Bu Blogda Ara

24 Mart 2010

KAYIP DÜNYANIN İNSANLARI

Zamanın neresindeyiz? Bu insanlar ne yapıyor, ne düşünüyor ve yaşamın neresindeler? Kentlerdeki yaşam insanları nasıl etkiliyor? Kırsal bölgelerden şehirlere göç eden ve şehir hayatının keşmekeşliğinde kaybolan var olmaya çalışan insanlar acaba toplumsal sorun mu yaşıyor?… Zamanın insan yaşamındaki önemini biliyormuyuz? Geçmiş ve gelecek kaygısıyla zamanı hoyratça kullanıyormuyuz? Zaman insan yaşamının neresindedir? Zaman ve zamanı kullanmakla ilgili soruları çoğaltabilir ve bu sorular üzerinde ki düşüncelerimizi sıralayabiliriz.

Evet kentlerdeki kırsal kesim, moda tabiriyle varoştaki yaşamın zorluğunu gününü gün eden, laylalarda eğlenen, daha küçücük yaşta şirketleri, yatları, katları olan biliyor mudur acaba? Zaman ve yaşam iç içe!...Yaşam ve zaman kavramları üzerinde biraz sosyolojik, biraz da felsefi düşünülmesi gerekir. Nereden geldi aklıma bilmiyorum ama sanırım zamanı ve yaşamı iyi kullanamadığımızı düşünmeye başladım. Dünya ya bir göz attığımız da kültürel farklılıklar ve doğanın hoyratça kullanılması insanları bir araya getirmesi şöyle dursun tamamıyla orman kanunlarının uygulanır olduğu gözlerden kaçmaz. Her ülke var olduğunu göstermeye çalışırken iç sorunları ile mücadele etmektedir. Hele hele bizim gibi gelişmemiş ve ekonomisi dışarıya bağlı ülkelerde vatandaş zamanı nasıl kullandığını düşünemez bile…. Televizyonlara çıkan işin ehli insanlar çoğu konularda ahkam keserler. Bilmezler ki yoksul insanlar için zaman ve yaşamın hızla akıp gittiğini.

Zengin için öylemidir ya!.. Onlar için zaman ne kadar değerlidir. Harcayacak ve boş geçirecek zamanları yoktur. Onlar zamanın yetersizliğinden şikayet ederler. Yaşamlarını daha daha nasıl zenginleştirebiliriz diye düşünürler. Onlar için zaman paradır. Çıkıp kanallarda boy göstermek verip veriştirmektir.

Yoksul için öylemidir ya!..

Yaşam ve zaman onlar için günü kurtarmaktır. O gün karnının doymasıdır. Düşünceleri yalnızca kaderlerine boyun eğmektir. Gelecek kaygısıyla yok olmaktır.

Gelecek ve mutluluk =yaşanmamış yaşam.

Sorumlusu kim???.....

Şimdi hepimizin yaptığı Çocukluğumuzda okuduğumuz polyanna gibi hayatta bazı şeylerin istenildiği gibi yolunda gitmeyebilir düşüncesiyle ne olursa olsun mutluluk oyununa devam etmek midir yaşam?...

Zaman içinde kaybolur gider insan. Ne dramlar ne acılar yaşanır. Sadece medya için malzemedir kayıp zaman içindeki insanlar. Ben buna kayıp dünyanın insanları diyorum ya siz?!!!

24.03.2010
Nermin AYDINLI

19 Mart 2010

KIRLANGICIN ÖLÜMÜ

http

KIRLANGICIN ÖLÜMÜ

Bir baba ve çocuğu parkta yürüyorlardı. Çocuk şımarıkça babasını çekiştiriyordu. Ne görse almak istiyor, babası da onu hiç kırmıyordu.

-Ben biricik oğlumu üzer miyim hiç!

Her istediğine kolayca ulaşan bir çocuğun nasıl doyumsuz olacağını ve büyüdükçe ya bencil ya da en ufak bir sorunda mutsuz, asabi olacağını düşünmüyordu bile.

Çikolata, dondurma, oyuncak derken, çocuğun gözü yemyeşil dallara konup-kalkan güzel kuşlara takıldı. Babasının çocukluğunda yaptıklarıyla ilgili anlattıkları aklına geldi;

-Baba sen çocukluğunda sapanla kuş avladığını söylemiştin ya!

-Evet, köydeyken sapanla çok kuş avlamıştım.

Çocuk ağaçtaki kuşları gösterdi;

-Ben de senin gibi avlanmak istiyorum.

Adam güldü;

-Yok be oğlum, elimizde sapan görürlerse kızarlar.

-Bana ne, bana ne! Ben de sapanla kuş avlayacağım.

Adam bir iki vazgeçirmek istedi ama şımarık yetiştirdiği çocuğunun vazgeçmeyeceğini hemen anladı.

-Tamam, ben çevredeki oyuncakçılarda sapan var mı arayacağım. Bu arada sen dedenin yanına git otur ama kesinlikle dedene anlatma. Deden çocukluğumda bir gün kuş avladığımı duyunca çok kızmıştı bana, iyi de bir tokat atmıştı.

Çocuk istediğine kavuşacak olmanın sevinciyle dedesinin yanına koştu, oturdu. Babasının nereye gittiğini soran dedesine sadece “Bana oyuncak almaya gitti.” dedi. Parktaki güzel havayı içine çeken, kuş seslerini dinleyip huzur bulmaya çalışan dedesi de başka bir şey sormadı, sustu.

*** *** ***

Az sonra babası gelmişti. Dede görmeden çocuğa göz kırpıp cebindeki şişkinliği işaret ettikten sonra;

-İstediğin oyuncaktan kalmamış oğlum. Gel seninle biraz da ağaçların arasında yürüyelim.

Çocuk sevinçle babasına koştu. Dedesi “istediği oyuncak alınmayınca ortalığı birbirine katardı bu çocuk. Büyümeye mi başladı nedir!” diye düşündü, fazla üzerinde durmadı.

Çocukla uzaklaşan baba fısıldadı;

-Ortalık yerde sapan kullanırsan herkes kızar. Hem ağaçların arasında daha çok kuş vardır.

*** *** ***

Dede oğluyla, torununun arkasından baktı; “Uslanıyor kerata uslanıyor.” diye mırıldandı. Sonra yine çevreyi seyre daldı. Birden gözleri bir renkli kuşa takıldı; “Alaca kırlangıç” Yüzünde bir sevinç dalgası dolaştı. “Nadir kuş, çocukluğumdan beri görmemiştim bu kırlangıçlardan.” Yüreğinde bir heyecan duydu, ayağa kalktı. Çocukluğundaki gibi kuşların peşi sıra koşmak istiyordu sanki. Hatıraları da o kuşla gökyüzünde kanat çırpıyordu. “Alaca kırlangıç. Hey Allah’ım, şu işe bak hele, dağda bayırda zor rastladığım kırlangıç, bu parkta ha!”

Kuşu takip ederken, kuşun dallar arasında bir yuvaya yaklaştığını gördü. Yüreği pırpır etti. Yuvada da bir dişi kuş vardı. Sanki ağzında yemle gelen erkek kuşu karşılamak ister gibi sevinçle havalandı.

İhtiyar adam rahatsız etmemeye çalışarak, biraz daha yaklaştı. Onların bu sevincine ortak olmak ister gibiydi.

Yuvanın olduğu ağaca epey yaklaşmıştı, sevinçle kuşlara başını çevirmişti ki, dişi kuş göğsüne isabet eden bir taşla, acı çığlıklar atarak havada çırpınmaya başladı.

İhtiyar adam, kalbinin sıkıştığını, gözlerini yaşardığını hissetti. Kuşun çırpınarak gittiği yöne koştu. Kuş, parkın ortasına düşmüştü. İhtiyar adam yaşaran gözlerini silmeye çalışırken, erkek kuş çırpına çırpına ölen dişi kuşun yanına kondu.

Her zaman insanlardan kaçan erkek kuş, o anda yakındaki insanları görmüyor gibiydi. Eşinin yanına inmiş, bağırarak onu uyarmaya çalışıyor. Öldüğüne inanmıyormuş gibi sanki “Kalk insanlar geliyor” diye bağırır gibiydi.

Kuşun bağırışlarına toplananlar, saygı ve acı dolu bir şekilde uzakta durdular. Ortalıkta kuşun feryadından başka ses duyulmuyordu. Kuş gagasıyla eşini kaldırmak istiyor, itekliyor, çekiştiriyor, bağırıyordu.

Yaşlı adam torunuyla, oğlunun koşarak ağaçların arasından çıktıklarını gördü. Yüzlerinde ilk gördüğü gülüş ve torununun elindeki sapan her şeyi anlatıyordu. Uzandı sapanı alıp, kırdı. Oğluyla torununu, çırpınan kırlangıcı görmeleri için, öne doğru itekledi. Torununa hiç bir şey söylemedi ama gözü yaşararak oğluna söylediklerini, torununun da duyacağı yükseklikte söyledi;

-Eşini kaybeden şu kuşun feryadını dinle önce, sonra da yuvada açlıktan ölecek yavruları düşün ve azcık vicdanın varsa utan. Çünkü ben senin bu yaptığından çoook… çok utandım.

Şımarık torun, dedesinin ağladığını ilk defa görüyordu. Erkek kuşun feryatları karşısında kendisi de, belki ilk defa şımarıklıktan değil, kalbinde başka bir canlı için duyduğu üzüntüden ağlıyordu.

Gerçek fotoğrafların etkisiyle Yazan : Ahmet Ünal ÇAM

15 Mart 2010

KADINA ŞİDDET

Şiddet kelimesi çok ürkütücü hele hele kadına ve çocuğa olan şiddet kavramı ise ne kadar vahim değil mi?...Şiddet yaşamın her alanında görülen ve giderek yaygınlaşan toplum sorunudur. En yaygın şekilde görüleni ise erkeğin kadına, çocuğa ve güçsüze karşı olanıdır. Kadına yönelik şiddet, ne kadar gelişmiş, çağdaş olursa olsun kısaca tüm dünya da ve kültürlerde sınır tanımıyor. Az gelişmiş ülkelerin yanı sıra gelişmiş ülkelerde de kadınlar eşi tarafından şiddete maruz kaldığı araştırmalarla saptanmıştır.
Şiddet bireyi fiziksel, duygusal ve sosyal yönden ciddi şekilde etkilemekte ve büyük problemler yaşamasına neden olmaktadır. Aile içi şiddet toplumun kültürel değerlerinden dolayı bir çok toplumda kabul edilebilir davranış olarak algılanmakta ve evliliğin getirdiği sıradan bir özellik olarak görülmektedir.(Ülkemizde kocadır döverde, severde vs..)
Toplumun kültürüne, yasal düzenlemesine, kadının eğitim ve ekonomik düzeyine göre kadının şiddete bakış açısı değişmektedir. Bilhassa ülkemizde ekonomik sıkıntının yanı sıra halen cahiliye dönemlerini andıran berdeller ve namus kavramları genç kızlarımızın, kadınlarımızın ölümlerine yol açmaktadır.
Toplumdaki şiddet olaylarının azaltılmasında konuyla ilgili toplumsal duyarlılığın arttırılması gerekir. Bu konuda kadınlarla ilgili meslek grupları ile kadına yönelik çalışmalar yapan STK’lara büyük görev düşmektedir. Ayrıca medyanın iyi bir şekilde kullanılarak şiddet içeren film, ve görüntülere yer verilmemesi gerekir. Toplumsal içerikli ve aile kavramlarının önemini belirten proğramlara yer verilmelidir.
Şiddetin tanımı ve şiddeti içeren durumlar konusunda eğitimlerin yanı sıra yasal düzenlemelerin de caydırıcılığı olmalıdır.
En önemlisi ise, şiddete uğrayan kadının güvenebileceği, kendisine her konuda yardımcı olabilecek kurumsal hizmetler yaygınlaştırılmalıdır. Artık toplum olarak uçuruma çeyrek kala hayal ve senaryolar dünyasından, sen, ben çatışmasından çıkıp gerçekten ülkemizi ilgilendiren konular üzerinde kafa yormamız gerekmiyor mu?..

Ne mutlu bir Atatürk yetiştiren Türk kadınına, ne mutlu O’na sahip olan Türk milletine…
14.03.2010
Nermin AYDINLI

14 Mart 2010

ŞEHİTLİK HAFTASI

ŞEHİTLİK HAFTASI…
Elveda TANIK
etanik@egm.gov.tr
Ülkemizde; 2002 yılında çıkarılan bir yasa ile 19 Eylül Gaziler günü 18 Mart da Şehitler günü olarak kabul edilmiştir. Şehitlik manevi rütbelerin en yücesidir. Şehit, kutsal değerleri, vatanı, milleti ve bayrağı için ölmektir. Gazilik ise kutsal değerleri, vatanı, milleti ve bayrağı uğruna şehit olmayı arzu ettiği halde sağ kalan kimseye verilen addır. Muharip Gazi, harbe katılıp da, harpten sağ olarak dönen savaşmış kahramanlardır. Gazide şehitler derecesindedir.
Devletimizin bekası için geçmişte olduğu gibi gelecekte de şehit ve gazilerimiz olacaktır. Kanuni Sultan Süleyman “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.” devleti ne kadar önemsediğini, devletin halk tarafından ne kadar önemsendiğini ve cihanda bundan daha muteber bir nesnenin olmadığını çok veciz bir şekilde ifade etmiştir… Şehitlik ve gazilik olmadan vatan olmaz.
Eğer bir ülkenin, o ülke için canını verecek kişileri yoksa veya canını vermeye hazır olduğu halde, gazi olmaya namzet insanları yoksa, o ülkenin ayakta durması mümkün değildir. Hiç bir ülke, hiç bir devlet, hiç bir millet kendiliğinden ayakta duramaz. O’nu ayakta tutan o ülkenin, o ülkeye sadakat la bağlı, en aziz varlığı olan canını verebilecek kişilerin varlığındır.
Bulunduğumuz coğrafya tarihin en kanlı savaşlarına, siyasi oyunlarına sahne olmuştur. Hala da bu olumsuzluklar devam etmektedir. Ülkemiz toprakları, bulunduğu bölge ve stratejik konumu nedeniyle, tarih boyunca daima düşmanların hedefi haline gelmiştir. Yüce milletimiz canından aziz bildiği vatan topraklarını hedef alan, her türlü saldırıya karşı binlerce şehit verme ve gazi olma pahasına vatanını korumasını bilmiştir. Şanlı milletimizi cepheden cepheye koşturan, kahramanlık destanları yazdıran şey, şehitlik ve gazilik ruhudur. Türk milleti bu ruh sayesinde üç kıtada at koşturmuş. Haçlı ordularını yerle bir etmiş, 1071 Malazgirt zaferiyle Anadolu’nun yolunu açmış ve 1453 de de İstanbul’u Bizans’ın elinden almıştır
Şanlı milletimiz tarih boyunca hür ve bağımsız yaşamıştır. Esarete alışık olmayan asil ve büyük bir millettir. Bu uğurda da tarih boyunca birçok savaş yapmıştır. 1. Dünya savaşından sonra bu cennet vatanımızın topraklarını işgal eden işgal güçlerine karşı “Hürriyet ve İstiklal Benim Karakterimdir” diyen Mustafa Kemal’in önderliğinde şerefli bir kurtuluş mücadelesi vermiştir. Ve bunu başarmıştır. Ülkemizi işgal eden işgal güçleri, daha dün Çanakkale’de, Sakarya’da, Eskişehir’de, Kütahya’da, İzmir’de ve Dumlupınar da gereken dersi almadılar mı? Çanakkale’yi geçemeyen İngilizler dünyada itibar kaybetmediler mi? Tabii ki kaybettiler. Yine İngilizler bu savaşı “devler ülkesinde devler savaşı” olarak kayda geçmediler mi? Kimler sayesinde. Ülkesi için canını vermekten çekinmeyen aziz şehitlerimiz ve gazilerimiz sayesinde. Düşmanlarımız cephede hiçbir şekilde yenilmeyeceğimizi anladı.
Kurtuluş savaşı da bu mantıkla kazanıldı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de bu anlayışın ürünüdür dememiz yerinde söylenmiş bir söz olsa gerek. Bu topraklar, nice savaşlar, nice kahramanlıklar ve kahramanlar gördü. Bu topraklar için nice türküler, nice destanlar yazıldı, söylendi…
Bugün ülkemizin birlik ve beraberliğini bozmak için fırsat arayan dış güçlerin desteklediği terör örgütlerine karşı mücadelemiz devam etmektedir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde pek çok polisimiz askerimiz, emperyalist devletlerin beslediği hain teröristlerin zalim tuzaklarına düşerek şehit ve gazi olmuşlardır. Gencecik ömürlerinin baharında elini, ayağını veya bir başka organını vatanı için feda eden bu kahramanlarımızın hakkını ödeyemeyiz. Vatan bu kahramanlara minnettardır. Her kes bilmelidir ki; Her ne şekilde olursa olsun, vatanımızın bütünlüğünü hedef alan güçler, kahraman güvenlik güçlerimiz ve vatansever milletimizin azmi ve kararlılığı karşısında yok olmaya mahkûmdur. Dış güçlerin maşası olan hainler bir gün Yüce Türk adaleti önünde hesap vereceklerdir. Geçmişte olduğu gibi gelecekte de uğrunda binlerce şehit ve gazi rütbesini alacak olan kişiler sayesinde, bu şanlı ve onurlu Türkiye Cumhuriyeti Devleti hedeflerinde ilerleyerek dünyanın en güçlü ülkesi olarak sonsuza kadar yaşayacaktır.
Şehitlik ve gazilik olmadan vatan olmaz. Vatan; Uğrunda şehitlerimizin ve gazilerimizin kanlarını akıttıkları toprak parçasıdır.” Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.” Sözünün bunu çok güzel dile getirdiğini görmekteyiz. Bu cennet vatan, her karış yerinin kahraman ecdatlarımızın kanları ile sulayarak bizlere emanet ettiği topraklardır. Biz de şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet ve minnetle anarak ve bu vatanı koruyarak, bizden sonraki nesillere devretmek başlıca görevimiz olmalıdır.
2002 yılından itibaren Ülkemizde, her yıl 19 Eylül de “Gaziler Günü” olarak kutlanmaktadır. 19 Eylül aynı zamanda Mustafa Kemal Paşaya 1921 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Gazilik Unvanı ile Mareşal rütbesinin verildiği gündür.
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin sınırlarını korumak ve güvenliğini sağlamak görevi ile harpte veya devletin bekasını hedef alan terör örgütlerine karşı yurt içinde ve dışında yapmış olduğu mücadelede hayatını kaybederek şehitlik mertebesine erişmiş olan aziz şehitlerimizi rahmetle anıyor, bütün gazilerimizi de minnetle selamlıyoruz. Şehitlerimizin ruhlarını huzurlu kılmamız için, savaş arkadaşları gazilerimize hak ettikleri değeri vererek, onları her yerde onurlandırmalıyız… 15 Mart 2010
Elveda TANIK



7 Mart 2010

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE KADIN HAREKETİ

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE KADIN HAREKETİ

Elveda TANIK
etanik@egm.gov.tr


Yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarında en yoğun tartışma konularından birini oluşturan kadın sorunu aslında Eski Yunan’dan bu yana gündemde olan ve o dönemden beri siyasi düşünürlerin tartıştıkları ve eserlerinde kaleme aldıkları çok eski bir konudur. Kadın-erkek ilişkilerinin zorluğu yüzyıllardan beri birçok insanı ilgilendirdi ve önemli bir tartışma konusu oldu. Günümüzde görüldüğü gibi kadın-erkek arasındaki bu eşitsizlik açık bir şekilde var olduğu sürece tartışma devam edecek ve kadınların mücadelesi sürecektir. Bugün birçok ülkede kadınların hedefi hem kamusal alanda hem de özel alanda tam eşitliktir.
Kadınlarımız günümüze dek uzun ve zorlu mücadeleler sonucunda bazı haklarını elde ettiler. 1789 Fransız Devrimi’ne kadar gerilere gittiğimizde kadınların, Devrim’e fiilen katıldıklarını görmekteyiz. Devrim’in; “Eşitlik, Özgürlük ve Kardeşlik” ilkeleri ve talepleri kadınlar için de geçerliydi. Kadınların yüzyıllardan beri ailenin gelirini artırabilmek ve geçinebilecek düzeye getirebilmek için erkeklerin yanında emeklerini harcıyorlardı. Bu dönemde burjuvazi erkeği kadının çalışmasına izin vermedi. Diğer yandan halk kadını ise tarlada, pazarda, atölyede çalışıyordu. İlk olarak Fransız Devrimi döneminde 1790’da Theroigne de Mericourt arkadaşlarıyla birlikte Le Club des Amis de la Loi’yı (Yasa Dostları Kulübü) kuruyor ve bu yolla yasa koyucunun kararlarını inceleme, açıklama ve eleştirmeyi amaçlıyor. Bu arada; 1791’de Fransa’da Cumhuriyet uğruna yapılan mücadeleler kanla bastırılınca kadın hareketindeki heyecan azalıyor.
Aradan yaklaşık bir yüzyıl geçti ve Sanayi Devrimi sonucunda büyük sayıda kadın çalışma yaşamına katıldı. Binlerce kadının çalışma yaşamına katılmasıyla birlikte Sanayi Devrimi’nin yoğun bir şekilde yaşandığı İngiltere’de ve ABD’de kadınların grev, yürüyüş ve protesto gibi araçları kullanarak derin mücadeleler verdiğini görmekteyiz. Örneğin 1845 de ABD’de, Pensilvanya’da bir iplik fabrikasında 1500 kadın işçinin çalışma haftasının altı iş gününe ve çalışma gününün 10 saate indirilmesine yönelik talepler nedeniyle bir ay gibi uzun bir süre grev yapmaları önemli bir olaydır. Ardından 1848’de ABD’li kadın hakları savunucusu Elisabeht Stanton ve Lucretia Moot ilk kes kadın hakları kongresini düzenlediler. Yine Stanton 1869’da ulusal kadın oy hakkı birliğini kurdu. Stanton ve Moot ABD bağımsızlık Deklarasyon’unda “tüm erkekler eşit olarak doğmuştur” maddesinin “ tüm kadınlar ve erkekler” olarak değiştirilmesini talep etmişlerdir. Dolayısıyla, kadınlardan gelen ilk taleplere bir göz atığımızda bunların öncelikle kamusal alana ilişkin talepler, yani çalışma yaşamını ve siyasal yaşamı düzenlemek ve kadınlar lehine düzeltmek amaçlı talepler olduklarını görüyoruz. Yaklaşık aynı yıllarda 1866’da ABD’de bir diğer önemli gelişme eşit ücret talebinde bulunan ve kadınların lider konumuna gelmesini ortaya atan ilk örgütlenme ulusal birlik kuruldu.
Bu arada Avrupa’da da önemli gelişmeler olmaktadır. 1864’te 1. Enternasyonal’de Uluslar arası İşçi Birliği kuruldu ve Genel Konsey kadınların üyeliğe alınmasını onayladı. 1867’de John Stuart Mill İngiltere Parlementosu’nda kadınlara oy hakkı istedi. Kadın sayısının artması ile ev dışını çıkan çok sayıda kadın İngiltere’de seslerini duyurmaya ve taleplerini yüksek sesle vurgulamaya başladılar. Yüzyılın sonlarına doğru, 1889’da Londra’da 700 kibrit işçisi kadın, vasıfsız işçiler arasında sendikalaşmayı başlatan bir kıvılcım oldu ve bu tarihlere kadar binlerce kadın bu dönemde sendikalara katıldı. 1900 başlarında kadınlar çalışma yaşamı dışında başka bir talebi getirmeye başladılar. Siyasi yaşama katılım talebi kadınların öncelikle oy hakkı isteği olarak ortaya çıktı. Kadınlar İngiltere’de oy hakkı için dilekçe kampanyası başlattılar ve binlerce kadın tarafından gösterilere protestolara katılım oldu. Bu dönemde kadınların kendilerine oy hakkı isterken annelik rollerinin tam anlamıyla ön planda olduğunu ve kocaları ve çocukları için de taleplerde bulunduklarını görüyoruz. Örneğin 1905’deki yürüyüşlerde kadınlar “çocuklarımıza yiyecek, kocalarımıza iş ve dünya işçilerinin birliği” diye seslenerek yürüdüler. Sonuç olarak kadınların İngiltere’deki bu mücadelesi bir ses getirdi ve 1928’de kadınlara 21 yaşında oy hakkı verildi.
Kıta Avrupa’sında ki gelişmelere baktığımızda yüzyılın başında Rusya’nın Moskova, Petersburg ve Odessa gibi büyük şehirlerinde ilk kadın mitinglerinin yapıldığını görüyoruz. Bu mitingler sonucunda 1908’de Tüm Rusya Kadın Kongresi toplanıyor. Almanya’daki önemli bir gelişme ise 1908’de kadınların partilere üye olmaları kabulüdür. Artık kadınlar Avrupa’nın birçok önemli şehrinde toplanmakta ve seslerini duyurmaktadırlar. 1910’da Kopenhag’da 2. Uluslar arası Sosyalist Kadınlar Kongresi toplanıyor ve Clara Zetkin tarafından 8 Mart’ın Uluslararası Kadın Günü olması teklifi yapılıyor çünkü artık kadın sorunu ve kadının kamusal adım atmasıyla gündeme getirdiği sorunlar sokağa çıkıp oldukça yoğun bir biçimde dile getirilmeye başlanmıştır. Bunun iki önemli örneği İngiltere ve Rusya’da kadın işçilerin düzenledikleri grevlerdir. 1911’de İngiltere’de 21 fabrikada 15 bin örgütsüz kadın işçi greve gitti ve 18 fabrikada kadınlar örgütlenme hakkı kazandılar. Ardından 1913’te Rusya’da tekstil fabrikası işçisi 2000 kadın ücretli hamilelik izni için greve gitti. Bunu ilk kez kadınların kadın merkezli bir talebi olarak değerlendire biliriz.
Aynı dönemde yani 1900 başlarında ABD ve Avrupa ülkelerinin dışındaki gelişmelere göz gezdirdiğimizde büyük sayıda Filistinli kadının İngiltere’nin Filistin’i işgalini protesto için yürüdüklerini ve yine aynı şekilde Mısırlı kadınların da Kahire’de geniş çaplı yürüyüşler düzenlediklerini saptamaktayız. Ayrıca Hindistan’da da kadınlar kolonileşmeye karşı çalışmalar yapmaktadırlar. Bu dönemde bu ülkelerin kadınları eşit ücret ya da oy hakkı gibi kadının erkekle eşitliği merkezli taleplerini henüz dile getirememektedirler. Kolonileşme ve işgal gibi erkeklerin mücadele verdikleri alanlara katılmaktadırlar; Çünkü henüz ülkelerinin bağımsızlığı elde edilmemiştir.
1900’lerin ortalarına kadar iki Dünya Savaşı yaşanmıştır ve özellikle ikincisinden sonra kadınlar uluslar arası alanda ve kurumlarda birçok kayda değer hakkı kazanmışlardır. Bunların en önemlilerinden biri; 1945’te Birleşmiş Milletlerin kuruluşuna ilişkin taslak Birleşmiş Milletler Anlaşmasının kabulüne dönük gerçekleştirilen konferansta, anlaşmada geçen “erkekler arasında eşitlik” maddesinin “kadınlar ve erkekler arasında eşitlik olarak değerlendirilmesidir. Ardından diğer bir önemli gelişme 1946’da Kadının Statüsü Komisyonnun kurulmasıdır.
1960’larda yoğunlaşan kadın hareketi ve talepleri sonucunda 1970’lerde uluslararası örgütler çerçevesinde kadın hakları konusunda girişimler yoğunlaşmaya başlamıştır. Bunların etkisinin bir ürünü olarak değerlendirebileceğimiz birçok önemli bir adım 1975’te Birleşmiş Milletlerin Uluslararası Kadın 10 Yılını ilan etmesidir. Ayrıca aynı yıl Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi Kararı ile Kadının ilerlemesi için Birleşmiş Milletler Araştırma ve Eğitim Enstitüsü (INSTRAW) kurulmuştur. Ertesi yıl 1976’da Eylem Planını desteklemek ve kadınlar için bir fon oluşturması üzere Birleşmiş Milletler Kadınlar için Kalkınma Fonu (UNİFEM)kuruldu.
1975’de kadınların dünya çapında bir araya gelerek seslerini duyurma imkanı buldukları çok önemli bir gelişme Mexico City’de 1. Dünya Kadın Konferansı’nın toplanmasıdır. Burada eylem planı Birleşmiş Milletlere üye ülkelerde kadın sorunlarına çözüm getirecek mekanizmaların kurulması önerilmiştir. Daha sonra sırasıyla 1980’de Kopenhag’da İkinci, 1985’te Nairobi’de Üçüncü ve 1995’te Pekin’de Dördüncü Dünya Kadın Konferansı düzenlenmiş, “Pekin Deklarasyonu ve Eylem Platformu” kabul edilmiştir.
İlk Dünya Kadın Konferans’ından sonra 1979’da uluslar arası alanda eleştirme anlayışının hakim olduğu iki önemli gelişme meydana gelmiştir. İlk gelişme Avrupa Ekonomik Topluluğu tarafından kabul edilen kadının çalışmasına dair direktiflerdir. Sonra uluslararası düzeyde daha kapsamlı bir eşitlik anlayışı Birleşmiş Milletlerin öncülüğünde düzenlenen Kadın Konferansları ve Kadın On Yılı’nın bir meyvesi olan Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrıcalığın Önlenmesi Sözleşmesi ile somut bir düzeye getirilmiştir.
Sonuç olarak Batı’ya baktığımızda 1970’lerden itibaren kadın hakları konusunda bir gelişmeden söz etmek mümkündür. Özellikle Batı Avrupa’da kadınlar eğitim, çalışma ve siyasal yaşam alanlarında ilerlemeler kaydetmişler dir. Türkiye’de kadın haklarından söz edilirken en övgüyle söz edilen dönem Cumhuriyet’in ilk yıllarıdır ve haklar bu dönemde sınırlı kalmıştır. Eğitim ve çalışma alanlarında ve siyasal yaşamda kadınların sayısının son dönemde artmasına rağmen kadınlar açısından istenilen düzeyde gelişmeler kaydedilememiştir. Bunun nedeni ise devletin bir kadın politikasının olmayışıdır. Kadınların eşitlik anlamında haklar elde etmeleri ve kamusal alana büyük sayılarla katılıp yüksek aşamada görevlerde bulunabilmeleri için çok yönlü bir kadın projesi gereklidir. 8 Mart 2008




Elveda TANIK
Emniyet Müdürü

3 Mart 2010

ÜLKE TOZ DUMAN

Ülke toz duman. Vatandaşın bir bölümü tedirgin, bir bölümü ise duyarsız. Her şey allak pullak. Siyasi irade bütün kurumlara gücünü gösterme çabasında. Her şey ve herkes sorgulanır hale geldi. Elbette suç unsuru varsa sorgulanmalı ama bu şekilde değil. Bu ülkenin hukuku ve yasaları doğrultusunda yapılanlara kimse karşı çıkmaz. Ama sadece iddialarla insanlar suçlu muamelesi görerek damlara tıkılmaz. Siyaset kati suretle yargıya müdahale etmemeli. Siyasilere halkın vermiş olduğu yetki Ülkenin kurumları yıpratılsın diye verilmez.

Vatandaşı sıkıntıya sokmak,

Yoksul bırakmak,

Korku terörü yaratmak,

Ülkenin ordusunu yıpratmak,

Ülkenin Yargısına güvensizlik yaratmak,

Köşe yazarlarına göz dağı vermek,

Sorunlara çözüm yerine çözümsüzlük getirmek midir demokratikleşme?

Türk milleti vatanına, ordusuna sadıktır, kimse bu duyguları yok edemez.

Bir ülkenin gücü olan ordusunun ve hukukunun yıpratılması ne demektir?

Avrupa basını bile şaşkınlık içinde Türkiye meçhul istikamete gidiyor diye başlıklar atıyor. Ordunun yerine acaba nasıl bir güç oluşturulmaya çalışılıyor? Türkiye nasıl bir tarihi değişime doğru gidiyor? Ne demek eskimiş ve kalıplaşmış? Değerlerimizin yıpratılarak yapılanların tümü demokratikleşmek midir? Bu yapılanlar da sivil darbe değil midir?

New York Times, da yer alan bu yazı ne kadar vahimdir.

"Milyonlarca laik, otoriter Başbakandan korkuyor"

"Türkiye şimdi, ülkenin otoriter Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın haklarını çiğnemesinden korkan milyonlarca laik Türk'te derin bir kaygı yaratarak meçhul bir bölgeye doğru ilerliyor."

"Başbuğ'un Erdoğan ile iyi bir ilişkisi var"

Tabi ki devlet yönetimi ile ordumuzun iyi ilişkileri olmalı ama bu şekilde değil.

Erdoğan'a karşı koyacak tek kalan kurum olan yargının, "yakında, İslamcı destekçilerinin ellerine geçmesi" endişelerini de aktardıktan sonra "Sayın Erdoğan, kazançlı çıkmasından mutlu olacak olanlar bile kendisi için otoriter eğilimleri olan kusurlu bir lider olduğunu söylüyorlar" diye yazdıktan sonra Doğan Yayın Grubu'na getirilen para cezasını örnek gösterdi.

Türkiye’yi yakından takip eden Avrupa Türk ordusunun dünya’nın ABD’den sonra 2.ordusu olduğunu biliyorlar ama bizler maalesef yok etme peşindeyiz. Stratejik değere sahip olan Türkiye herkesin ağzını sulandırıyor. Akbabalar pay alacağı günleri bekliyor. Haydi bakalım yaşayıp neler olacak göreceğiz!!!...

03.03.2010
Nermin AYDINLI

TÜRKİYENİN AVRUPA BİRLİĞİ YOLUNDAKİ KIBRIS KARTI…

TÜRKİYENİN AVRUPA BİRLİĞİ YOLUNDAKİ KIBRIS KARTI…

Elveda TANIK
etanik@egm.gov.tr. 20.10.2010


KIBRIS; Akdeniz deki yavru vatanımız. Anavatana, o kadar yakın ki, sadece 65 kilometre. Elimi uzatsam, hemen avucumun içinde, seslensem sesim duyulacak gibi… Sanki Türkî yenin 82. Vilayeti. Oradaki kuş seslerini, şırıl şırıl akan su sesini, hafif esen bir rüzgârı bile duyar gibiyim. Orada soydaşlarımız, yani Türkler yaşar. Rumlar da yaşar. Ama Rumlar bir türlü rahat durmaz. Bazı Devletlerinde desteğini alarak orada yaşayan Türklere rahat huzur vermezler. Kanlı eylemler yaparlar. İnsanların üzerine benzin döküp diri diri yakarlar. Türkleri adadan çıkartmak için ellerinden ne gelirse yaparlar. Ama nafile! Kıbrıs Türkleri onlara pabuç bırakacak kadar korkak değil… Şöyle bir geçmişe dönüp baktığımızda, yapılan tüm kanlı saldırılara karşı yaptıkları direnişi dünyada takdir etmeyecek bir milleti göremiyorum…

Burada şunu da belirteyim ki, Kıbrıs Türkleri hiçbir zaman yalnız değildir. Arkalarında 70 milyon nüfuslu, koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti vardır. Onlara bir zarar gelmemesi için gözümüz kulağımız hep onların üzerindedir. Askere giden her Türk vatandaşı, yemin merasiminde “ VAZİFEMİZ KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİNİ SONSUZA DEK YAŞATMAKTIR.” Diye de yemin etmektedir…

Kıbrıs üzerindeki hassasiyetimizi bilmeyen yoktur. Buna rağmen; Bir de bakıyorsun! Ne görüyorsun? Neler görmüyoruz ki. Geçenlerde, AB Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi’nin Türkiye Raportörünün hazırladığı, Türkiye’ye ilişkin karar tasarısını onayladı. Onaylanan raporda ne yazıyordu biliyor musunuz? Bunu bilmeyen mi var? Sağır sultan bile duydu. Ama ben yinede yazmak istiyorum. Raporda “Türk Askerinin Kıbrıs’tan derhal çekilmeye başlaması, Maraş’ında Rumlara geri verilmesi.” Yazıyordu. Hani, Kurdun önünde uluyan kuzular misali, ulumaya devam etsinler…

Emekli Büyükelçi H Fahri ALAÇAM’IN, Türk askerinin Kıbrıs’a ayak basması ile ilgili 10 Mart 2005 tarihinde yazmış olduğu “ACHESON PLANI” başlıklı makalesini sizlerle paylaşmak istedim… Söz konusu makale;

“Hatırlanacağı üzere 1964 yılı ortalarında, Amerika Birleşik Devletleri Kıbrıs sorununun çözümü için “ACHESON PLANI” diye anılan bir arabuluculuk girişiminde bulunmuştur.
Bunda, Türkiye Başbakanı İsmet İnönü’nün 1964 yılının ilkbaharında Kıbrıs Rumlarının Kıbrıs Türklerine yönelik yeni bir hücumu halinde Türkiye’nin müdahale etmek durumunda kalacağını bildiren mesajına Başbakan Johnson’un verdiği cevabın önemli rolü olmuştur. “Johnson mektubu” diye bilinen bu cevabında Başkan Johnson, Türkiye’nin muhtemel bir Kıbrıs harekâtı sırasında ABD’den aldığı silahları kullanamayacağı gibi, böyle bir harekâtın Sovyetler Birliği’nin müdahalesine yol açması halinde NATO üyelerinin Türkiye’yi Sovyetlere karşı korumak mecburiyetinde olup olmadıklarını inceleme şansının kalmayacağını bildirmiştir. Hem Kıbrıs sorununda hem de Türkiye-ABD ilişkilerinde ciddi bir krize yol açan bu mektup, NATO çerçevesindeki ABD yüklenimleri hakkında tereddüt uyandırıcı bir nitelik taşımaktan başka, Türkiye’de ABD’ye duyulan inanırlık bahsinde ciddi şüphelerin doğmasına ve bunun sonucu olarak Türkiye’nin kendi güvenliği açısından daha gerçekçi değerlendirmeler yapmasına yol açmıştır.
İşte, başkan Johnson, mektubunun Türkiye’de yarattığı bu olumsuz havayı gidermek amacı ile Birleşmiş Milletler arabulucusunun himayesinde ABD eski Dışişleri Bakanlarından Dean Acheson ile Türk temsilcilerin Cenevre’de buluşmalarını ve Acheson’un Kıbrıs konusunda ortaya atacağı önerileri görüşmelerini teklif etmiştir.
Türkiye görüşme önerisini kabil etmiş ve eski Başbakanlardan rahmetli Nihat Erim ile Orgeneral o tarihte tuğgeneral Turgut Sunalp Cenevre’ye gelmişlerdir. Heyete Birleşmiş Milletler Avrupa Ofisi neshindeki Daimi Delege sıfatı ile ben de dâhil edilmiştim.
“ACHESON PLANI” diye adlandırılan öneriler iki aşamalı olmuştur. İlk aşamada, plan, Meis Adasının Türkiye’ye iadesini, Kıbrıs’ta iki Türk Kantonu kurulmasını ve Türkiye’ye adanın kuzeyindeki Karpas yarımadasında askeri üs verilmesini ve bunların karşılığında Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını öngörmekte idi. Heyetimiz Ankara ve özellikle zamanın Başbakanı Sayın İsmet İnönü ile gerekli temasları yaptıktan sonra bu öneriyi kabul ettiğimizi Acheson’a bildirdi. Fakat plan, “ÇİFTE ENOSİS” anlamına geldiği ileri sürülerek Yunanistan ve Makarios tarafından reddedildi.
Bunun üzerine, Acheson, planının ikinci aşamasını yürürlüğe koyarak, ilk teklifinde Türkiye’ye verilmesini önerdiği Karpas yarımadasının 50 yıl süre ile kiralanmasını ileri sürdü.
İşte bu ikinci öneridir ki, Türk Heyeti ile Başbakan İnönü arasında görüş ayrılığına neden olmuştur. Heyet Başkanı Nihat Erim ve Orgeneral Sunalp, gerekçelerini de ileri sürerek, önerinin reddini hükümete önermişlerdir. Ertesi gün Başbakan İnönü imzası ile gelen telgrafta önerinin aynen kabul edilmesi heyetten istenmiştir. Bu cevaptan fevkalade rahatsız olan Erim, Bizzat Başbakan ile telefonda görüşerek Ankara’ya gelmeyi önermiştir. İnönü’nün olumlu cevabı üzerine bir günlüğüne Ankara’ya giden ve Başbakan İnönü ile görüşen Nihat Erim, döndüğünde, Başbakanın kendisine “Önemli olan verilecek üssün devamlı ya da süreli ve kiralık olması değildir. Önemli olan, Türk askerinin barışçı yollardan ve zayiat vermeden adaya ayak basmasıdır. Bu husus sağlandıktan sonra Türkiye’nin rızası olmadan hiçbir çözüm adada uygulanamaz ve Türkiye kendisi karar almadan askeri oradan çıkarılamaz. Bu nedenlerle öneriyi kabul etmemiz lehimizdedir. Ümit edelim ki, Yunanlılar ve Kıbrıslı Rumlar da kabul etsinler” dediğini nakletti ve bizlerin de bu görüşe katılacağından emin olduğunu sözlerine ekledi. Sayın Erim İnönü’nün yaklaşımını zaten kabul etmişti. Orgeneral Sunalp da olumlu tutum aldı.
Ertesi günkü toplantıda olumlu cevabımız Acheson’a bildirildi. Fakat beklendiği gibi, Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlar ret cevabı verdiler. Herhalde onlar da durumu bizim gibi değerlendirmişlerdi.
Bu nedenle toplantıdan olumlu bir sonuç alınamadı. Ancak, bu olay bana, büyük devlet adamı rahmetli İsmet İnönü’nün dış politikada uzağı görme becerisinin ve büyük devlet adamlığı vasfına dolaylı da olsa şahsen tanık olma olanağını sağladı ve bundan büyük bir kıvanç duydum.”

Evet, görüyorsunuz. Önemli olan ufku değil, ufkun gerisini de görmektir. O zamanki dış politikamızda verilen kararların bugünlere yansımasının başarılarını görmemek mümkün değil… Kıbrıs tan askeri çekmek orayı Rumlara vermek anlamına gelir. Geçmişteki Büyük Devlet Adamlarımız gibi şu anda da Dış Politikada başarılı büyük Devlet adamlarımızın, uluyan kuzulara meydan vermeyeceği her kes tarafından bilinmektedir. Bir ana, hiç yavrusundan vazgeçer mi? Nasıl vazgeçsin? Yavrusu kanıdır, canıdır, aldığı soluktur, yediği yemektir, içtiği sudur, hayatıdır. Yavrusuz hayat olur mu hiç? Onsuz yaşanır mı? Nasıl ki bir ana canını verir, ama yavrusun undan vazgeçmez ise Kıbrıs’ ta bizim asla vazgeçemeyeceğimiz bir parçamızdır… 20.Şubat 2010

Elveda TANIK

Son 7 Gün Sayfa Görünümü