Bu Blogda Ara

25 Aralık 2007

Biri küçük, iki kedi







Biri küçük, iki kedi





-Adam iş çıkışı
yorgun argın evine varmıştı. Hanımı kapıyı açtığında şaşkın baktı;


-Hayırdır bey, bu palto
nerden çıktı.


-Bu gün aldım.


-Hani çocuğa çanta
alacaktın, para anca yeter demiştin. Bak, defter kitaplarını poşetle götüren
bir o var koca sınıfta.


-Ben çocuğumun gönlünü
alırım merak etme.


Bir an durdu, biraz üzgün
baktı hanımının yüzüne;


-İş yerinde laf oldu,
soğukta bile ceketle gitmem, utandım. İnan istediğimden değil.


Hanımı yol verirken sordu;


-Kaça mal oldu kim bilir,
bu kadar pahalısını alman gerekir miydi ?


Adam gülümsedi;


-Şansım yaver gitti,
itfaiyeden ucuz bir kullanılmış palto arıyordum. Bunu satan adamla
karşılaştım, açıkçası cebimdeki paraya göre ucuz bir şeyler sordum, tuttu
bunu çok ucuza verdi.


-Aman bey, çalıntı filan
olmasın.


-Aklıma geldi, çekinerek
sordum. Bazı zenginler alıp, sıkılınca eski niyetine satıyormuş bu adamlara.


Şöyle bir baktı hanımına;


-Ne yapayım hanım, adamı
sorguya mı çekeyim. Ortalıkta zabıtası da var, polisi de.


-Ne bileyim çekindim işte.
Neyse güle güle giy.


İlkokula başlayan çocuğu
kapıya koştu;


-Baba, baba !


-Noldu oğlum, bu ne
heyecan?


Çocuk az ilerde, duvar
dibinde çömelmiş bir anne ve bir yavru kediyi gösterdi.


-Bak iki kedimiz oldu. Ama
annem eve almam diyor kedileri.


Kadın; “Oğlum, sokak kedisi
eve alışmaz kolayca. Hem evimiz tek odalı, gece gelip üstüne filan yatarsa
ne yaparız.”


Adam; “Annen doğru söylüyor
oğlum. Tek odalı evde olmaz, gece senin yanına gelir, ağzına tüy kaçar
filan”


-Ama baba bu gece soğuk
olacakmış, üşürler.


Adam kedilere baktı.


-Alışmışlar gibi buraya
gitmeye niyetleri yok galiba. Yemek filan mı verdiniz ?


Çocuk; “Ben peynir verdim.
Annemle de şarkısını söyledik kedilerin”


-Hımm, söyle bakalım, ben
de duyayım.


-Biri küçük iki kedi,
verdim peyniri yedi. Küçük olan bakıp bakıp, “Daha doymadım.” dedi.


-Aferin çok güzelmiş. Neyse
ben gidip onlara göre bir karton kutu bulayım, gece içinde ısınırlar.


-Tamam bey, ben de kutuya
koyacak kumaş parçaları bulayım.


Çocuk; “Yaşasın !”


-Ama beni beklemeyip
annenle uyuyacaksın, çok geç oldu tamam mı ?


-Tamam babacığım.



*** ***


Adam, karanlık sokaklara doğru süzüldü.
Gecenin soğuk geçeceğini o da duymuştu. yeni paltosunun sıcaklığına
bayılmıştı, “Biz sıcacık evimizde otururken, kapımıza gelen iki kedinin
üşümesi hiç güzel olmaz, içimizi yaralar.” Çocuklarının küçüklüğü hastalıkla
geçtiği için üzerine titriyorlardı. Özellikle kendisi hayvanları çok sevdiği
halde, eve kedi, kuş almayı düşünmek bile istemiyordu. Dışarda kedi-köpeği
sevdikten sonra ise kendisi gibi, çocuğunun da elini iyice yıkattırıyordu.



Büfelerin, marketlerin, akşamları dışarı
attığı temiz kutulardan bulacağını umuyordu. Fakat sokağın ıssızlığı,
sessizliği içine bir ürperti salmaya başlamıştı. Gecenin karanlığında bir
süre kendi ayak sesinden başka ses duyamadı. Karanlık, loş kısımlardan uzak
durmaya çalışıyordu ama sönük gece lambaları yüzünden bazen karanlıkta
yürümekten kurtulamıyordu.


Bir markete yönelmişti, yolunun üzerinde
geçmesi gereken uzun bir karanlık ve duvarların loşluğunda bir kaldırım
vardı. İşin kötüsü karanlığın içinden kendisine doğru yaklaşmakta olan
adamları görmüştü. Bu sessiz gecede tanımadığı insanlarla, üstelik karanlık,
loş kaldırımlarda karşılaşmayı hiç istemezdi. Adımlarını yavaşlattı. Sonunda
kendisi karanlığa girmeden adamlar ışığa çıkmıştı. Selam verdi;


-Selamün aleyküm !


Adamlar yüzüne garip garip bakarak, cevap
vermeden yavaşça yanından geçtiler.


Canı sıkkın karanlığa daldı. “Yuh be, ne
biçim adasınız. İnsan Allah’ın selamnını almaz mı!” Birkaç adım atmıştı ki,
arkasında uzaklaşmakta olan ayak seslerinin iyice uzaklaşmasını beklerken,
birden kendisine yaklaştığını farketmişti. Bakmamaya çalıştı ama sesler çok
yaklaşınca endişeyle döndü. Aynı anda öndeki iri yarı adam paltosunun
yakasından yapıştı, ince zayıf olan adam da bir bıçak çekip boğazına
dayamıştı bile.


-Çıkar lan paraları.


-Param yok.


-Uzatma da sökül paraları.


-İnanın param yok.


Biraz uzakta duran adam pis pis sırıttı;


-Yalan söylüyor. Parası olmasa bu pahalı
paltoyu giyebilir miydi !


adamın konuşmasına imkan vermediler. İri
yarı adam öfkeyle;


-Bu bizi oyalacak, birileri
gelir şimdi.


Onun lafı bitmeden, ince zayıf adamın kolu
bir ileri bir geri hareket etti. Adam yeni paltosunun göğsünden sızan kana
inanmaz gözlerle bakarak yerdeki boş karton kutunun yanına doğru yere
yığıldı.


Üç adam birden bütün ceplerini kurcalamaya
başladı. Kısa sürede parası olmadığını anlayıp, uzaklaştılar.


Yerde kalan adamın gözleri kapanmaya
başlamıştı, uzakta bacası tütmeyen bir eve bakar gibiydi. Gözlerinde
gülümseyen bir çocuk yüzü canlanınca dudaklarında bir acı tebessüm donup
kaldı.



Biri küçük, iki
kedi

































Biri küçük, iki kedi üşüyordu


Biri küçük, iki kedi donuyordu


Birkaç sokak ötede, kan içinde


Siyah paltolu adam ölüyordu



Bir gece kondu, bir kadın-bir çocuk


Yeni yeni acıları bekliyordu.


Gece karanlıktı, ayazdı gece


Mehtap şahit oldu,susup sessizce



Karanlıktı soğuktu, ve bir yağmur


Issız sokakta bir ceset sadece


Dudağında yarım acı gülüşle


Tütmeyen bir bacaya bakıyordu



Biri küçük, iki kedi üşüyordu


Biri küçük, iki kedi donuyordu


Birkaç sokak ötede, kan içinde


Siyah paltolu adam ölüyordu






Ahmet Ünal ÇAM


25-12-2007 01:10





Öyküler

7 Aralık 2007

4 - Gözü Açılmış Bir Türk - 4


Herkes derin sessizliğe gömülmek üzereyken, birisi alaycı alaycı;
-Sami'nin köşesindeki son yazıya bak, aklı sıra şiir yazmış.
Sami dikkatle baktı;
-Ne yazmış?
- " Düşerse başın dara, Hulusi'yi ara " böyle ciddi bir yazının sonuna konacak şiir mi bu.
Sami'nin gözlerinde bir ümit ışığı parladı "Hulusi amca yaşıyor demek ki" diye düşündü. Ayağa kalktı,
-Acele bir yere yetişmem gerek. Çok güzel bir sohbetti, istifade ettim, sağolun.
Sami hızla kafeden çıkarken, peşinden süzülen gölgeyi farketmemişti.

Sami, Hulusi beyin yaşadığını ve yazısının sonuna eklediği dizeyle, kendisini araması için mesaj gönderdiğini düşünüyordu. Bu düşünceler içinde, yine de tedbirli olmaya çalışarak telefon kulübesi aramaya başladı. ‘Yakalanırım’ endişesiyle, ortalıktaki telefon kulübelerini kullanmak istemiyordu. Sonunda biraz kutuda kalan ve loş bir ışık altındaki dar sokaktaki telefon kulübesine yürüdü. Beş-on saniye sonra takip eden gölge de aynı sokağa girdi.
Takip edildiğini anlayan Sami, köşeye saklanmış ve birden gölgenin üzerine atlamıştı ama ummadığı bir karşılık gördü. Sırtına atlamaya çalıştığı iri adam, daha ilk hareketinde biraz yana kaymış, onu tek kolundan yakaladığı gibi yere doğru savurmuştu. Kafasının taşlara çarpacağını görünce gözlerini kapattı. Ama beklediği olmadı, kendisini savuran adam ensesine elini koymuş ve kafasını korumuştu. Merakla baktı;
-Siz !
-Hayırdır Sami bey, bu ne şiddet.
Sami adamı tanımıştı, kafede sohbet ettiği gruptaki emekli denizciydi.
-Beni tanıyorsunuz.
-Daha neler, bir sakal bıraktınız diye sizi tanıyamayacaksak.
-Sami üstünü çırparak kalktı.
-Ne istemişsiniz.
-Gizlenmeye çalışan halinizi fark edince kafede sormak istemedim, sanırım bir şeylerden kaçıyorsunuz,.
-Evet, son yazılarımdan sonra bazı tehdit mesajları aldım.
-Bu kadar kolay pes etmeyin. Vural Savaş’ın beğendiğim bir sözü vardı, tam hatırlayamasam da; “Bu ülkenin ileri gitmesi için, iyiler de, kötüler kadar cesur olmak zorundadır” gibi bir şeydi.
-Yok, pes etmiş değilim ama tedbirli olmam gerekiyor.
Bir an denizcinin yüzüne baktı, sonra güvenebilirim gibi bir edayla ;
-Aslında tehdidin boyutu yüksek. Bazı istihbarat birimlerinin hedefi olduğunu sanıyorum.
-Yardım edeceğim bir şey olursa, elimden geleni yaparım.
-Niçin tehlikeyi göze alıyorsunuz ?
-Son yazılarınızın milli davalara hizmeti beni ziyadesiyle mutlu etti. Bu konularla hiç ilgilenmeyen bir kısım insanları yazılarınız bilgilendiriyor.
Sami, bazı şeyleri ilk öğrendiğindeki durumunu hatırladı, mırıldandı ;
-‘Gözünü açıyor ’ da diyebiliriz.
-Evet.
-Teşekkür ederim. Takibinizin tek sebebi bu muydu.
-Hayır, sohbette bahsettiğim konuyu köşenizde yazmanızın faydalı olacağını umuyorum ve biraz daha detay vermek istiyorum.
Sami, telefon kulübesine baktı, aramayı erteledi;
-Peki.
Sakarya’da çayhanelerinden birine gittiler, bir köşeye oturdular. Emekli denizci ismini söylememişti, Sami de sormadı. Direk konuya girdi;
-Ciddi, ön yargısız bir araştırma yaptıysanız siz de fark etmişsinizdir ki, terör örgütü artık uluslar arası taşeron bir örgüt haline geldi. . Kandil'e giden İngiliz Sunday Times Gazetesi muhabiri Hala Jaber'in şu gözlemi her şeyi anlatmaya yetiyor: 'Kandil’de teröristler arasında İngilizler, Ruslar, Almanlar, Yunanlılar, İranlılar ve Araplar var.' Bu demek oluyor ki, Türkiye üç-beş çapulcu diyerek gaflete düşebilir. Ülkesini seven insanlar olarak teröristlere önem verilmesini, muhatap alınmasını istemiyoruz ama bilmek zorundayız ki, çeşitli ortamlarda elimizi sıkan dost ülkeler de bunlara destek oluyor.
-Hımmm
-Geleceğim konu, daha önce anlattığım, uçaklarımızı, haberleşmemizi kilitleyebilmeleri konusu mutlaka yazılmalı. Biz belli ülkelerden silah, gemi, uçak aldığımızdan ve o ülkeler gün gelip teröristlere destek olmaya kalktıklarında bize büyük zarar verebileceklerini bilmek ve tedbir almak zorundayız. Mesela ABD birlikleri bir bölgeden geçerken, çevrede uzaktan kumandalı mayınların sinyal gönderilerek patlatılmasını engelleyebiliyorlardı ama bize bu konuda destek olmadılar. Sadece uzaktan patlatılan mayınlarla verdiğimiz şehitler bile yürek dağlayıcı sayıda.
-Bizim istihbaratımız bilmiyor mu bu konuları?
-Biliyorlar ve bazı çok zeki mühendisleri, bu mekanizmalara karşı mekanizma geliştirmeye yönelik araştırmalarda görevlendirmişlerdi.
Sami gülümsedi;
-Güzel, umut besleyebiliriz yani.
-Aselsan’da bu konularda görevlendirilmiş üç mühendis peş peşe şüpheli bir şekilde intihar etti.
-Bu ne demek ya, üçü de mi.
-Evet çalıştıkları konular arasında öncelikli olan, dost ülkelerce(!) uçaklarımızın, helikopterlerimizin mekanizmalarına müdahale edilmesinin, kilitlenmesinin önüne geçebilecek bir sistemdi.
Sami’nin başı öne eğildi.
-Her şeyi dışardan alırsak olacağı bu dur. On tane alacağımıza, aynı parayla iki tane bizim olanı yapsak, bağımsız olsak ne olurdu sanki. Biz 2 tane yapmaya başlasaydık, ABD, Rusya, Çin,Fransa gibi ülkelere güvenmeyen, onlara aşırı bağımlı olmak istemeyen ülkeler de bizden silah almaya başlardı.
-İşte Sami bey, tehlikeli sulara şimdi geldiniz; Savunma sanayinde bağımsızlık !
-Şimdi anlıyorum, Devrim denen ilk Türk otomobilinin niçin telaşla kötülenip, ortadan kaldırılmaya çalışıldığını.
-Atatürk zamanında iki otomobil yapılmış ve kasıtlı mı, unutularak mı, hala emin olmadığım şekilde, Devrim otomobiline benzin konulmamış. Tabi otomobil yürümeyince, bağımsız otomobil sanayimiz doğarken ölmüş.
-Çok acı.
-Çok acı ama az bilinen bir acımız daha var. Özellikle havacı arkadaşlar anlatır bunu.
-Nedir?
-Vecihi Hürkuş adını hiç duydunuz mu? (http://www.tayyareci.com/hvtarihi/vecihihurkus)
-Hımm, düşünüyorum hiç duymadım.
-Üzülmeyin çoğu kişi duymadı. Bu ülke için çalışan isimsiz kahramanların çoğunun adı duyulmaz zaten.
-Şimdi saygıyla anılan, son yıllarında Erzurum’lu Nene hatun’un açlıktan ölmemek için torunuyla zar zor geçinmeye çalıştığı gibi. Mermiler ıslanmasın diye, beşikteki bebesinin örtüsünü alıp, mermilerin üstüne örten Çankırı’lı Kara Fatma’nın hatırlanmaması gibi.
-İçim yeterince dolu Sami bey, onları daha müsait bir zamanda konuşalım.
Sami, denizcinin dayanamayıp gözlerini sildiğini gördü.
-
-Bu ülkenin nice gizli kahramanı var ki, ülke için savaşıp, sonra da bir köşeye atılan, aç kalsa bile gururdan el açmayan. Off of, anlatmakla bitmez.
-Haklısınız. Vecihi beyi merak ettim, dinleyelim o zaman.
-Vecihi bey, Kafkas cephesinde savaştığı günlerde bir Rus uçağını vurur ve bir ilke imza atar. Ancak bir başka hava savaşında tayyaresi isabet alır, sağ salim yere inmeyi başarır, düşman eline geçmesin diye uçağı yakar. Ruslar onu esir alır Hazar Denizi’ndeki Nargin adasına kapatırlar. Buradan Azerilerin yardımı ile kurtulur. Daha sonra Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’da bırakılmak zorunda kalınmış harap Yunan uçaklarının parçalarından marangoz Şaban Efendi ile birlikte kendisine “Vecihi K VI” ismini verdiği bir uçak yapmıştı.Bazen bombayı uçaktan beline kadar sarkıp, düşmanın üzerine eliyle attığı halen anlatılır.
-Helal olsun.
-Maalesef, sonraki yılları o kadar parlak değil. Yerli uçak sanayi oluşsun diye yıllarca çabaladı, gerekli desteği görmedi, iflaslarla uğraşıp durdu.Yunanlıların kaçarken bıraktıkları motorları kullanarak “Vecihi K VI”yı yaptı, demiştim ya. Yapar ama havalanmak için müsaade alamaz. Uçağın kusursuz olduğunu göstermek için marşa basar, ancak ödül yerine ceza gelir, o da istifasını sunar. Hava kuvvetlerinden kopar, Türk Tayyare Cemiyeti’nde (TTC) çalışmaya başlar.Bu arada Almanya’ya gider Junkers ve Rohrbach fabrikalarında sektörün nabzını tutar. Ju A-20 tayyarelerinde bazı noksanlıklar bulup düzeltince Almanlar hayran olurlar.
İşte tam o esnada Milli Savunma Bakanlığı Kayseri’de Tayyare ve Motor Anonim Şirketi (Tomtaş) adında bir fabrika kurmak için teşebbüse geçince Hürkuş’a gün doğar. 1926’da telgrafla memlekete çağrılır Vecihi Bey.Vecihi Bey Tomtaş malı Ju A-35’leri geliştirir, kanatların içini benzin deposuna çevirerek menzili uzatır. Düşünün Ankara’dan Tahran’a direkt uçar, Acemleri büyüler, İran’da büyük bir pazar yakalar. Eğer bu satış gerçekleşirse Tomtaş kabuğunu kırar, uluslar arası arenaya çıkar. Ancak firma o günlerde THK’nın eline geçer ve kurumun kurmayları Tomtaş’ı batırabilmek için ne gerekiyorsa onu yaparlar.
-Anlattıklarınız uzun ama öyle ilginç ki, merakla bekliyorum Vecihi beyin maceralarını.
-THK'nun yaptıklarına rağmen Vecihi Bey yerli uçak sevdasından kopmaz, çizimler maketler arasına dalar. Nitekim ücretsiz izin alır ve Şaban Efendi ile birlikte 3 ay içinde Vecihi K-XIV uçağını ve uçak motorlu sürat teknesini (Vecihi SK) yaparlar.(1930).İlk uçuşunu 16 Eylül 1930’da Kadıköy Fikirtepe’de büyük bir kalabalık önünde gerçekleştiren Vecihi bey Ankara semalarında da yürek hoplatmaya başlar. Başvekil İsmet İnönü tebriklerini sunsa da ona bağlı birimler (mesela İktisat Bakanlığı) bir türlü “uçabilir” izni vermez, sertifika istendiğinde “tesis yok, malzeme yok, uzman yok” gibi bahanelere sığınırlar.
Neyse velhasıl öyle engellerle karşılaşır ki, Almanya'ya gider 4 yıllık Mühendislik Mektebini 2 yılda bitirir gelir, Bayındırlık Bakanlığı “iki yılda ihtisas mı olur” der ve ona “Tayyare Mühendisi" belgesi de vermez. Vecihi bey inat hakkı olan bu belgeyi bile davalar açıp, masraflar yapıp alır.
Sami sinirle ayağa kalkar ;
-Bunlardan bir tanesi bile isyan ettirir yahu. Demek ki, yabancıların söylediği, "Türklerin ilerlemesinde birinci engel yine Türklerdir" sözü doğru.
-Velhasıl engellemeleri aşamaz, sonra kaçınılmaz ekonomik çöküş başlar. Destek olması gereken bürokratlar onu ve onun gibileri engellemeyi başarır.
Sami acı acı söylenir;
-Tıpkı, ilk Türk arabasındaki gibi.
-Maalesef öyle. Onda da çıraklar benzini az koyunca araba durmuş, herkes Türk mühendislerini suçlamış. Oysa yıllar sonra bile o arabalar çalışmıştı.
-Fakat iş işten geçmişti tabi ki, yabancı araba üreticileri, yerli sanayiyi engellemişti bile.
-Evet, böylece kendi üretimimiz olan sanayi ürünlerine yatırım yapmak yerine, asıl zor günlerde yararlanamayacağımız hazır ürünleri almayla karşı karşıya kaldık. Sami bey vaktinizi aldım ama bir arkadaştan duyduğum, kulaktan kulağa geldiği için doğruluğuna yüzde yüz emin olamadığım bir olayı da size anlatmak isterim. Belki siz araştırabilirsiniz.
-Buyurun, dinliyorum.
-Kıbrıs harekatı esnasında, sözde müttefikimiz ABD bize ambargo uygulamıştı. Her yönüyle tek ülkeye bağlı kalmamazın büyük zararı önümüze engel olmuştu. Bazı uçakların motor kısmında bir kutu 2-3 senede bir ABD'ye gönderiliyor ve ayrıntısını bilmediğimiz bir işlemden sonra geri gönderiliyordu.
-O parça olmazsa ne sorun oluyordu?
-O günlerdeki ABD kökenli savaş uçaklarımızın pilot kabinindeki elektronik mekanizma çalışmıyordu.
-Hımm..
-Velhasıl, çoğu uçağın bu parçasının ABD'ye gönderilme zamanı geldiğinden, sorun olmuştu ve ABD ambargo yüzünden bu işlemi durdurmuştu. Sonunda elektronikçi bir astsubay arkadaş bu parçalardan birinin mührünü söküp açtı, bir de ne görsün !
-???
-İçinde normal arabalarda kullanılana benzer bir akü var.
-Yani sadece bir akü doldurma işlemi için mi ABD'ye gönderiliyormuş o parçalar?
-Evet, bu basit işlem için bile bir sürü masrafa giriyorduk.
-Astsubay arkadaş iyi bir ödülü hak etmiş.
-Sanırım kendisi de böyle ummuştur.
-Ummuştur mu ? Böyle olmadı mı ?
-Hayır, ABD bunu öğrenmiş ve utanacağı yerde, "Uçaklar için aramızdaki anlaşmaya göre bu kutuyu açma yetkiniz yoktu" diye tazminat istemiş, astsubay da ceza almış diye duydum.
-Ört ki ölem... Anladık yüzü astarlı, ABD utanmazlığa devam ediyor da astsubayımızın başına gelen içimi derin yaraladı.
-Umarım ki yanlış bir bilgidir ama soruşturma yetkisinde değilim, öğrenemedim.
-Merak etme, bazı "Bir yetkiliden alınan bilgiye göre" diye yazan bazı gazeteciler gibi konuyu açarım ben de.
Sami'nin gülümseyişi karşılıksız kaldı. Karşısındakinin bu konuda da epey dertli olduğunu gören Sami devam etti;
-Elimden geleni yapacağım, merak etmeyin. ...tabi bu arada gazetede yazmam engellenmezse..
-Engellenmezse mi? Sizin hassas konulara değindiğinizi biliyorum ama gizli servislerce korunduğunuzu düşünüyordum.
-Korunmak mı ! Tam aksi. Neyse bilgileriniz için teşekkür ediyorum.
-Sandığım kadar rahat değilsiniz anlaşılan. Buyurun kartımı, korunma, gizlenme veya başka ihtiyacınız olduğunda arayabilirsiniz.
-Teşekkür ederim.
Samimiyetle el sıkıştılar. Sami, bir vatanseverle tanışmanın huzuruyla arkasından gülümsedi. Sonra da telefon kulübesine doğru yürüdü.


- 4. Bölüm Sonu -


ÖNCESİ / DEVAMI VAR

13 Kasım 2007

3 - Gözü Açılmış Bir Türk - 3 


3 - Gözü Açılmış Bir Türk - 3

29-Ekim kutlamaları, son terör saldırılarının etkisiyle, şehit olan askerlerin ruhlardaki acısıyla daha bir farklı, daha bir duygulu kutlanıyordu bu sene. Terörün amaçladığının aksine, millet daha bir dayanışma, daha bir birlik-bütünlük içine girmeye başlamıştı. Fakat bu hassasiyet bazen, “Ben senden daha çok ülkemi seviyorum” gösterisine de dönüşüyor. Bu gösteri şekli akıl-mantık-anlayış-hoşgörü gibi güzellikler dahilinde olduğunda, bir gülümseme cevap oluyordu.
Bu güzelliklerin dışına çıkıldığında, bir bağnazlık şekline dönüştüğünde nahoş durumlar da ortaya çıkıyordu. Tıpkı, asansördeki yaşlı adamın öfkesinde olduğu gibi. Yaşlı adam elindeki bayrağı, başörtülü genç kadına doğru sallayan başı açık kıza öfkeyle söylendi ;
-Sen bayrağımızı bize doğru sallayarak ne demek istiyorsun. Biz bayrağımızı vatanımızı senden az mı seviyoruz zannediyorsun ?
Yaşlı adam bunları söylerken, biraz da öfkeyle, göğsündeki madalyayı da kıza işaret ediyordu. Bayrağı sallayan genç kız, yanındaki arkadaşlarına bir baktıktan sonra cevap verdi;
-Sana doğru sallamadım amca. (Başörtülü kızı göz ucuyla işaret ederek) Bayrağı salladıklarım kendini bilir.
Göğsünde madalyası ve Türk bayrağı rozeti olan yaşlı adamın kendisine destek olacağını ummuştu. Aksine adam daha da öfkelendi, başörtülü genç kadına seslendi;
-Çıkar kızım övünç madalyasını.
Gözleri çoktan nemlenmiş, ağlamamak için dudaklarını ısıran genç kadın, “-Gerek yok” diye itiraz edecekti ama yaşlı adamın öfkeli halini görünce ısrar etmedi. Çantasından bir plaket üzerine yerleştirilmiş, övünç madalyasını çıkardı.
Bayrağı sallayan kız, “Şehit ailesine” ibaresini okuyunca durakladı. Yaşlı adam, zemin kata gelen asansörden inerken konuşmaya devam ediyordu. Şehidimizin, öksüz kalan torunlarımın acısıyla içimiz yanarken, gelinime söylediği söze bak. Sen dans pistinde tepinirken…
Asansörde sessizce duran başı açık başka bir genç kız, yaşlı adamın koluna girdi;
-Tamam babacığım, fazla heyecanlanıyorsun.
Yaşlı adam, diğer koluna giren gelinine baktı. Sonra da geride kalan genç kızın bükülü boynuna, ağlayan gözlerine, sonra daha alçak bir sesle; “Şuna bak yahu, bizi bize düşman ediyorlar. Tuzağa düşenlere yazıklar olsun!

Kalabalık asansörden en son inen Sami idi. Dudağında tanık olduğu olayın acısından kalmış buruk bir gülüş olduğu halde yürüdü.
Kızılay'ın işlek caddelerinde kararsızca yürüyordu. Kalabalıkta kendisine zarar verilme ihtimalini daha düşük görüyordu ama yakalanma ihtimali de tersine artıyordu. Telaşlıcşını belli etmemeye çalışarak bir kafeye girdi. Yiyecek bir şeyler aldı, loş köşeye oturdu. Akşam'ın karanlığı caddelere çökmeye başlamıştı ama Kızılay'da kimsenin eve gitmek için acelesi yok gibiydi. Kafede yemek yiyen, çay-kahve içenlere şöyle bir göz attı. Kimisi sohbet ediyor, kimi haberleri seyrediyordu.
Kulağına bir ara kendi ismi çalındı. "Tanıyan mı çıktı"diye heyacanla döndü. Sohbet eden bir grup orta yaşlı adamı gördü. Birisi elindeki gazeteyi göstererek bir şeyler söylüyordu ;
-İşte Mahmut ağa, işte senin beğendiğin yazar, bize Fehmi Koru'yu okuyun demiş.
-Yahu demiştir ney yapayım.
-Az önce ne söyledi kanal7 ekranında görmedin mi Fehmi Koru, 'Özal Talabani - Barzani ile ilişkileri geliştirmiş, sonraki hükümetler bunun önemini anlamamış.'
-Ona da kızma canım.
-Ona kızma buna kızma. Tamam Fehmi KORU, çok yeri araştırıyor, çok kaynağı okuyor ama yorumlarken yanlış yapıyor. Görüyon işte, Barzani'nin kıymetini bilmemişler demek istiyor. Yahu bu Barzani denen adamın geçmişi ben biliyorum da Koru mu bilmiyor. Taaa... 1950'lerde İsrail kurulurken, bu Irak'In kuzeyindeki Barzani kürtlerinin 120 000 kadarını önce Bağdat'ta toplayıp sonra İsrail'e göç ettirmişti.
-Hoop, ikide bir de Kürtler deyip durma.
-Sen hiç konuşma, benim de damadım Kürt, torunum da Kürtlük var. Ben Kürte laf söylemiyorum.
-Tamam tamam devam et.
-Her neyse bu Kürtler müslüman değil, Museviymiş.
-Yahu bu söylenti dediler.
-Yalan mı söylüyoz, araştır göreceksin, Allah Allah ! İsrail niye Barzani grubunu destekliyor sanıyorsun.
-Tamam yine menfaati var da, sebep Kürt Yahudiler var diye değil. İran'a , Suriye'ye karşı kullanacağı insanlardan bir ara bölge istiyor.
-O da doğru, benim dediğimde doğru.
-Mahmut ağa, Süleyman ağanın söylediği doğru. Ben de akşam haberlerinde gördüm. 13 yıl önce de İsrail'e Yahudi Kürtler götürülmüş. Hatta bunlardan bir kadını çıkardılar, "İbraniceyi pek bilmiyoruz, geldik ama pişmanım' diyordu.
Sami, yemeği bittikten sonra, eline çayını aldı, şöyle bir sakallarını kontrol etti. "Beni tanımaları imkansız" diye düşündükten sonra kalkıp kulak misafiri olduğu adamların olduğu masaya geçti.
-Selamünaleyküm, sohbetinizi katılabilir miyim ?
Adamlar zaten seslerini alçaltmadan konuşuyordu;
-Aleykümselam, gel.
-Bölmeyim, lütfen devam edin, yeni yeni şeyler öğreniyorum da. = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />
Başlarıyla kısa bir selamlaştılar, sonra devam ettiler
-Barzani dün elimizi öpmeye gelirken, şimdi niye ötmeye çalışıyor sanıyorsun. ABD, İsrail himayesinde dayılanıp duracak aklı sıra.
-Bak Sami ne yazmış, " Kime hayrım olduysa, gördüm ihanetini ",
-Ne diyor yani
-Devamında açıklamış, 500 yıl önce Yahudileri İspanya'dan kurtarmışız, Kore'de ABD'li askerleri Çinlilerden kurtarmışız, Peşmergeleri de Saddam'dan kurtarmışız.
-Şimdi hepsi birleşip, "Türk'lere borcumuzu nasıl ödeyeceğiz" diye mi düşünüyorlarmış.
Hepsi de, içinde acının olduğunu belli eden, buruk bir gülüşle güldüler.
Diğerlerine göre daha genç olanı;
-Yahu amca bırak, nankörlüğü kim yaparsa yapsın, yazıklar olsun, haram olsun. Daha bir kaçgün önce Vakko'nun sahibi Cem Hakko'nun haberini internette görmediniz mi?
-İnternetten filan biz ne anlarız, sen anlatta öğrenelim.
-Adam içip içip, Türkler hakkında söylemediğini bırakmamış. "Biz museviler patronuz, siz Türk'ler işçisiniz, sinirlendirmeyin reklam paralarını keserim." demiş.
-Allah Allah, biz niye duymadık. Haberlere niye çıkmadı ki ?
-Haberin aslını alele acele internetten kaldırdılar. Yerine sadece "Cem Hakko haberin doğru olmadığını açıkladı" gibi bir yazı koydular.
-Allah sonumuzu hayretsin. İçten-dıştan karıştırıyorlar. Bir de bizi Türk-Kürt diye birbirimize düşürmeyi başarırlarsa, işte o zaman yandık.
-Biz bayrağımızı elimize alıp, teröristleri protesto ederken, bazıları ya cahilliğinden, ya sinsiliğinden Kürt'lere de kötü söz söylemeye kalkıyor. Bir tanesinin karşısına geçtim, een büyük bayrak da benim elimde "-Sen ne dediğini sanıyorsun, ben Kürdüm, bu ülkeyi bölmeye kalkanın alnını karışlarım. Benim askerde de şehidim var, terörristlerin baskınında köyümde de kadınlarımızdan, bebelerimizden şehidimiz de var" dedim. Valla ne yalan söyleyim, bir an durakladı, "Özür dilerim" deyip, elimi öptü gitti.
-Ben onu bunu bilmem gardaş, millet uyanık olmak zorunda. Ne demişler, "Çivi olma çekiç ol, Sen çiviyim dersen, kafana vuran çok olur" derler. Sen saf görünürsen, kullanırlar, karıştırırlar.
Birisi Sami'ye döndü. "Delikanlı, sen hiç konuşmuyorsun.Bu devirde, bu kadar olay olurken yok mu bir-iki lafın ?"
-Ben, daha çok dinleyip, konuşmalarınızdan yeni şeyler öğrenmeye çalışıyorum.
-Canım, en azından birşeyler okuyorsundur. Mesela şu Smai denen yazar, hep Fransız sanatı, Fransız edebiyatı filan yazar dururdu.
-Evet rastladım yazılarına. Yeni yeni siyasi yazılar yazmaya başlamış.
-Evet ama araştırmacı yazarları örnek gösterirken Uğur Mumcu'yu bile yazmamış.
-Canım belki son yazdığı konuyla ilgili olduğu için o yazarları yazmıştır. Durun bakalım, siyasi yazıları yeni başladı.
Konuşmayı dinleyen birisi;
-Önceden Mine G. Kırıkkanat gibi Fransızları, Avrupalıları öven, Türkleri yeren yazılar mı yazıyordu, demiştiniz.
Sami;
-O kadar da değil canım, o Türkleri basbayağı hakaretler etmemiş miydi, kıllı bacakalı yaratıklar mı ne demişti. Sami'yi onla nasıl bir görürsünüz, tamam Fransız edebiyatı filan çok yazdı ama Türkleri kötülemedi ki.
-Övmeye de dili varmadı, aynı şey değil mi !
-Ben o yazarı çok takip ettim. Uzmanlık konusu Fransa ve Fransızcaydı onun.
Onlar böyle konuşurken, Sami'nin sıkıştığı anlardan birinde, konuşmalar boyunca sessiz kalmış ama son anlarda Samiyi süzüp duran adam yerinde şöyle bir kıpırdadı. Birşey söyleyeceği belii olunca, genel birsessizlik oldu sanki. Her haliyle bakımlı, şık giyimli adam yavaşça başını kaldırdı;
-Madem öyle, herkes bildiğini söyleyip, diğerlerinin dağarcığını genişletiyor. Benim de bir-iki lafım var.
Önemli birşeyler söyleyeceğini belli eder halde, çevresindekilerde kısa bir süre gözlerini gezdirdi;
-ABD'nin dostluğunu ilk defa Kuzey Irak'ta test etmiyoruz ki. Ben emekli bahriyeliyim, arkadaşlarımın acısı hala içimde olduğundan Muavenet Muhribi'ni anlatayım (http://onpunto.com/ShowBlog.aspx?Web=meralguventurk&CId=83828) . Bize dost görünen ABD, yıllardır kendisine bağımlı kalmamız için ne gerekirse yapıyor. Askeri gemilerimizi kendisinden değil de Almanya'dan almaya kalkınca kazayla(!) Muavenet Muhribi'mizi vuruyor. Bu öyle bir kaza ki, muhribimizi vuran, 5 arkadaşımızı şehit eden ataşlemenin gerçekleşmesi için Saratoga uçak gemisinde 4 tane salağın, aynı anda salaklık yapıp bize atış etmesi gerek. Üstelik bize gönderilen SeaSparrow füzesinden kazayla 1 değil 2 tane gönderiliyor.
-Kuzey Irak'ta çekiç güçün başımıza bela olduğu yıllardı değil mi?
-Evet, 1994'te. Zaten o zamanlarda dostumuz ABD peşpeşe kazalar(!) ile gemimizi, helikopterimizi vurmuştu. "Terörün kökünü kazıyacağım" diye doğya gitmeye kalkan Eşref Bitlis paşan'nın uçağıda, buzlanmanın imkansız olduğu söylenen şartlarda sebep olarak buzlanma gösterilerek düşmüştü.
-Sizce buzlanma değil miydi?
Acı acı güldü;
-Olay büyümesin diye çağrılan iki uzman bir türlü buzlanma raporu vermeye yanaşmamıştı; "Bu şartlarda buzlanma verilmez" diye.
-Nedir sebep?
-Sebep anlaşılamadı ama zamanla her duyduğum okuduğum haber, benim için eksik parçaları tamamlamaya başladı. Mesela, NewYork'taki ikiz kulelere saldırının, uçakların uzaktan otomatik pilota müdahale ile yapıldığı söylentisi benim içimi huzursuz etti. "Böyle bir teknoloji var mı" diye her haberi okumaya başladım. Yorumlarda böyle yüksek teknolojiye ABD, İsrail gibi ülkelerin sahip olabileceği, suçlanan Arapların böyle bir teknolojinin yakınına bile yaklaşamadığı yazıldı. ABD'de sivri bir belgeselci 11-Eylül belgeseli yapıp, hükümetin diğer ülkelere saldırı için destek arayışında olduğunu söyledi, bazıları da "ABD ekonomisi göçmek üzere, Ortadoğuda petrollere konmak için herşeyi yapabilir" yazmıştı. Bunlardan taşların çoğu yerine oturmaya başlamıştı ama ben daha önce olmuş ama epey süre gizli kalmış bir bilgiyi öğrenince gerçeği kabullendim.
Meraklı bakışlar dha bir dikkatle bakmaya başladı;
-Yugoslavya'nın bölünmesi sırasında, Sırbistan'ın katliamlarını durdurmak için görev alan Nato birliklerine Türkiye'de katılmıştı ama Türk uçaklarına çok sınırlı bir alanda uçuş izni verilmişti. Bir gün iki uçağımız kendilerine rota dışına çıkınca, ekranları karartılmış ve bir ABD savaş uçağından mesaj gelmiş "Size ayrılan rota sınırları dışına çıktınız, ekranlarınızı kararttık. Dönmezseniz motorlarınızı da durduracağız."
-Bu doğru mu gerçekten.
-Bunun doğruluğunu, o zamanlar Nato birliğyle bağlantılı görevleri olan ve şu anda Türkiye'nin en önemli mevkilerinde bulunan iki kişi çok iyi biliyor. Niçin Kuzey Irak harekatını hızlıca yapıp, üç-beş çapulcuyu tepeleyip geçmiyorlar sanıyorsunuz.
-Düşmanımızdan değil, dostumuzdan çekindiklerinden ha !..
-Evet.
İhtiyarın biri güldü;
-Bir söz var ya "Allah'ım beni dostlarımdan koru, düşmanlarımla ben başa çıkarım" diye.
-Aynen dururmumuz öyle. Şu anda dışarı bilgi verilmiyor gibi görünse de çok tartışılıyor, çapulcular saldırırken iki ihanet olmuş diye.
-ABD mi yine.
-1.si burdan bir kısım hain, nankör bizim askerlerin konumunu bildirip, "Şu anda savunmasız birlik var, gelin" diye haber verdi, deniyor. 2.si ise, Türk askerleri saldırıyı haber verememiş, çünkü üstün teknolojiye sahip birirleri(!) o bölgede iletişimi uydudan karartmış.
-NAto'daki uçaklarımıza yaptıkları gibi ha !...
-Hemen hemen diyelim.
Herkesin başı öne eğildi. Yedi düvele karşı savaşmak da ölmek de zoruma gitmez de, bu nankörlükler, bu sinsilikler canımı yakıyor.
Herkes derin sessizliğe gömülmek üzereyken, birisi alaycı alaycı;
-Sami'nin köşesindeki son yazıya bak, aklı sıra şiir yazmış.
Sami dikkatle baktı;
-Ne yazmış?
- " Düşerse başın dara, Hulusi'yi ara " böyle ciddi bir yazının sonuna konacak şiir mi bu.
Sami'nin gözlerinde bir ümit ışığı parladı "Hulusi amca yaşıyor demek ki" diye düşündü. Ayağa kalktı,
-Acele bir yere yetişmem gerek. Çok güzel bir sohbetti, istifade ettim, sağ olun.
Sami hızla kafeden çıkarken, peşinden süzülen gölgeyi fark etmemişti.


Ahmet Ünal ÇAM Şair-Yazar

ahmetunalcam@gmail.com
ÖNCESİ / DEVAMI VAR

6 Kasım 2007

Gözü Açılmış Bir Türk - 2

    Sami, Jack'ten öğrendiklerini kolay okunur bir öykü formatına sokup
gazetesindeki köşesinde yayınlamıştı. Şimdi, biraz da endişeyle tepkileri
bekliyordu. Sabahın erken saati olduğu halde fazla beklemedi, kapıdan asık
bir suratla yazı işleri müdürü girdi;


    -Sami bey aslında ben sizinle konuşmak istiyordum ama yazınızın
etkisi sanırım beni de aşacak ki, patron doğrudan aradı ve sizinle
konuşmak istiyor. Benim odamdan arayın.


    Sami, yazdıklarının arkasında da olsa, başını epey ağrıtacak bir
aşamanın başlayacağını biliyordu. Ayağa kalktı;


    -Şimdi burdan ararım müdür bey.


    -Anlamadınız sanırım, benim odamdan ve dinlemeye karşı parazit
korumalı olduğundan kırmızı telefonla aramanız gerekiyor.  


    Sami, olur manasında başını salladı. Odadan çıkmadan masasına 'veda
eder gibi' baktı. Koridor boyunca, yazı işleri müdürü kırgın/kızıgın bir
sesle konuştu durdu. Dalgın olan Sami bazı sözleri duyabiliyordu;


     -Sami bey, sizden böyle bir yazı beklemezdim. Neresini
eleştireceğimi şaşırdım. Sizin gibi aydın birinden hiç beklemediğim
şeyler. Açıkcası, size güvendiğim ve yazılarınızı denetim dışı tuttuğum
için kendimi suçlu hissediyorum. Fransız kolejlerinde yetişmiş,
Üniversitede Fransızca öğretmeni olmuş, aydın biri olarak gördüğüm siz...,
siz...


     -Sami, cevap vermesinin boş olduğunu düşündü. Çünkü müdürün
sözlerinden net bir eleştiri yoktu. İçi boş cümlelere cevap vermek, uzun
süredir kendisine ağır geliyordu. Hem, patron aradığına göre, patronla
görüşmesi gazetedeki konumunu netleştirecekti zaten.


     Müdürün, yazılanları yorumlamak/eleştirmekten çok, kendi görevinin
sallantıda olmasından, hatta işinden olmaktan korktuğunu anlıyordu. Müdür
söylenerek telefonun başına geçti, numarayı çevirdi.


     -Evet efendim, yanımda şu anda. Tamam efendim.


     Endişeli bakışlarla telefonu uzattı "Özür dile, düzelteceğiz de"


     -Buyrun Aydın bey.


     -Sami bey, sizin yazılarınız bizim için guru kaynağıydı,
gazetemizin batıya bakan yüzünü temsil ediyordu.


     Sami, lafın nereye gideceğini anladığı halde "-Teşekkür ederim."
dedi. Patron, ses tonunu sertleştirerek devam etti;


     -Fakat bu son yazınız, herşeyi yıktı.


     -Ben, yanlış bir şey yazdığımı sanmıyorum.


     -Sami bey, biz ticari bir kuruluşuz, unutmayınız. Bu son
yazdığınız yazı, bize reklam veren kuruluşların çoğunun hoşuna gidecek bir
yazı değil, bu 1. Ayrıca, özellikle Avrupa ülkelerinin ve ABD'nin aleyhine
yazdığınız noktalar bizi sıkıntıya sokacaktır 2, başörtüsü gericilerin
simgesiyken, hatta siz de bu konuda modern, Avrupai yorumlar yazmışken,
birden bire "Kurtuluş Savaşında'ki başörülüler' , 'Sütçü İmam' filan
demeniz kendi silahımızla, kendimize ateş açmaktır 3.


     -Yazdıklarımda doğru olmayan nedir ?


     -Bakın, sizi sevdiğim için bir kalemde silip atmıyorum,
eleştirilere gögüz germek, bir dahaki yazılarınızda ortamı
yumuşatacağınıza inanmak istiyorum ki, bu nedenle bu sorunuza cevap
vereyim; İngilizlerin meşhur bir sözü vardır; "İngiltere'nin dostları
değil, menfaatleri vardır" demişler. Bizim de haklılık aramamız yeterli
değil. Güçlü olanlar var ve onların beğenmediği söylemleri savunursak, ne
olduğumuzu anlamadan kendimizi bir sürü suçlamayla mahkemelerde buluruz.


     -Aydın bey, sizin için ticaret önce gelebilir ama ben böyle
düşünmek zorunda değilim. Öğretmen ve gazeteci kimliğimle, inandıklarımı
yazmamdır benim için önemli olan.


     -Biz de vatan haini değiliz herhalde Sami bey ama günümüz
şartlarında aklımızdan her geçeni söylemek yetkimiz de yok. Unutmayın ki
artık dünya global bir köy haline geldi. Bizim gibi çok satan bir
gazetenin atacağı bir yanlış adım da, ülkemizi Fransa ile, ABD ile ters
düşürebilir. Açıkcası bu konuda beni arayıp, 'yazınızı düzeltin' diye
şimdilik kibarca uyarılar gelmeye başladı. Ben de, yarınki gazetemizde
düzelteceğimize dair güvence verdim.


    -Aydın bey, inanın ki bu yazı bir anlık öfkeyle yazdığım bir yazı
değil. Her ne kadar olanlar yaşanmış olsa da,  daha önce üstün kör
baktığım konuları tekrar ve ayrıntılarıyla inceledim. ABD'nin terör
örgütlerini desteklediğini filan yazdım diye çekiniyorsanız, çekinmeyin
çünkü doğru, Fransa'dan çekiniyorsanız, çekinmeyin çünkü onlar da bize
Ermeni katliamı yalanınıyla baskı yaparken, Cezayir'de, Ruanda'da
yaptıkları katliamları kanı hala ellerinde. Bize düşman olurlar diye
çekiniyorsanız, merak etmeyin zaten düşmanlar. Yıllardır Avrupa Birliği
mücadelemizde ne kadar dost olduklarını gördük.


     Sami'nin heyacanlı konuşurken, artık öfkeli, bağırır gibi
konuşması, yazı işleri müdürü Hakan beyi telaşlandırmıştı. Karşısına
geçmiş, sakin olmasını işaret edip duruyordu.


     Aydın, ses tonunu değiştirdi. Yorgun bir sesle;


     -Sami bey, yazdıklarınızın hangi mecralara uzanacağını yeterince
hesaplayamıyorsunuz sanırım. Bu ülkede oturmuş bir düzen var ve
resmi/gayri resmi bazı kuruluşlar var. Bu ülkede gazeteci ölümleri var.


     -Bu bir tehdit mi ?


     -Evet, bu bir tehdit ama kesinlikle benden değil Sami bey.
Telefonumuz dinlenemediği için samimi söylüyorum, bana değişik yerlerden
uyarılar geldi ve bazı uyarılar beni gazetem için olduğu kadar sizin için
de endişeye sevketti.


     -Gazeteciler tehditle yazı yazacaksa...(hafif bir sesle de olsa,
Aydın beyin acı acı güldüğünü duydu) niçin güldünüz ?


     -Tehditle dediniz, oysa tamamen ısmarlama yazan 'BÜYÜK'
yazarlarımız var.


     -??


     -Neyse Sami bey, beni arayan bazı önemli kişiler, takma isminiz
yerine gerçek isminizi de istedi. Ben, medyadaki gücümü kullanarak, size
ulaşmalarını geçici olarak engelledim, süre istedim. Önce sizinle konuşmak
için vakit kazanmaya çalıştım. Sonuçta sizinle görüşmek isteyenler vardı.
Ve sizin için akşama bir toplantı ayarladım. Güvenliğinizden emin olmak
için ben de katılacağımı söyledim, biraz nazlansalar da sorun
çıkarmadılar. Sanırım şimdilik bir araştırma niyetindeler sadece.


     Sami, böyle birşeyi bekliyormuş gibi 'Olur' dedi sadece. Aydın,
biraz da koruma iç güdüsüyle;


     -Öldürülen gazeteciler mevzunu aklından çıkarma, pek sivrilme. Şu
anda birşey yapmasalar da, başka bir konuyla ilgili görünmesini
sağlayacak, hedef saptıracak bir ortam bulduklarında...


     -Uğur Mumcu gibi mi !


     -... gerçekten araştırmalara başlamışsın sanırım.


     -Siz daha iyi bilirsiniz eminim ama gördüğüm kadarıyla Uğur Mumcu,
dinciler tarafından değil de, terör örgütlerinin ticari bağlantılarını
araştırırken, güçlü kişilere ulaştığını keşfedince, hatta bağlantıların
taa....


     -Yeterli Sami bey, telefonumuz dinlenmiyor diyorum ama teknolojisi
bizden iyi olup, bizim tedbirlerimizi aşanlar olabilir. Ben ise yaşlı ve
huzur arayan bir insanım, kahraman değil.


     -Herkes kendi huzurunu ararsa, birlik içinde güç olunmazsa, Arap
ülkelerine dönmez miyiz ?


     -Yani ?


     -Arapları küçük ülkeler bölüp, kimisini yokluğa mahkum
ettiklerini, kimi küçücük devletleri de daha kolay sömürmek için zengin
petrol kuyularına yerleştirdiklerini biliyorsunuzdur. Onları bekçi gibi
kullanan -zengi bekçi- yapan batılılar da, korkunç petrol anlaşmalarıyla
sömürmeye devam edip duruyorlar.


     - !!


     -Zenginliğiyle meşhur Brunei sultanı, bir Suudi Arabistan kralı
bağımsız olduklarını söyleseler kaç yazar ki !


     Aydın beyin yorgun bir sesle;


     -Akşam görüşürüz Sami bey.


     -Tamam, görüşürüz.


     Sami telefonu kapatırken, alnı ter içinde, ezik bir halde
koltuğuna gömülmüş yazı işleri müdürü Hakan beye baktı, gülümsedi;


     -Müsadenizle, yarın ki yazımı yetiştirmem lazım.


     Yazısını akşam, geç saatte telim ediyordu ama Hakan beyi yüzünde
beliren korku hoşuna gitmişti.


     ***             *** 


     Hava kararmaya başlamıştı, kapı çalınınca,  taslağını hazırladığı
köşe yazısını kaydedip, bilgisayar ekrarnını kapattı. Gelen Hakan beydi;


     -Sizi almak için gelen araba aşağıdaymış.


    Sami, "-Hemen iniyorum" deyip, küçük bir dosya elinde, kapıya
yöneldi. Hakan beyin, umut verici, yatıştırıcı bir cümle beklediğini
görmemezlikten geldi. Asansörden inip, dışarı çıktığında, siyah
camlarından içi görünmeyen arabayı gördü. Kapıcı, çekinerek sordu;
"-Patron ilk defa gazeteye geliyor ve sizi almaya geliyor Sami bey.
Hayırdır ?" Sami sadece gülümsedi, yürüdü. Patronla karşılaşacağını
sandığı araba boştu. Şöföre sormaya gerek duymadı, anlaşılan patron
arabayı göndermiş, kendisi toplantı yerinde bekliyordu.


     Şöför yol boyu ne konuşmuş, ne bir çift laf etmişti. Sami, şöförle
aralarındaki cam perdeyi inceliyordu, "Ne kadar sağlam görünüyor!" diye
mırıldandı. Camın sağlamlığını incelerken, araba birden ana yoldan orman
yoluna sapınca içine bir korkunun yayıldığını hissetti. Daha önce bu tür
arabaları duymuştu, arka tarafta içerden kapıları açamayan, tenha bir yere
götürülüp tek kurşunla susturulan adamları. Sakinliğini korumaya çalıştı,
hemen yolu inceledi. İlerdeki dönemeçe umutla baktı, içinden düşündü, "Tık
sesi gelmedi, şöför arka kapıları kitlemeyi unutmuş olabilir. Dönemeçte
hızı azalınca atlamam gerek". Eli kapının kolunda, yüzüne sakin bir ifade
vermeye çalışarak uygun zamanı beklemeye başladı. "Patron uyarmıştı oysa,
bir de akıllı geçiniyorum".


     Araba dönemeçe yaklaştığında yavaşladı, kapıyı hızla açtı ama
dönemeçte gördükleri onu duraklattı. "Beni öldürmeyi planlasalar, patron
burda olmazdı".


     Hareket halindeyken, arka kapının açılma sesini duyan şöför, acı
bir fren yaptı; "Ne yapıyorsunuz, henüz araba durmadı ki ! " . Sami; "Özür
dilerim, dalmışım" deyip arabadan indi.


     Patronunun yanında, gizli teşkilatların göstergesi siyah giysili,
ciddi adamlar bekliyordu. üstelik bunların, çelik gibi pazulu, tabanca,
bıçak gibi ölümcül silahlarla hazır olmasını bekliyordu. Gülümsedi, bu
gülümsemesinin sebebinin , beklediği tipte adamlar olmaması mı, yoksa
babacan bakışlarla kendisine gülümseyen, sevimli, orta yaşlı adam mı
olduğuna karar veremedi. Elini sıktı.


    -Hoşgeldiniz Sami bey.


    Patronu ciddiyetini koruyordu. Ormanın içindeki villaya doğru
yürüdüler. Patronun 'hoşgeldin' demyişi de, sevimli amcanın kendisini
tanıtmayışı da, huzursuzluğunun geçmesine engel oluyordu. 


     İçeri geçtikten sonra, konuya nasıl girildiğini bile anlamadan
kendisii bir tür sorgunun içinde buluvermişti Sami. Patronunun, "Beyfendi,
devletten" sözüne daha açıklayıcı bir cevap isteyecekti, vazgeçti. Sonuçta
çok gizli bir şey bilmiyor, elinde önemli bilgiler saklamıyordu. Köşe
yazılarıma eklemekten çekinmeyeceğim bir bilgiyi, burda paylaşmamamın da
bir sakıncası olamaz" diye kendini rahatlattı.


     -Sami bey, ben Hulisi. Yazınızı okuduk.


     Sami, "Hah.. tamam Hulisi Kentmen diye aklımda kalır" diye
düşündü, ciddiyetini korumaya çalıştı. Adam devam ediyordu;


     -... bazı konularda sizinle sohbet etmek istiyoruz.


     -Sorgulama değil yani.


     Patronunun kaşlarının çatıldığını yan gözle farketti. Diğer adam
sevimliliğni bırakmak niyetinde değildi;


-Hayır Sami bey, (gülümsedi) işkence
aşamasına henüz var. Neyse, öncelikli şunu sorayım, bunları gerçekten
yaşadınız mı?


-Evet ama çoğu gizli bilgi değilmiş zaten.


-Gizli değil ama ön plana çıkarılmayan,
gündeme getirilmeyen/getirtilmeyen konuları işlemişsiniz yazınızda.


-Öykümde


-Sırf öykü olarak görülse, fazla ses
getirmezdi ama güncel konulara değinmişsiniz ve bunu az satan gazetelerde
yazılsaydı yine ses getirmezdi, oysa sizin gazeteniz, Aydın beyin gazetesi
tirajı da, etkisi de yüksek bir gazete.


-Yani az satan bir gazetede çıksa bu kadar
sorun olmaz mıydı !


-Kesinlikle. Duydunuz mu bilmem, ‘Her
doğru her yerde söylenmez’ derler. Bir sözün söylenmesi için, doğru olması
yetmez, sonuçları önemlidir.


-Bunun sonucu kötü mü?


-Kötü olmasını engellemeye çalışacağız.
Şunu bilmenizi isteriz ki, en azından ben yazdıklarınızın çoğunun
doğruluğunu biliyorum, saygı duyuyorum. Ama bazı görünmez güç ilişkileri
ve görünmez mücadeleler var ülkemizde. Hatta bazı ülkeler, kendi
aralarındaki çatışmaları bile ülkemizde yapacak kadar pervasız.


-İran’lı bilim adamının İstanbul’da
kaybolması gibi mi.


-Onun gibi, İsrail’in ülkemiz üzerinden
Suriye’ye saldırmaya kalkması gibi, hatta İran’ın nükleer tesislerini
vurmayı palnlaması gibi.


-Şaka yapıyorsunuz sanırım.


-Maalesef ciddiyim. Bu kadar büyük
planların yapıldığı bir ortamda, ne biz sizi koruyabiliriz ne de ölümünüze
aldıran olur.


-Bu bilgileri niçin benle paylaşıyorsunuz.


-Birincisi, konuyla ilgili herkes bunları
biliyor, hatta bazı gazeteciler köşe yazılarında değindiler. İkincisi
büyük devletlerin desteklediği terör örgütlerinin gözünü kan bürüdü,
sivilleri de kapsayan büyük eylemlere hazırlanıyor.


-Bana düşeni anlamadım.


-Siz de suç unsuru olmadığına, sizi
tutuklayarak engeleyemeyeceğimize göre, açıklamamız gereken şu ki; 
Yazacaklarınız terör örgütlerini veya onu kullanan dış güçleri
tetikleyebilir.


-Bil ve sus.


-Çok güzel özetlediniz.


-Madem bilmem faydalı olacak, anlatmaya
devam edin.


-Neyi merak ediyorsunuz?


Sami odada bir köşede ilgisiz gibi oturan
iki elemana göz ucuyla baktıktan sonra;


-Mesela, nükleer savaş ihtimali bana pek
inandırıcı gelmedi.


-Evet bazı şeyler başta inandırıcı gelmez.
İşgalinden de önce bir gazeteci Irak'ın üçe bölünmek istendiğini yazmıştı,
kimse ciddiye almamıştı ama gidişat ortada. Neyse gelelim nükleer sava
ihtimaline, 6-Eylül-2007'de İsrail uçaklarının bizim sınırlarımıza uçak
yakıt tankı düşürmesi, yani hava sahamızı işgalinin ortaya çıkması ve buna
savunma yapmaya bile tenezzül etmemesi, basamaklardan sadece biriydi.
İsrail, havada yakıt nakli yoluyla uçaklarını uzun menzilli kullanma
denemesi yapıyordu. (http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=7164&y=IbrahimKaragul)
 Suriye’de birkaç eylemden sonra İran’a karşı uygulamaya karar
verilecekti. Bu eylemde Türkiye’nin desteği olmaması, Suriye’ye dostane
açıklamalar etkisini gösterdi (Aydın beye sitemli bir bakış atarak)
gazetelerimizde yer almasa da Suriye yönetimi Yıllardır iyi ilişkiler
içinde olduğu Yunanistan’ın tepkisine rağmen,KKTC ile feribot seferleri
başlattı. Neyse KKTC için çok önemli olsa da asıl konumuz başka,
6-Eylül’de israil’in hava sahamızı işgal ettiği gün, ABD’de ağır
silahlarla bir B-52 uçağı havalanmaya hazırlanıyordu, üstelik asıl yükü
nükleer bir bombaydı.


-Bunu nerden bilebilirsiniz ki ?


-Öncelikle Aydın beyden bize müsade
etmesini istiyorum. Aslında çok gizli bilgilere değinmesek de, bu
toplantıda olduğunun bilinmesi kayıt altına alınabilir, Sami beyi takip
eden birimlerin raporuna ismi girebilir.


Aydın bey, ayağa kalkarken sordu;


-Kimler kayıt altına alacak ki ?


-İstihbarat birimlerinde 'doruluğu bir kaç
yoldan teyit ettirme' vardır. Yani bana soracakları soruları, ayrıntıları,
benimle birlikte bulunan elemanlara da teyit ettiriler. Konuşmanın başında
odadan ayrıldığınızı arkadaşların görmesi, sizin için daha hayırlı olur.
Merak etmeyin, Sami beye dönüş bir araç temin edeceğim.


Aydın bey, odadan çıkarken Sami'ye dönerek
devam etti;


-ABD farklı bir devlettir, bazen kimseye
duyurmadan büyük harekatlar yaparlar, bazen de bir B-52’nin havalanması
gazetecilere ulaşıp, engellenir. Yani ABD gazetelerine bu bilgi sızınca,
belki de emrivakiyle başlatılacak bir nükleer savaş durmuş oldu.


-Bu devride bir nükleer savaşa kim cesaret
edebilir ki !


-Savaş ABD’de veya Avrupa’da olmayacaktı
ki ses getirsin. İsrail’le İran arasında gibi gösterilip, savaş alanı
olarak da ortadoğu, kısmen de Türkiye seçilmiş olacaktı.


-Nükleer savaş ihtimali bile korkutuyor
ama öncelikle şunu sorayım, İsrail’in yakıt tankı Türkiye’ye düşmüştü ama
uçağın Suriye topraklarına bomba attığını okumuştum. Suriye niçin tepki
vermedi.


-Beklenen buydu zaten, Suriye’nin İsrail’e
saldırması. Bu Lübnan’da da denendi olmadı, şimdi de İsrail uçağının bomba
atmasıyla denendi. ABD askeri gücünün Suriye’ye karşı kullanılması için
haklı sebep/en azından kendi kamuoyunu susturacak bir sebep arıyor. Suriye
yönetimi de, bu tuzağı farkedip, çaresiz sustu.


 -Bu arada Türkiye’yi hesaba katan yok.


-Türkiye’den aykırı ses yükselirse diye
her zaman tedbirleri vardır. 'Emniyet güçlerimiz c3 ve c4’ ler ele
geçirdi' diye bir haber gözünüze takıldı mı bilmem.


-Görmüş ve sevinmiştim.


-İşte bizim, sizin kadar sevinememizin
sebebi de şu, " Biz bombaların hepsini yakalayabildik mi! Yoksa günü
geldiğinde Türkiye'yi cezalandırmak için bir yerde depolanmış mı ? " . ABD
ısrarla bizi terör örgütüyle anlaşma yapmaya, af çıkarmaya zorluyor. Bunu
bizi veya onları sevdiğinden çok, İran’a karşı kullanacağı teröristlere
destek için istiyor. Biliyorsunuz, batı için kötü terörist vardır, bir de
işlerine yarayan cici terörist vardır. Yani, bizi yola getirmek için
birkaç  Irak’ta kaybolan ve Türkiye’ye sokulduğu düşünülen bombaların,
Türkiye’nin kalabalık şehirlerinde ortaya çıkarılmasından korkuyoruz.
Ortaya çıktığında, bunları ABD ve İsrail’in Irak üzerinden Türkiye’ye
getirdiğini de bilsek de ispatlayamayız, taşeronlar var.


-Bunlar oldukça ciddi konular ama daha çok
emniyet güçlerini ilgilendirir. Ben başka bir konuda da sormak istiyorum.
Ülke olarak bize karşı yapılan suçlamalara, engellemelere veya terörü
destekleyen ülkelere niye yeterli cevabı vermiyoruz? Eminim bilginiz
vardır.


-Hangi konuda, terör mü öncelikli
soruyorsunuz ?


-Teröristleri İran'a karşı kullanmak için
bizi önemsemediklerini söylemiştiniz. Ermeni tasarıları konusunda da ciddi
bir adım göremedim.


-Aslında ele aldığınız konularda ve ilgili
ülkelerle ilginç bir bağlantı var. Bizim hayrımız dokunan her ülke, her
millet şimdi bize çelme takıyor.


-Nasıl ? Anlayamadım.


-Ermenilerle tarihten gelen bir
dostluğumuz vardı. En rahat, huzurlu, güvenli tarih süreçlerini Türk
ülkelerinde gerçekten dostane yşadılar. Hatta Osmanlı da onlara 'Emin'
payesi verilmişti. Sanatta, doktorlukta önde geliyorlardı. Ta ki, Rusya ve
İngilterenin kışkırtmasıyla, silah vermesiyle çeteler oluşturup, batıda
savaş halindeki Osman'lıyı doğuda, zayıf noktalarında vurmaya kalkmalarına
kadar sürdü bu güzel ilişkiler. Eğer Ermeniler kışkırtmalara kapılmasaydı,
Türk köylerine saldırılar yapmasalardı, hala en güvenilir dostumuz olarak
anacaktık. Maalesef olmadı ki, halâ batının kışkırtmlarıyla, zorunlu göç
olayını, soykırım diye göstermeye çalışıyorla.


-Evet, başka hangi dostlarımız çelme
takmaya başladı.


-Atalarını İspanya'da katliamdan
kurtardığımız İsrail, şimdi bizim aleyhimize işler çeviriyor. Saddam'ın
katliamından kurtardığımız Peşmergeler, askerlerimize tuzak kuruyor.
Kore'de, Çin askerlerinin kuşattığı, imha edilmek üzere olan ABD ordusunu
da, Türk birlikleri mucizevi bir başarıyla kurtarmıştı. ABD ordu komutanı
en büyük kahramanlık nişanlarını Türk birliğine vermiş, teşekkür etmişti.
Şimdi bizim insanlarımızı öldüren teröristlerde ABD silahları çıkıyor. 


- Bir şairin dediği gibi
" Kime hayrım olduysa, gördüm
ihanetini " 


Hulusi bey, bir an dalgınca öne egdi, arka
tarafta oturan adamın farketmemesine çalışarak fısıldadı;


-Başka tarafa bak, 05??6874712 bir sokak
telefonundan bunu ara.


Sonra konuşmaya kaldığı yerden devam
ediyormuş gibi;


-Sami bey, olayların ciddiyetini anladınız
sanırım. Evet sizden ricamız, ülkemiz aleyhine dönebilecek böyle önemli
konularda yazmamanız. Herşey bir kelebek etkisiyle çoğalabilir.


-Benim önemsiz, dikkat çekmeyen yazılarım
bile bir şeyleri tetikleyebilir.


Hulusi beyin dudaklarında acı bir
gülümseme dolaştı, yine kimseye belli etmemeye çalışarak fısıldadı;


-Merak etme, bizim aydınlarımız kolay
uyanmaz.


-Teşekkür ediyorum uyarılarınız için,
dikkat edeceğim.


- Arkadaşlar sizi istediğiniz yere kadar
bırakacaklar.


Vedalaştıktan sonra Sami çıkınca,Hulusi
bey rapor vermek için cep telefonundan bir numarayı çevirdi.


-Görev tamamlandı, yazar Sami ile iribat
kuruldu ve yönlendirme yapıldı.


-Yönlendirme en son ihtimaldi. Niçin
öncelik verdiniz ?


-Kendisi vatansever birisi,
öldürmek gerekmeyebileceği gibi, bizim basında gündeme gelmesini
istediğimiz konuları da aktardım. Tabi kuşkulanmaması için, yazmamasını
da rica ederek. Vatanseverliği ağır basıp yazacağına eminim.


-Bir şekilde ölüm emrini vermişsin zaten.
Sadece öldüren bizimkiler olmayacak.


-Koruma vermemiz gerekecek sanırım.


-Hayır, senden sonra başka gelişmeler
oldu. Devreye başkaları girdi, üstelik öfkeli ve gözü kararmış halde.
Bizim Kuzey Irak'ta yakalanan, Guantomo'ya götürülen üç ajanımızın teslimi
için Sami'yi teslim etmemizi şart koştular.


Hulusi bey, telaşlandı;


-Umarım reddetmişsinizdir.


-Reddetme imkanımız yoktu. İyi niyet
göstergesi olarak, casuslarımızı yakaladıklarını bile açıklamamışlar,
gizlice bize iletmişlerdi hatırlarsan.


-Bir vatanseverin teslim edilmesine izin
veremem.


-Bunu bize sormuyorlar bile, emir geldi.
Yabancı ülkeler bastırmasa bile, Türkiye'de de onu seven pek yok, iç
siyaset konusunda yazdıkları da bazı güçlü kişileri kızdırmış. Bir
kaybımız olmayacak zaten, sadece ölümünü süslememiz gerek.


Hulusi bey, cevabı tahmin ettiği
halde, sıkıntılıca sordu;


-Nasıl ?


-Hedef saptırmak için birşeyler yapmamız
gerekecek sadece. Mesela onun adına bir yazı yayınlatalım, bir örgüt
aleyhine filan cümleler olsun, sonra  bir tenhada öldürüp, o örgüte aitmiş
gibi bildiri yayınlatalım.


Hulusi bey, yorgunca "Tamam" dedi.
karşıdan soru geldi;


-Bu operasyondaki adın Hulusi miydi ?


-Evet...


-Yardımcının adı da Şevket !


-Evet.


-Şevket'i telefona verir misin?


Hulusi bey, telefonu arkadaşına uztıp,
biraz uzaklaştı. Konuşulanları duymasına gerek yoktu. Bu tür olayları daha
önce de yaşamıştı. Eğer kararsız kalırsa veya emredilecek zamanda Sami'yi
vurmaktan vazgeçerse, arkadaşı yedek olacak ve Sami'yi öldürecekti.


***


Hulusi bey, raporlarını verdikten sonra
arabasıyla eve doğru yola çıkmıştı. Bir süre önce başkası adına aldığı ve
kullanmadığı telefonu açtı. Bir kaç dakika sonra telefon çalmaya başladı.
Parlak ay ışığında caddeden kenara doğru süzüldü, arabayı, bir ağacın loş
gölgesine çekti. Arabadan inip telefonu açtı;


-Alo!


-Ben Sami.


-Merhaba Sami bey, nasılsınız?


-Teşekkür ederim, buyrun.


-Sami bey, biliyorsunuz ki, istihbarat
kuruluşları bile tek görüşteki insanlardan oluşmaz.


-Hımm ?


-Bizde de, size karşı farklı görüşler,
yaptırımlar...


-Cezalar...


-Kullanmak istemediğim kelime o değildi,
maalesef daha da kötüsü. Anladığınız gibi size yönelen bir tehdit var.
Zamanı hemen değil, önce...


-Yine soruyorum niçin bana anlatıyorsunuz,
bu da önceki konuşmanız gibi bir yönlendirme mi?


-Öncekinin yönlendirme lduğunu anladınız
demek.


-Hiç bir insan durup dururken, 'baksana
birşey söyleyeceğim, kimseye söyleme' demez. Bu günkü konuşmalarımızda
bir, Milli duyguları kışkırtma farkettim.


-Doğru tahmin etmişsiniz. Bizim basında
konuşulmasını istedğimiz bazı konuları da sizin sayenizde gündeme getirmek
istiyorduk. Bunun için bazı yazarlarla anlaşmalarımız da oluyor
ama zamanla farkedildiği için ve/veya farkedilme korkusuyla istediğimiz
gibi keskin yazamıyorlardı. Siz ise hem son yazınızla gündem oluşturdunuz,
hem de ana yönlendirmeye gerek kalmadan, zaten öfkeli bir Milli duygu ile
vatanın, milletin aleyhine gördüklerinizi yazacak kıvamdaydınız.


-Şimdi bunları söylemeniz beni yeni
kuşkulara itiyor. Net soruyorum; Neden ?


-İstihbarat teşkilatlarında karmaşık bir
yapı vardır. Yukarlardan gelen emirleri fala kaşıyamazsınız, emri ilk
verene ulaşamazsınız.


-Evet.


-Yani beni de aşan yeni bir emir var.


-Zamanı hemen değil demiştiniz.


-Önce hedef saptırmak isteyecekler.
Birşeyler yazmanızı bekleyecek, yönlendirecek o da olmazsa sizin adınıza
kendileri yazacaklar.


Sami, huzursuzca sordu;


-Beni koruyamaz mısınız ?


-İlişkiler çok karışık, benim yanımda
çalışan arkadaşıma dahi benim aleyhime emir gitti. Görevi tamamlamazsam...


-Beni öldürmezseniz !


-... o tamamlayacak. 


-Birşeyler yapamaz mıyım?


-Gazete büyük bir güç ve patronlarınıza
emir gitti, yazdıklarınız engellenmeyecek.


 -Tabi, sizin bu günkü dolduruşlarınıza,
yönlendirmelerinize göre yazacağım tahmin edildiği için.


-Evet ama siz yazarlık gücünüze göre bir
çözüm bulabilir misiniz bilmem. Neyse size bazı kaynak bilgileri faxlamak
istiyordum. hemen bir fax numarası verir misiniz?


-Tabi, şu anda bulunduğum yerde bir dükkan
var. Bir dakika bekleyin.


Sami, dükkanın fax numarasını Hulusi beye
iletti. O da başka bir dükkandan faxladı, sonra arabasının yanına geldi.


-Aldınız sanırım faxları?


-Evet aldım.


-Gönderdiğim belgelerde işinize
yarayabilir noktalar var. Bizde ABD aleyhine yazı yazmak kolay değildir
ama bilginiz olsun. (
http://www.haber10.com/makale/9004/
 ) . ABD'nin Irak'ta uygulamaya
çalıştığı, petrol bölgelerini küçük ülkelere böl ve kolayca yönet(sömür)
politikasının yeni olmadığını gösteriyor. Amerika'nın petrol zenginliğine
sahip bölgelere egemen olma politikasının çizgileri daha yüzyılın ilk
çeyreğinde belirlenmiş. Biz Ermenileri bize karşı Rusya,İngiltere ve
fransa kışkırttı sanıyorduk. Fakat İngiliz arşivleri açılmaya başlayınca
gördük ki, dost görünen ABD'de o zamanlardan başlamış kuyumuzu kazmaya.
Türkçe'ye i "İngiliz Belgeleriyle Türkiye" diye çevrilecek bir kitapta, 
I. Dünya Savaşı sırasında Ermenilerin Amerikalılar'ca nasıl desteklenip
kışkırtıldıklarını gösteren belgeleri yayınlamışlar.


Bir sessizlik oldu. Sami;


-Aloo... alo !..


Bir fısıltı geldi;


-Bir dakika, arabama alıcı yerleştirilmiş
sanırım.


-Tamam, bekliyorum.


Kısa bir sessizlikten sonra bir patlama
sesi ve derin sessizlik.


***                           
***                            ***                           
***                            ***


Sami, Hulusi beyle son konuşmasından beri
kalabalık yerlerde dolaşıyor ve sürekli bir kuşku içinde çevresine
bakıyordu. Hulusi beyin bile öldürülmesi, ne kadar tehlikede olduğunu
gösteriyordu. İnternet kafelerde köşe yazsını yazıp, gazeteye de baskıya
yakın zamanda gidiyordu. İlk iki gün suya sabuna dokunmayan yazılar
yazdı, eski yazılarından derlemeler, önceden gelen okuyucu yorumlarına
cevaplar yazdı ama peşinde dolaşan, baktığında saklanmaya çalışan
adamlardan bir türlü kurtulamadı.


Kendi ülkesinde, kendi ülkesi lehinde
yazılar yazıp takip edilmek, korunmamak zoruna gidiyordu. Dalgınlıkla bir
sokağa girdi. Yaptığı hatayı çabuk  farketti, peşinden hemen bir adam
girmişti. Geri dönme imkanı yoktu. Önce adımlarını hızlandırmayı düşündü
ama vazgeçti. o hızlanmaya çalışırken adam mesafeyi kafatabilirdi. Hiç
vakit kaybetmeden koşmaya başladı.


Ne kadar koştuğunu bilmiyordu ama
kurtulmuştu, en azından şimdilik.


 ***                           
***                            ***                           
***                            ***


Birden kararını verdi, "Ölüm gelecekse
boşa gelmesin!" Gazeteye vardı, bitkin hali yaz işleri müdürünün dikkatini
çekmişti ama onu görünce hemen uzaklaştı. "O da emir almış" diye düşündü.
"Madem ki, beni öldürmek için bir yazımı bekliyorlar, yazalım o zaman."
Yazıyı teslim etmesine az vakit kalmıştı. Bilgisayarını açtı ve yazmaya
başladı;


 


" Yıl 2007, Türkiye'nin sahte dostlarının
maskeleri bir bir iniyor. Rusya'nın zayıflamasından sonra ABD Türkiye'yi
dostu, ön cephesi olarak görmekten vazgeçmişti. Petrol bölgelerini ele
geçirmek üzere için yeni müttefiki olarak seçtiği Peşmergeleri kullanmaya
başlamıştı artık." 


  -- Devamı Var --


 


Şair -yazar : Ahmet Ünal ÇAM

3 Kasım 2007

“SEVİMLİ ELİFBA” İSİMLİ KİTABIMIZ ÇIKTI !

Sevimli çocuklarımız için sevimli bir elifba hazırladık. Uzun bir süredir üzerinde çalışmakta olduğumuz “Sevimli Elifba” isimli kitabımız, uygulama ve geliştirme sürecini tamamlayarak yayınlanmış oldu. Kitabımızın hedefi, 4 yaştan itibaren çocuklarımızın Kur’an-ı Kerim’i okuyabilmelerini sağlamaktı. Bu gaye ile ortaya çıkan “Sevimli Elifba”mızın diğer elifbalardan bir takım farklılıkları var. Tabi ki sadece “farklı olalım” düşüncesi değil; “çocuklarımız kitabımız Kur’an’ı, “en kolay” ve “en kalıcı” şekilde nasıl öğrenebilirler?” düşüncesi bizi bu yola sevketti.

Sevimli Elifba’nın farklarından bahsedecek olursak;

En önemli farklılıklarımızdan biri “ses temelli” eğitim sistemi kullanılmış olması. Yani, Kur’an harfleri öğretilirken, harflerin isimlerini değil seslerini verdik; “elif” yerine “e”, “cim” yerine “ce”, “dal” yerine “de”… gibi. Artık okullarda okuma yazma öğretiminde de kullanılan bu yöntem Kur’an öğretiminde de son derece faydalı oldu.

Harfleri ve kelimeleri görsel, somut temalar ve tekerlemelerle destekledik. Böylece algılama kolaylığı sağlanmış oldu.

Şedde, cezim gibi nispeten zor algılanan konuların örneklerini açıklayıcı şekilde detaylandırarak verdik.

Çizerek, boyayarak ve yazarak çalışma usulü kalıcı bir öğretim için vazgeçilmez bir teknik. Bu sebeple harf ve kelime çalışmaları için çizilip boyanabilecek sayfalar ve üzerinden yazılarak çalışılabilecek silik sayfalar konuldu.

Özellikle 4-7 yaş grubunda son derece verimli olan bu çalışmaların bir bileşimi olan “Sevimli Elifba”mızın, eğitim öğretim yaşının giderek düştüğü günümüzde önemli bir boşluğu doldurması ve Kur’an öğretimine yeni bir boyut kazandırarak katkı sağlayabilmesi en temel gayemizdir.

Gayret bizden başarı Allah’tandır.

Not: Şahsi yayın olarak çıkan bu kitabı şimdilik belirli noktalardan temin edebileceksiniz.
İletişim için:
Recep Gülşen 0542 385 35 97 – recepgulsen@hatsanat.org

30 Eylül 2007

MAKAM HAVASI

Başlama : 25-05-2007 20:20


Saçlarına epey kır düşmüş, 45-46 yaşlarındaki adam, markette ürkek adımlarla dolaşıyor, alışveriş yapıyordu. Ama dikkatli bir göz için, sıkıntısı hemen belli oluyordu; raftaki çikolataya elini
bir uzatıyor, bir çekiyordu. Rafa uzanmış kolunu, sanki karıncalar ısırıyordu.
Beyninin sıkıştığını hissetti. Zorlukla uzandı, çikolatayı ekmeklerin yanına
bıraktı. “Benim suçumu çocuklar çekmek zorunda mı!
Semih’in canı çeker. Yusuf kocaman oldu ama onun da canı çeker
” diye
düşündü.


Oysa dün geçici de olsa rahatlamıştı,
yüzü gülmüştü. Küçük çocuğu Semih’in, uzun süredir, ön tekeri inik halde öylece
kalmış bisikletini tamir ettirmişti. Sonunda utana çekine bisikletçiye
götürmüştü. Utana-sıkıla “Şimdi param yok, tamir
etseniz de, başka zaman ödesem olur mu?”
diye soruşu, yeniden canlandı
gözünde. Yeniden aynı sıkıntıyı çekti, yeniden bunaldı. Bisikletçinin önce
şaşkın, sonra müşfik bakışı ; “Teker patlağını ilk
defa veresiye yapıyorum
” deyip, gülümseyişi, sonra da “-Merak etme, paran olursa ödersin, olmazsa canın sağolsun.” deyişi… Haftalardır
ilk defa çocuğunun gözlerinde mutluluk ışıltısı görmesi…



İçini çekti, kasaya doğru yürüdü.

*** *** *** ***

Çocukları çikolata yerken içinde geçici bir huzurun dolaştığını, geçici bir mutluluk rüzğarının estiğini hissetti. Bu güzellik çabucak bozulmasın diye dualar etti, “Hanım,
yine
‘Ne yapacaksın, nerden para bulacaksın, bir çare düşündün mü?diye sorulara başlamasa” diye düşündü. Hanımı mutfağa gitmişken, çocuklarına bir daha baktı, sonra kalktı, yatağına gitti. Erken yatmayı sevmezdi ama artık uyku, gerçeklerden kaçabileceği tek çareydi sanki.

*** *** *** ***
Ertesi gün iş yerinde maddi durumu epey iyi olan arkadaşına çekinerek sordu;



-Ya Bülent, kusura bakma,
açıkcası; ‘
Geçen
ay aldığın parayı daha vermedin’
demezsen, biraz borç isteyecektim.



Arkadaşı güldü;



-Yahu
söyleyeceğim lafı ağzımdan aldın zaten. Ben Koç muyum, Sabancı mı hemşerim.
Ayağını yorganına göre uzatsana.



Bakışlarını kaçırarak konuştu ;



-Yıllardır beraber
çalışıyoruz. 8 yıl olmuştur.



-9 yıl, tam 9 .



-Son altı aydır daraldığım
kadar, daraldığımı bunaldığımı hatırlamıyorum. Son altı aya kadar da senden borç
istediğim olmamıştı.



-Yoo… hiç darılmaya kalkma.
Sen sağa sola para verirken, uyarmadım mı seni. ‘Senin maaştan başka bir gelirin
yok, sen dara düsen kim yardım edecek’ Yok Bosna’ya, yok Çeçenistan’a , yok
depreme. Ben hiç birine para göndermedim ama senin benim gibi varlığın bile
yokken hepsine koştun.



-Bu durumumun, yaptığım üç-beş
kuruşluk hayırlarla ne ilgisi var. Hem ben hava atmak için söylememiştim ki, ‘
Belki
biri daha para gönderir, haberleri yoktur’
diye söylemiştim.



-Hah, işte yardım için
ayırdığın üç-beş kuruş daha vardır bir kenarda, onları harca.



-Yahu onlar gerçekten önemli
bir para değildi.

(Canının sıkkınlığını belirtir halde devam etti) Bir
akrabanın aşırı borcu vardı, haciz gelmek üzereyken yardımcı olmak zorunda
kaldık, kredi filan çektik. Sonra krediyi geri ödeyemekte zorlandım, ben de zor
duruma düştüm.



-Yıllardır şiirler,
hikayeler yazıp duruyorsun, onların da hayrı olmadı değil mi!



Bülent’in yeni yorumlar yapmasına, dalga
geçmesine vakit bırakmadan, acele acele ayağa kalktı;


-Ben, ben servise yetişecem.


Yürüdü, yine boynu bükük kalmıştı. “Hanıma,
‘Bu gün para bulurum’ demiştim
” diye sızladı içi. Daha bir yıl önce
rahattı, “Daha bir yıl önce” diye bu kez dışından mırıldandı. Borç istemek zorunda kalmak, ne kadar zordu. Annesinin “Oğlum
hep yardım etmek için uzansın, yardım istemek için değil. Veren el ol, alan
değil
” deyişi canlandı gözünde. “Ne halde
olursan ol, daima senden kötü durumda olanlar olduğunu unutma
” deyişi
çınladı yüreğinde. “-Buna da şükür, şükür” diye
mırıldandı.



Servise giderken, yanından geçen arkadaşı
Recep duymuştu mırıldanışını;



-Ne yaptın, halledemedin mi
işlerini?



-Aman Recep, kime baksam
borcum var gibi, bunalıyorum. Sakın “
Borcumu istiyom” filan deme.



-Yok, ben idare ediyorum,
keşke olsa da daha yardımcı olabilsem.



-İlk dara düştüğüm günlerde,
borç isteyecek duruma gelince, bir şey söylemiştim sana hatırlıyor musun?



-Neydi?



-“Bu gün aramızın iyi
göründüğü, yanında başı dik durduğum arkadaşlardan, borç istemek zorunda
kalırsam, başım yerde gezer mi, diye korkuyom
,” demiştim.



-Öyle deme, biz de insanız,
biz de dara düştük. İyice anlayışsız, düşüncesiz yaptın bizi Ümit.



Ümit, başını salladı

-Senin için demiyorum.

-Kimin için?


Acı acı baktı;


-İsim önemli değil, önemli
olan, zor gününde hor bakan ama yıllardır ‘
Arkadaşım
diyen kişilerin olması.



-Kusura bakma, kimseye
kızmaya hak görmüyorum kendimde. Çünkü neler duydum, kefil olduğu arkadaşı
yüzünden perişan olanlar, verdiği borcu geri isteyince kavgayla, mahkemeyle
uğraşanlar, duydum. Samimiyetimden söylüyorum, senin için geçerli olmasa da,
çekinenlere de kızmıyorum.



Recep, aklına yeni gelmiş gibi sordu;



-Bir okul arkadaşının genel
müdür olduğunu söylemiştin.



-Evet.



-Belki sana yardımcı olur.
Hem sen demiyor musun, “
Sıkıntım sene sonuna kadar sürer, en fazla 5-6 ay”,
diye. O zamana kadar borç verir belki.



-Aslında okulda baya
samimiydik,

(gülerek) bitirme sınavlarında kopya vermiştim. Ama kaç
yıl geçti aradan. İnsanoğlu çiğ süt emmiş, bunca zamandan sonra karşınsa çıkıp,
para istesem kızar mı, kovar mı, ne bileyim
.



-Bence bir dene.



-Benim gibi biri için zor
arkadaşım, çook zor borç istemek. İş yerinde yeterince rezil olduk zaten.



Borç isteme düşüncesinin aleviyle, eve
parasız gitmenin alevi birlikte kavurdu içini.



-Pekala, yarın biraz geç
gelecem işe. Sabahın hayrıyla bir şansımı deneyim bakalım.



Bülent’in yaklaştığını gördüler. Bülent birkaç metre kala seslendi;

---DEVAMI VAR---

17 Eylül 2007

Gözü Açılmış Bir Türk



Gözü Açılmış Bir Türk

Başlama 07-05-2007 23:50 /Bitiş 17-09-2007 06:40

-Sevgili dostum Sami, Fransız'caya hâkimiyetinize hayranım. Bakın ben yıllarca Türkiye’de kaldım da, hâlâ Türkçe’yi doğru dürüst öğrenemedim. Neyse ki, sizin gibi kıymetli dostlar yardımcı oldu da, rahat ettim.

-Ne demek Pier, benim için zevkti. Asıl biz sana teşekkür etmeliyiz, sadece öğrencilerine Fransızca öğretmekle kalmadın, bizim de pratik yapmamıza katkın oldu.

-Yok yok, o başarı sizi ve sizin gibi niceleri yetiştiren yabancı dil eğitmenlerinizindir. Ben üniversitede dil eğitimi verirken, inanın epey yetişmiş, ilerlemiş öğrencileri buldum karşımda. Tabi, Türk gençlerinin bu yabancı dil öğrenme isteği, azmi, başarıyı getiren en önemli unsur.

Pier, Sarkozy’nin Cumhurbaşkanı seçilmesini kutlayan salondaki kalabalığa bir göz gezdirdikten sonra, ilerde fark ettiği birini işaret etti;

-Gelin Sami bey. Şu ilerde, çevresindekilere ateşli konuşmalar yapan dostum Jack ile tanıştırayım sizi. Uluslar arası bir kabiliyet, diyebilirim. Türkiye’de de benden çok fazla kaldığını duymuştum. Ortak konular bulacağınıza eminim.

Sami, uzun ve arkada atkuyruğu şeklinde bağlanmış saçlarının, omuzlarına dağılmış kısmını eliyle sırtına doğru attı. İçki kadehini kenara bırakıp, papyonunu da düzeltti. Sonra; “-Hadi gidelim.” dedi. Pier arkadaşını dikkatlice süzdü;

-İnanır mısın, görünüşün tam bir Fransız. Bıyıksız, uzun saçlı bu görüntün ve harika Fransızcan ile Türk olduğunu düşünmek bile zor.

-Teşekkür ederim.

-Yoo, yoo iltifat değil, gerçek. Hatta bu güzel Fransızca’nız ile, başka ülkede uzun süre kalmış, bir Fransız olduğunuzu sananlar çıkabilir.

-Beni şımartıyorsunuz.

-Bir deneme yapmaya var mısınız?

-Anlamadım, ne gibi bir deneme?

-Şu ilerde, çevresindekilerin dikkatle kendisini dinlediği, heyecanla konuşan Jack var ya.

-Evet.

-Yıllarca Türkiye’de bulunmuş demiştim ya, inanın ne görünüşünüzden, konuşunuzdan o bile Türk olduğunuzu anlayamayacaktır.

-Hımm, tamam, deneyelim.

-Hadi gelin, ben sizi tanıştırayım.

-Gruba yaklaştıklarında Jack, bir cümlesini tamamlıyordu;

-…Cezayir’e bakın, Fas’a bakın Fransız etkisini göreceksiniz. Ama antiparantez, diğer ülkelerde İngilizlerin bizden önde olduğunu kabul etmek lazım. Oooo… kimi görüyorum, Pier !

-Merhaba Jack. Nasılsın? Ha.. tanıştırayım, bu da senin çeşitli ülkelerde çalışmış, en son Kanada’dan gelen arkadaşım Frank.

O anda, Pier’in telefonu çalmaya başladı. Pier numaraya baktıktan sonra;

-Kusura bakmayın, önemli bir görüşme yapmam gerekiyor.

Pier müsaade isteyip uzaklaşırken, Sami merhabalaşıp, Jack’ın çevresindeki kalabalığa karışıp, bir köşeye geçti. Bakışlar kendisine dönünce, Jack konuşmaya devam etti;

-Zaten modern ülkelerin, ilkel ülkelere karşı sömürgecilik şekli artık çok değişti. Ne gerek var canım, her sömürgeye askerini götürüp, nöbetçi gibi dikeceksin. Hem masrafı çok, hem askerlerimiz için tehlikeli. Ele geçirdiğin ülkede, sana taraftar olan, menfaatlerini kollayacak birilerini bırakıp gizlice de destekleyeceksin. Dostluk mesajları vere vere askerlerini geri çekeceksin, o kadar.

Sami konuyu anlamaya çalışıyordu;

-Kültürel gelişmelerine de destek olmak gerekmez mi?

-Ah!.. dostum, kültürel gelişme nedir ki! Tabi, siz konuşmanın başını kaçırdınız. Şöyle belirteyim, bir Fas’lının, bir Cezayir’linin hatta Ruanda’lının kültürel gelişmesi bizim için ne kadar önemlidir ki.

-Önemsiz mi?

-Hayır, tamamıyla önemsiz değil. Ama önemi onlara değil, bize faydası kadar önemlidir. Onlara olacak kültürel katkımız, bizlere faydalı olmaları için, yapacakları hizmetlerin kalitesini yükseltmek içinse önemli.

-Afedersiniz ama pek anlayamadım.

-Onlara kendi yazarlarımızı, kendi dilimizi sunacağız tabi ama bunu onlar için değil, kendimiz için yapmalıyız, yapıyoruz. Onlarla herhangi bir irtibatımızda, ekonomik, turistik ilişkilerimizde niçin onların dilini öğrenmek zorunda kalalım ki. Veya yanımızda tercüman götürmek zahmetine, masrafına girelim ki.

Sami içinde kabaran rahatsızlığı belli etmemeye çalıştı;

-Yani geri kalmış ülkelerin Fransızca öğrenmesi, İngilizce öğrenmesi kendileri için değil, gelişmiş ülkeler için faydalı.

-Azizim, sınırları kesin çizmek mümkün müdür. Onların da için de bizim dilimizi, bilim öğrenmek için kullanan vardır. Ben çoğunlukla gerçekleşen durum için söylüyorum. Ekonomik sömürgecilik kadar, kültürel sömürgecilik de vardır. Büyük devletler savaş yok denilen anda bile birbirleriyle kültürel sömürgecilik konusunda savaşa devam eder. Biz de büyük bir ülke olarak bu konuda Amerika ile İngiltere ile rekabet halindeyiz. Fas, Cezayir, Senegal, Ruanda bizim başarılı birer kültürel sömürgemiz değil midir sizce.

-Ya Türkiye ?

-Oh! Türkiye. Doğrusu orda bir Fransız’ın işlerine yardımcı olacak kişiler bulması, turistik geziler için rehber bulması sorunu zor da olsa halledilebilir halde. Fakat orayı asıl ele geçiren kültürel sömürgecilik İngilizce konusundadır. Siz de Türkiye’de bulunduğunuza göre görmüşsünüzdür, öylesine ileri gitmiş halde ki, Türkçe dükkan ismine rastlamak bile zor. Üstelik ‘Noluyoruz!’ diye uyanacakları yerde, bunu iyi bir şeymiş gibi sunan insanlar çok.

Dikkatini toplar gibi Sami’ye baktı:

-Siz niçin özellikle Türkiye’yi sordunuz?

-En çok bulunduğum ülkelerdendir Türkiye ve orada dostlarım var.

Sami, intikam almak ister gibi, sözlerinin etkisini tartmak ister gibi Jack’ın gözlerine bakarak, içinde kabaran hırsla konuştu;

-Tabi o ülkeye her gidişimde, Fransız kuvvetlerini nasıl kovdukları aklıma geliyor.

Sami’nin hafifçe gülümsediğini fark etmediler. Jack gülümseyerek cevap verdi;

-Yoksa Türklerin ‘Sütçü İmam’ dedikleri adamı mı duydun?

-Evet, Fransız askerleri bir Türk kadınının (Bu sözleri söylememesi gerekiyormuş gibi bir an durakladıktan sonra devam etti) başörtüsüne uzanıp, zorla çıkarmaya kalkınca Sütçü İmam’ın başlattığı isyan.

-Kusura bakmayın, sayın Frank, siz Türkiye’de bulunmuş olabilirsiniz ama ben o ülke hakkında uzman sayılırım. Sütçü İmam’ı da Antep’li Şahin’i de bilirim. Durumu Türklerin şu atasözüyle açıklayım, belki duymuşsunuzdur; “Son gülen, iyi güler

-Yani

-Türklerin başını artık biz açmıyoruz. Bizim gibi medeni olmak adına, bilim hariç herşeyimizi uyguluyorlar. Bizim gibi olmak için başörtülerini de kendileri çıkarıyorlar, hatta çıkarmayana zorla çıkarttırıyorlar.

Sami, içinde bir sızının dolaştığını hissetti. Daha çok kısa zaman önce katıldığı “Çankaya’da eşi başörtülü birini görmek istemiyoruz” dalgasıyla başlayan mitingler aklına geldi. O düşünürken Jack da aynı konuyu açtı;

-Öyle saf insanlar vardır ki o memlekette, “Başörtülüleri yüksek makamlarda görmek istemiyoruz” diye başlayan mitingler vardı, duydunuz mu?

-Evet, kısa süre önce yine Türkiye’deydim.

-Tv’leri seyrederken ne göreyim, kendisine karşı yapılan bir mitingi desteklemeye başörtülü biri de gelmişti. Ekranda görünce şaştım kaldım.

-Şey… hatırladığım kadarıyla onlar laiklik için yürümüştü.

-Bırakın bunları, cahiller gibi konuşmayın. Amerika’da , “Beyaz sarayda siyahi istemiyoruz” diye bir yürüyüş olsa , sonradan ismi ne kadar değiştirilmeye çalışılırsa çalışılsın hiç bir siyahi destek vermez, (gülerek) aksi halde bu tam kara mizah olur.

-Aynı şey mi sizce ?

-İnsanların bir kısmını seçip, bir yerlere gelmesini yasaklı hale getiriyosunuz. Başına hangi bahaneyi eklersen ekle, aynı şeydir. Her ikisi de demokrasiden uzaklaşmadır.

Jack, ilerleyip tamamen Sami’nin karşısına geçti;

-Bakın, ben de kısa süre önce Türkiye’deydim ve yine gideceğim. Türkleri çok iyi bilirim, çabuk ateşlenir, öfkelenir ve kolay hata yaparlar. Yani çoğu kez mantıkları tatile çıkar.

Önemli bir şey söyleyeceğini belli eder halde, çok kısa sustu. Sonra;

-Yıllarca demokrasiden, insan haklarından bahsedenler bile, başörtülülere binlerce yasak koymayı demokrasiyle bağdaştırmak için çabalayıp duruyor. Ne olacak biliyor musunuz (küçük bir kahkaka atıp) birisi bu yaptıklarının demokrasiyle en ufak ilgisinin olmadığını göstermek için ortaya fırlayıp ‘Kral Çıplak’ diye bağıracak sonunda.

Sami zoraki gülümsedi;

-Ben de Türkiye’yi iyi bilirim. Orda yobazlar, gericiler vardır. İktidarı ele geçirirlerse kendileri gibi düşünmeyenlerin haklarını kısıtlarlar.

Frank, Sami’nin yüzüne dikkatlice baktı;

-Öyle konuşanlara, çıkarıp bir ayna vereceksiniz, ve sonra da ; “Güç elinde olunca, başkalarının haklarını kısıtlayanlar gerçekten var, aynaya bak göreceksindiyeceksin. Türkiye’nin böyle olmasından, bir Hıristiyan olarak çok mutluyum ama bir Türk olsaydım, sanırım bu kadar kör olmazdım. Siz de Türklerin arasında kala kala etkilendiğiniz belli oluyor. Olaylara içinden bakmak bazen yanıltır, yukardan bakın ve geneli görün.

Sami huzursuzca;

-Nasıl yani?

-Düşünsenize, özgürlük için bağrışanlar, özgürlüğü sadece kendi gibi düşünen, kendi gibi yaşayanlara istiyor. Böyle bir ülkede ne birlik beraberlik olur ne de gerçek özgürlük gelir. Avrupa’ya, hatta biz Fransızlara kızdıklarını söyleyenler, Fransızlara benzemeye çalışıyor. Hatta öylesine ileri gidiyor ki, bizim yıllarca önce başlarından zorla çıkartmaya çalıştığımız örtüyü, kendileri zorla çıkarıyor, çıkarmayana hayatı zindan ediyorlar. (Kahkaha atmamak için kendini tutar gibi gülümsedi) Özgürlüğü kısıtlamanın adına da demokrasi, laiklik filan diyorlar. Ama kızmıyorum çünkü bizler Müslümanlara yasaklar getirirken Türkiye’yi Tunus’u, Fas’ı örnek gösteriyoruz, ‘Orda bile bizden daha katı kurallar var’ diye.

-Bennn, bennn… Türkler’den pek ümitsiz değilim.

-Bırak yahu bırak, Türk gibi konuşma, Avrupalı gözüyle bak.

-Bu düşüncelerinizi öğrenseler, sanırım Türkler Fransızlara pek iyi gözle bakmazlar.

-Bırakın mönşör, Türkler gözünü açsa Fransızlardan önce düşünmeleri gereken çok konu var.

-Ne gibi.

-Yahu siz gerçekten nerde yaşadınız, uzaydan filan mı geldiniz. Türkiye’yi tanıdığınız söylemiştiniz oysa. Tekrar düşünün ve Türkiye’nin dostlarına bakın, ABD dostu denir, ama teröristlere yardım eder, Türkiye askerleriyle Irak’ta teröristlerin yuvasına operasyon yapmasın diye uğraşır, arada izin verdiğinde ise Türkiye boş dağları bombalar geri döner. Niye çünkü dostu teröristlere haber verip, yer değiştirtmiştir. Çünkü o teröristler İran’a karşı ABD’nin müttefikidir. Sonra İsrail’le savunma anlaşması yapar, “Uçakları İsrail’e modernize ettiriyoruz, karşılığındaki ücreti tahıl veya su ihracıyla ödeyeceğiz” der. Anlaşma bittikten sonra, İsrail çıkar; “Ben ürün almaktan vazgeçtim parayı nakit verin” der, lobilerden korkudan susup, öderler. Epey sonra tartışmalar çıkar, modernize edilen uçak ve helikopterlerin İsrail ve ABD hedeflerine kitlendiği anda atış mekanizmalarının da kitlendiğine,kullanılamayacağına dair. Yani sadece İran, Suriye gibi ülkelere karşı kullanılabilecek haldedir. Kimse resmi bir açıklamayla buna itirazda bulunmaz.

-Türkiye’nin düşmanı çok, Fransa’ya sıra gelmez mi diyorsunuz.

-Türkiye’nin 1. düşmanı Türkiye’dir. Yumruğunu masaya vurmadıkça, başına vurup lokmasını alan çok çıkar. Turgut Özal diye bir liderleri vardı, sanırım bilirsiniz.

-Evet.

-Doğrusu da, yanlışı da çoktur.

-Evet, ilk 3 yıldan sonra ailesinin etkisine girip, ülke yönetimini kötüye götürdü.

-Onları bırak magazinciler düşünsün, daha önemlileri var.

-Nedir ?

-1984’e kadar PKK diye bir sorun var mıydı ?

-Yeni yeni ismi duyuluyordu.

-Niçin diye düşündünüz mü?

-Öcalan diye biri çıktı.

-Off.. off… Azizim Türkiye konusunda cahilsiniz dersem lütfen darılmayınız, çünkü bu bir gerçek.

Sami darılmayı filan düşünecek halde değildi. Yüzündeki sıkıntılı hali cahillikten öte duygular içeriyordu;

-Anlatınız monşör.

-Özal, özellikle ilk yıllarında büyük hedefler içindeydi, ülkeye çağ atlatmak niyetinde olduğunu söylerdi. Bu hedefinin ilk adımlarını GAP projesiyle gösterdi. Batı ülkeleri zayıf bir Türkiye’yi dost görebilir. Güçlü bir Türkiye, kendi sorunlarını aşarsa, dostlarını da düşünmeye başlar, dostluklarını genişletir, lider ülke olur ki bunu istemeyiz. Kendi sorunlarıyla uğraşan bir Türkiye ise burnunun dibinde olanlarda bile başını kuma gömer.

-Irak’taki gibi.

-Tabi, Irak’ta, Filistin’de, Azerbaycan’da, Afganistan’da. Biz Osmanlı’nın devamı diye Ermeni isyanları nedeniyle zorunlu göç yapılmasında imkansızlıklardan yaşanan ölümleri abartıp Türkiye’den hesap sorarız; siz Osmanlı'nın devamısınız, bedelini ödeyin” deriz ama onlardan biri çıkıp da “Madem biz Osmanlı’nın devamıyız, öyleyse biz de eski Osmanlı topraklarındaki zulümlere karşı çıkarız” derse…

-…derse itiraz edersiniz.

Jack güldü;

-Aslında biz itiraz etme hazırlığındayken, Türkiye’den birileri çıkar “Faşistler size ne oralardan!” filan diyerek, Türkiye’yi küçük düşünmeye, kabuğuna çekilmeye zorlar. Türkler çok farklı insanlardır. Kendi kahramanlarına düşmandırlar ama İngilizlerin kahramanı sayılan ama 1. dünya savaşında Türklere biyolojik bomba atılmasını öneren, hatta karşı çıkıp da “Uluslar arası anlaşmalara göre insanlara karşı biyolojik bomba atılması yasaklandı” diyenlere, “Türkler insan sayılmaz ki! “diyen İngiliz siyasetçi Churchill’i överler, onu kahraman gösteren belgeselleri Tv’lerinde yayınlarlar.

-Hımmm…

-Neyse Özal’ı anlatıyorduk. Özal’ın GAP projesine karşı çeşitli şeyler denendi, sol-sağ çatışmasının askeri darbeden sonra pek işe yaramayacağı görüldü, Alevi-Sünni çatışması denendi. Kısa süre ama başarılı olarak Bulgaristan’dan zorunlu göç olayıyla Türkiye uğraşmak zorunda bırakıldı, maddi zayıflatıldı. Sonra Kürt-Türk kavgası için zemin oluşturuldu.

-Zemin ?

-Özal zamanına kadar Türkiye’nin Kürt-Türk sorunu var mıydı ! Ne zaman Özal, GAP projesine başladı, ABD PKK denen örgütü kurdurup, Armstrong vasıtasıyla Güneydoğunun haritasını çıkarmaya, teröristlere mühimmat sığınakları yapmaya başladı.

-Bu ciddi bir iddia.

-Öyle mi! 80’li yılları araştırın bakalım, “-Nuh’un gemisini arıyorum !” bahanesiyle Cudi dağında dolaşmadık yer bırakmayan, yanına jandarma verilmek istenince karşı çıkan Armstrong adlı ABD’liyi.

-Mutlaka bakacağım.

-O zaman Müslümanları terörist gösterebilmek için benzer şekilde çalışan ‘Adam Pearlman’ı da araştırın. Veee… gelelim Özal’ın son hatasına; Batılı ülkelerden sonra Rusya’yı da karşısına almak oldu. Gerçi bu kendi ülkesi için iyiydi ama batılılar ve Rusya için pek de iyi değildi.

-Neydi bu hata?

-Türki cumhuriyetlerle ilişkileri geliştirmeye kalkmak. Bu Rusya’nın emperyalizm bölgesine müdahale demektir. Türki cumhuriyetlerde hala Rusya’dan korkanlar veya Rusya için çalışanlar vardı. Öğrendiğim kadarıyla Özal’ın yemekleri kontrol edildiğinden, tabaklarına zehir sürülüyormuş ve bir seferde ölüp de sorun olmaması için azar azar.

-Aman Allah’ım !

Sami’nin şaşkınlıkla söylediği bu söz Jack’ın gözünü açtı. Sami durumu anlayıp, aynı şaşkınlık sözünü Fransızca ve İngilizce’de söyledi.

-O sözünüzü söyleyiş tarzınız bir an Türk olduğunuzu düşündürdü.

Sami sadece gülümsedi. Oysa içi yanıyordu.

-Pek, bunları Türkiye'dekiler anlamıyor, bilmiyor mu?

-Bilenler, anlayanlar var tabi ama bir şekilde ya ön plana çıkmaları ya da ciddiye alınmaları engelleniyor. Bir sürü yazar var da böyle konulara değinenlerden şu ikisinin ismi aklımda kalmış, Fehmi Koru, İbrahim Karagül okudunuz mu hiç.

Sami salon kapısında girmekte olan Pier’i fark etti.

-Okumadım ama okuyacağım. Gerçekten benim için aydınlatıcı oldu. Hatta gözümü açtınız diyebilirim.

-Ne oldu gidiyor gibisiniz.

-Bir randevun aklıma geldi, hemen çıkmam gerek.

Sami kapıya doğru giderken, yanlarına yaklaşan Pier gülümseyerek sesleniyordu;

-Jack, nasıl buldun Sami beyin Fransızcasını.

Sami, Pier’in elini aceleyle sıkıp kapıya yöneldiğinde, Jack’ın sesini duydu;

-Sami mi, o da kim ?

Başlama 07-05-2007 23:50 /Bitiş 17-09-2007 06:40

Ahmet Ünal ÇAM

Şair-Yazar http://fonmp3.googlepages.com/Ens_kazakatlari.wma">


Son 7 Gün Sayfa Görünümü