi. Dedi. Özlem, yine yemesi için aldırdığım kaymaklı bisküviyi yerken, akıl hastası da olsa bir annenin verdiği sevginin yerini tutmasa da, ona anne sevgisini vermeye çalıştım. Çocukları yuvaya götürecek yol parasını aramızda temin ettik. Şükrü’ye,Erzurum’dan dönünceye kadar da geride kalan çocuklarına, göz kulak olma sözünü verdim. İlk gittiğimde çocuklar, üstlerine kilitlenmiş kapının arkasında ağlıyorlardı. Ona, buna sorarken elinde anahtarla emanet edilen kadın gelip kapıyı açtı. Gördüğüm manzara korkunçtu. Bu kadar mı fakirlik olur? Orta da teneke gibi bir soba, yakacak yok, yiyecek yok, yemek yiyecek, kaşık çatal yok. Hemen eve gelip, yemek hazırlayıp onların karınlarını doyurmak için götürdüm. Babaları gelene kadar da, eksi kırk beş derece soğukta, kurtların, tilkilerin dolaştığı, o buz tutmuş Murat çayını düşe kalka geçerek günlerce o çocukları besleyip, o üşüyen ellerini, ayaklarını avuçlarımın içinde ısıttım. Hatta bir seferinde birisi bana bunu neden yaptığımı sordu. Her halde yaptığım empati neticesi duyarsız kalamıyorum. Ben bir anayım, benimde çocuğum var onları ben anlıyorum ama başkaları duyarsız kalabiliyorlar

Çocuklar yuvaya gittikten yaklaşık bir ay sonra, Erzurum Çocuk Yuvasından aldığımız yazıda; Küçük Özlem’in yuvaya gittikten bir hafta sonra öldüğünü, ölüm nedeninin yuvaya gelmeden önce düşmesinden dolayı kafatasının da çatlak olduğunu, 20 gün içinde alınmadığı takdirde, kimsesizler mezarına defin edileceğinin ailesine bildirilmesi isteniyordu. Sanki canımdan can kopmuş hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Şu anda öyle ağlıyor ve o anı hala yaşıyorum. Karakola gelmesi için haber gönderdiğim babası Şükrü, akşam üzeri geldi. O bana ben ona bakıyorum belki yarım saat söyleyemedim. Sonra, Şükrü sana bir şey söyleyeceğim ama üzülmek yok deyip durumu anlattım. Karşımda o çaresiz insanın gözlerinden akan yaşları bir görseydiniz yüreginiz parçalanırdı. Fakirlik böyle bir şey…Onunla beraber hem ağlıyor hem de Özlem’in cenazesini getirmesi için masraflarını karşılayabileceğimizi söylüyordum. Yazı bize geç ulaştığından, Özlem bir hafta önce kimsesizler mezarlığına defin edilmişti. Özlem’i hiç unutmadım. Ne zaman kaymaklı bisküvi görsem, bana hemen Özlem’i hatırlatır. Annesi tedavi olup gelince, Özlem’in ölümünü, Allah verdi ve aldı diye kabullenmiş ve hiç ağlamamış. Belkide aldığı ilaçların etkisinden.Şükrü bir ağanın yanına taşınıp çoban olmuş. Görevim bitip geldikten sonra, uzun zaman onların iyi haberlerini aldım. Şu an ne yapıyorlar bilmiyorum. Çocuklar büyüyüp beklide evlenip yurt yuva sahibi olmuşlardır… Benim ve diğer polis arkadaşlarımızın nice böyle hüzünlü anıları vardır. Görevimizden dolayı yaşadığımız bu durumları ailemize bile paylaşmayız.

Büyük Önder Atatürk’ün söylediği gibi polis, bir asker kadar disiplinli, hukukçu kadar hukuk adamı, bir anne kadar da şefkatli olmalıdır. Güç; sahip olunan yetki ve silah değildir. Bilgi ve şefkattir.

Emniyet Teşkilatı Mensuplarının Polis Haftasını kutlarken, aziz şehitlerimizi rahmetle anıyoruz. Ruhları şad olsun.Toplumun huzur ve sükunu için gece gündüz görev yapan bu onurlu mesleğin, onurlu ve gururlu mensupları, mesleğinin tüm zorluklarına rağmen yılmadan, bıkmadan, usanmadan görevini yapmaya devam etmekten vazgeçmiyeceklerdir… 10 Nisan 2009





Elveda TANIK
3.Sınıf Emniyet Müdürü

8 Nisan 2009

OBAMA'NIN ZİYARETİ

OBAMA Türkiye’ye gelecek diye hummalı çalışmalar yapıldı,Yollar kapandı,otobüs vs.seferleri iptal edildi.Tüm güvenlik önlemleri en üst seviyedeydi ve medya tüm haberlerini Obama geldi gelecek diye yaptı.Ayrıca OBAMA’nın yiyeceğini, içeceğini,aşçısını hatta klozetini bile beraberinde getireceğini öğrendik.Geçim derdimizi bile unutturacak kadar önemliydi koskoca dünya lideri ülkemizi şereflendirecek ve ağzına su bile deymeden, bize güvenmeden çekip gidecek.Olsun gelsin bizi onurlandırsın yeter. OBAMA sihirli değneğini deydirecek ülke ekonomisi düzelecek, yoksulluk bitecek, gelir düzeyimiz yükselecek, ülkemiz güllük gülistanlık olacak.Bizler bu düşünceler içindeyken Sevgili Obama.”Atatürk'ün asıl mirası laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti dir” demez mi!...Bu da ATAMIZI anlamayanlara ve anlamak istemeyenlere sizce bir ders olmaz mı? Yani bizi bizden iyi anlayan nerdeyse Türk olduğunu bile düşündüğümüz OBAMA, zaten ezilmiş bir ırktan gelmiş olması nedeniyle olsa gerek sempatik yüzüyle gönüllerimizi fethetmişti. Adım adım onu medya aracılığı ile izledik. Hele hele ceylan derili koltuklu meclisimizde konuşmasını heyecanla beklerken;
1.Ermenistan sınırını açın
2.Heybeliada ruhban okulunu açın
3.Ermenistan sınırını açın.
3.Kürtlere eğitim ve sağlık ve diğer hizmetleri götürün vs.
Evet yanlış duymadık ABD Başkanı OBAMA’nın bu muhteşem gelişinin bize bir bedeli olacaktı. Herkesin gönlünü alarak vurgulanan bu hususlar ciddi ve kaygı vericidir. Orta doğu projesinin gecikmesi kan emicileri, parçalayıcıları, cennet ülkemizin her karışı şehit kanlarıyla sulanmış olan topraklarımızda gözleri olanları, kızdırmıştı. Bu gecikme birilerini harekete geçirdi ve OBAMA Türkiye’ye istekleriyle birlikte geldi.Ülkenin kaderini belirleyecek bu tehlikeli istekler ne anlama geliyor buna da Ankara’nın cevabı ne olacak merak konusu…

Nermin AYDINLI

3 Nisan 2009

KANSER HAFTASI

1-7 Nisan Kanserle Savaş Haftası boyunca sergiler açılır. Hastalığın halka tanıtılmasına çalışılır. Gazetelerde, dergilerde, radyo ve televizyonda hastalıktan korunma yolları anlatılır. Yapılan araştırmalar yeni buluşlar, yeni ilaçlar açıklanır. Halk bu konuda aydınlatılır.Lütfen bu konuda kendimiz dahil duyarlı olalım ve çevremizdeki insanları uyaralım. Kanserle ilgili en küçük kuşkuya düşüldüğünde hemen doktora başvurmak gerektiğini anlatalım. Unutmayalım; kanserin erken belirlenmesi, iyileşmesini kolaylaştırır.
KANSERİN BELİRTİLERİ
Vücudun herhangi bir yerinde nedeni bilinmeyen şişkinlikler, sert¬likler, iyileşmeyen yaralar,
Vücudun çeşitli yerlerindeki benlerde ve siğillerde, renk ve büyük¬lük değişmeleri,
Durdurulamayan kanamalar,
Ses kısıklığı
Geçmeyen öksürük
Nedeni anlaşılamayan ateş ye zayıflama,
Büyük aptes alışkanlıklarındaki değişiklikler.
Bir hastalıktan korunmak için o hastalığın nedenlerinin bilinmesi önemlidir. Bugün kanserin nedeni tam olarak bilinmemektedir. Kansere karşı alınacak önlemlerde, yapılacak savaşta temel ilke; kanser etkenlerinden kaçınmak ve hastalığın erken tanımıdır.
Kanser konusunda sık sık uluslararası konferanslar, seminerler, kong¬reler düzenlenir. Bu toplantılarda kanserin nedenleri, kanserden korunma yöntemleri, hastalığın erken tanımı ve iyileştirme yolları tartışılır. Yeni bulgular, yeni ilaçlar tanıtılır. Ülkemizde de son yıllarda bu tür çalışmalara ağırlık verilmiştir. Doktorlarımızın kanser konusundaki araştırmaları, ulusla¬rarası toplantılarda ilgiyle izlenmektedir.
Tıp biliminin gelişmesi, insanların eskiye göre daha bilinçli yardım istemeleri, pek çok insanı kanserden kurtarıyor. Gün geçtikçe kanserden kurtulanların oranı daha da artacaktır.
Kanser hemen her organda görülmektedir. Ancak bazı organlarda daha çok dikkati çekmektedir.
* Akciğer Kanseri : Ölüm oranı en fazla olan kanserdir. Sigara içen¬lerde daha sık görülür.
* Sindirim Sistemi Kanseri : Mide ve Kalın bağırsak kanseri önemli organ kanserleridir.
* Meme Kanseri : Elle tanımı yapılabildiğinden tedavi ve iyileşme oranı en çok olan kanser türüdür.
KANSERLE SAVAŞ
Kanser bir hücre hastalığıdır. Hücre, canlıların yapı taşıdır. Yapıları ve işlevleri birbirine benzeyen hücreler bir araya gelerek dokuları, dokular birleşerek organları ve sistemleri oluştururlar.
Hücrenin ana özelliği bölünüp çoğalmasıdır. Bölünüp çoğalan hücreler vücuttan atılır.
Kanser, hücrenin olağandışı bölünüp çoğalmasıdır. Kanserli hastalarda hücre, canlının zararına çoğalır. Organların işlevlerini yapmalarını engeller.
Halk sağlığı yönünden kanserin önemi; hastalığın öldürücü olması ve sık görülmesidir. Bu açıdan bakıldığında kanser hastalığı dünyanın en önemli sağlık sorunudur.
Kanserle savaşabilmek, zararlarını azaltabilmek için halka hastalığın önemini ve kanserle savaş yollarını anlatmak gerekir.
Tıp biliminin gelişmesi, insanların eskiye göre daha bilinçli yardım istemeleri, pek çok insanı kanserden kurtarıyor. Gün geçtikçe, kanserden kurtulanların oranı daha da artacaktır.
Kanser konusunda hastaya yardımcı olmak, hastalıkla ilgili araştırmaları desteklemek, doktorların eğitimine yardımcı olmak için 1947 yılında Ankara'da Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu adı ile bir dernek kuruldu. Dernek kuruluşundan bu yana yurttaşları kanserin erken tanımı ve iyileştirme konularında uyarıyor. Kanser hakkında bilgili olmamız için çalışmalar yapıyor. Bu kuruluş 1952 yılından beri Türk Kanser Haberleri adlı bir dergi çıkarmakta, isteyenlere dergiyi parasız göndermektedir.
1956 yılında Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu'nun önerisi ile Nisan ayının ilk haftası ülkemizde Kanser Savaş Haftası olarak kabul edildi. Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu'nun çabaları ile yurdumuzda ilk kanser hastanesi, 1956 yılında Ankara'da açıldı.
Kanser hastalığının gerçek nedeni tam olarak bilinmiyor. Ancak çok alkol ve sigara içenlerde, boya işlerinde çalışanlarda, kimyasal maddelerle uğraşanlarda, güneş ve röntgen ışınları altında uzun süre kalanlarda hastalık daha çok görülmektedir.
HERKESE SAĞLIKLI GÜNLER DİLERİM.

Nermin AYDINLI

Son 7 Gün Sayfa Görünümü