Bu Blogda Ara

28 Ekim 2010

YANDIK Kİ NE YANDIK...

Ülkemiz terör belasıyla yıllardır şehitlerine ağladı ve ağlamaya da devam ediyor. İmralı’da yatan vatan haini artık Türkiye Cumhuriyeti ile pazarlık yapıyor. Kürt hakları, demokratikleşme, çağdaşlaşma derken bir takım şeyler hafızalarımızdan silinip gitmişken TV. Kanalının birinde ucube giyinişli ve geçmişiyle övünürcesine konuşan bir kişi bizlere tekrar hatırlatılıyor. Bu kişinin kim olduğunu Fadime Şahin ismi geçtiğinde hatırlamayanımız olmaz sanırım. Evet, bu kişi Müslüm GÜNDÜZ.
Ekran da o kadar rahat o kadar da keskin sözler sarfediyor ki.”Kemalizm’in sonunun geldiğini, bu rejimi yıkmak istediğini açıkça söyleyen benim için hiçbir değeri olmayan bu şahsın bu güvenceyi nereden aldığını sormadan edemeyeceğim??? “Rejim bizi yere vurdu. Ama bizde rejimi yıktık” diyor ve ne kadar acıdır ki hukuk tarafından hiçbir şey yapılamıyor. Nerede kaldı devletin anayasal güvencesi?
Hele hele programcıların meczup diyeceğim bu kişinin konuşmaları karşısında gülmelerine ne dersiniz? Türkiye Cumhuriyeti nerelere gelmiş.Vah vah!!!Vatandaş ise ne halde bilen yok. Duyarlı, aydın ve geleceğinden endişeli olanların çığlığını duyan yok.
Demokratikleşme eğer bu kelimelerde gizli ise yandık ki ne yandık!!!
Bu kişinin özel hayatı hiç kimseyi ilgilendirmez ama söyledikleri Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesi ilgilendirir. “Demokratik hakkını kullanıyor” diyenleriniz olacaktır ama maalesef ben rahat bir şekilde söylenenler karşısında gülemeyeceğim.
Affedersiniz ifade özgürlüğünü unutmuşum!!!
Sanki bir öncekiler ve yapılmak istenenler kapatılırcasına her gün gündeme yeni olaylar sunuluyor. Laikler ve anti laikler, Müslümanlar ve gayri müslimler, açıklar ve kapalılar, Türkler ve Kürtler vs.vs. şeklinde ayrıştırmak Türkiye Cumhuriyetini parçalamak ve bölmek değil de nedir?
Tabiî ki Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan herkes eşit olmalı, yurttaş anayasal güvence altında haklarını aramalıdır ama bu da vatan hainliğiyle karıştırılmamalıdır.
Lütfen kendimize gelelim her şey çok geç olmadan…



28.10.2010
Nermin AYDINLI

23 Ekim 2010

Başı açtırmak mı kapattırmak mı Laikliğe aykırı ?

Başı açtırmak mı kapattırmak mı Laikliğe aykırı ?

Yıl 2010 aylardan Ekim gündem de yine bildik bir konu var başörtüsü yasağı. Maalesef Türkiye'de yıllardır değişmeyen konulardan bir tanesi başörtüsü yasağı. Hani bazı insanlar memleketlerinden ayrıldıktan 20-30 sene sonra geldiklerinde memleketlerini tanıyamadıklarından çok değişmiş olduğundan bahsedeler. Öyle ya o zamanlar memleketlerinde bu kadar çok katlı bina yoktu, telefon yaygın değildi cep telefonu hiç yoktu, yollar genelde patika ve bakımsızdı, okuma yazma oranı bu kadar yüksek değildi, Türkiye uzaya (başkaları yapmış olsa da) uydu göndermemişti vb. Haliyle insanın acaba burası benim memleketim diye şüphe duyması normaldir. Bu durumda olan insanlar başörtüsü sorununun hala bıraktıkları gibi devam ettiğini görünce memleketlerine gelmiş olduklarından emin olabilirler.

Memlekette birileri çıkıyor başörtüsü siyasi simgedir diyor. İyi ama hangi siyasi partinin simgesi (!) Diğer partileri bir tarafa bırakalım. Bu ülkede kendini Cumhuriyetin ve Laikliğin en temel ve yegane koruyucusu olarak tanıtan parti bile çarşaflı kadınları partisine hem de törenle üye yapmadı mı? Aynı partinin genel başkanı bu sorunu biz çözeceğiz demedi mi? Laikliğin yegane koruyucusu parti bile başını siyasi nedenlerle değil (ki böyle bir nedenin geçmişte vardıysa bile bugün olmadığına inanıyorum) kendi tercihi nedeniyle kapatmak isteyen bayanların bir sorunu olduğu kabul etmiş ve bunu çözeceğini ilan ediyorsa Allah aşkına bu hangi partinin siyasi sembolüdür?

Siyasi sembol tutmadı o zaman Laiklik'den gidelim. Çünkü başını örtenlere karşı olanların olmazsa olmaz tezlerinden birisi başörtüsü serbestliğinin Laikliğe aykırı olduğu yönünde. Laiklik neyi ifade ediyor; toplum hayatı ile ilgili kurallar dini kurallara dayandırılamaz. Buradan hareketle şimdi şöyle bir uygulama ortaya çıksa ve dense ki "bundan sonra üniversitelere başı açık girmek yasaktır her bayan öğrenci başını kapatarak üniversiteye girmek zorundadır" o zaman bunun baştaki Laiklik tanımına aykırı olduğu söylenebilir. Ama buradaki konu mevcut olan (ya da olmayan) yasağın kaldırılarak dileyen öğrencilerin başını örterek de derse girmelerinin serbest bırakılmasıdır. Kimse burada şu dinin şu mezhebine göre bayanların başlarını örtmeleri gerekmektedir onun için herkes böyle yapacaktır diye bir şey söylediği de ima ettiği de yoktur. Dolayısıyla Laiklikle ilgili bir sorun olduğunu düşünmüyorum.

Siyasi partilerin samimane olarak  konuyu çözmelerinin gerekliliği ortadadır. Hangi parti olursa olsun çözüm noktasında samimi olması gerekmektedir. Özellikle ana muhalefet partisinin burada sergileyeceği tutum çok önemlidir. Doktorun önüne yaralı bir hasta getirildiğinde doktor tedaviye bir yerden başlamak durumundadır. Önce kanamalı yerlerin kanamasını durdurmaya çalışan doktora bir başkasının hayır doktor bey kanamayı durdurma bu hastanın nabzı da düşük, kırıkları da var, travma da geçiriyor diyebilir mi? Diyemez. Çünkü doktor tedaviye bir yerden başlamak durumundadır ve yaptığı bir tedavi diğer bölgeleri tedavi etmeyeceği anlamı taşımamaktadır. Dolayısıyla konu üniversitelerdeki başörtüsü sorununun çözümü iken yok efendim dokunulmazlıklar sorunu da var, YÖK sorunu da var gibi başka konuları öne sürüp asıl üzerinde konuşulan konuyu çözümsüzlüğe itmek samimilik değildir.

Başörtüsü konusunda ülkemizin biran önce çözüm bulması ve bu konunun sürekli ısıtılarak gündeme gelmesinin önüne geçilmelidir. Bulunacak çözümde içinde yaşadığımız çağa, insan hak ve hürriyetlerine, inanç özgürlüğüne uygun olmalıdır.

 

Samimi günler dilerim

İbrahim ALİN

ibrahimalin@gmail.com

21 Ekim 2010

TÜRBAN MI, BAŞÖRTÜSÜ MÜ!!!

Ülke gündemi Türbanla meşgul olurken, kamu kuruluşları değil, üniversiteden sonra ilköğretim de türbanla girmek isteyen öğrenciler ortaya çıktı. Acaba bunlar bilinçli bir şekilde mi yapılıyor veya yaptırılıyor?
Türban veya başörtüsü çözümü için turlar devam ederken, yasaları ve yargı kararlarını hiçe sayan YÖK başkanı bu işe çözümü buldu bile!!! Evet Anayasa ve hukuk kuralları sanırım bir kenara atılarak bundan sonra yapılacak bütün sınavlarda türbanlı girilebileceğinin açıklanması kafalarda soru işaretleri bırakmıyor mu?
Türban mı, Başörtüsü mü? Diye tartışıla dursun Anadolu kadını başını yaşmakla, salma yemeniyle, tülbentle vs. örtmeye devam ediyor. Başörtüsü Anadolu kadınının geleneksel örtüsüdür. Türban tesettür giyiminin moda tarzı değil midir? Anadolu kadınının örtüsü neden siyasete alet ediliyor? Özellikle kadınlar üzerinden neden siyaset yapılıyor? Ben bir kadın olarak bunu şiddetle kınıyor ve siyasilerin kendilerine gelmelerini istiyorum. Benim annemin, anneannemin, babaannemin başörtüsünden ellerini çekmeleri gerektiğini düşünüyorum. İnançlarımızı hiç kimse kapalı veya açık diye sorgulayamaz. Bu güne kadar dini vazifelerini yapmak isteyen hangi vatandaş engellendi? Kimlerin inançları sorgulandı. Bu gün bu yapılan provoke değil de nedir? Sorun haline getirilen türban aslında ülkenin gerçek sorunu mu? Bütün bunlar örgütlenme değil de nedir? Bu temel hak ve özgürlük olmayıp laikliğe aykırı değil mi? Özgürlük deyip, anayasal hakların ihlal edilmesi ülkede kargaşa ve kaos ve kutuplaşma yaratmaz mı?
İslam dininde başı kapatmak var mı yok mu? Bu konu üzerinde değişik yorumlar yapılmakta ve ortaya kesin bir açıklama getirilmemektedir. Bu nedenle de vatandaşın kafası işin ehli olan veya olmayan kişilerin açıklamalarıyla karışmaktadır. Esas olan Kur’an değil mi dir? Peki! Kur’an’da “kadınların başlarını örtmelerinin emredildiği” söylenen ayet, Nûr Suresi’nin 31. ayetidir.

Söz konusu ayette Allah, Peygambere hitaben şöyle diyor:
“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler…”(6).
Aslına bakılırsa Kur’an’da kadınların başlarını örtmeleri konusunda herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. . Ayette geçen “Başörtüsü” değil, sadece “Örtü”dür. Ancak nedense İslam âlimleri, ayette “Örtü” anlamında kullanılan “Humur” kelimesini, “Başörtüsü” olarak anlamışlar ve ona göre hüküm vermişlerdir. Gerçekte ayette bulunan ilgili cümlenin “Örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler” anlamına geleceği açıktır Bu konudaki düzenlemeler, tamamen müfessirlerin (Kur’an yorumcularının) ve fıkıhçıların (İslam hukukçularının) yorumlarına bağlıdır. Yani Kur’an’da örtünme konusunda düzenleme bulunmakla birlikte, kadınların başlarını örtmeleri konusunda herhangi bir hüküm yoktur ve bu konuda 1400 küsur yıldır var olduğu söylenen hüküm, bütünüyle İslam alimleri tarafından konulmuş hükümlerdir. Zaten başörtüsü gibi konularda çıkan tartışma ve çatışmalar da genelde bu gibi hükümlerden çıkmaktadır. Yani, Kur’an’da açıkça zikredilmemekle birlikte, daha çok İslam bilginlerinin anlayış, kavrayış ve algıları doğrultusunda ve Hz. Peygamber’den sonraki devirlerde konulan hükümlerdir.

Aslına bakılacak olursa, Kur’an’da ne bu ayette, ne de başka bir ayette “Başörtüsü” kavramı bulunmamaktadır. Sadece “Örtü” ve “Örtülecek yerler” den bahsedilmekte olup, kadınlar için örtülecek yerlerin, yani avret yerlerinin arasında “baş” ve “saçlar” bulunmamaktadır.

Her neyse okuma kültürü olmayan bir toplum olarak Kur’an’da Nûr Suresi’nin 31. ayetinde Allah, Peygambere hitaben şöyle diyor kısmından itibaren Ömer Sağlam hocamızın yazısından alıntıları sizlerle paylaşmak istedim.

Ülkemizin derdi açılmak veya kapanmak olmazsa olmazlarımızdan olmamalıdır. Ülke yoksullukla, terörle boğuşurken neden önümüze bu tür gündemler konulmaktadır. Bir toplum yoksul bırakıldıkça gerçek gündemden uzaklaşır. Ülke üzerinde hain emelleri olanların, rantçıların, çıkarcıların işleri kolaylaşır. Yetki alan siyasi otoritenin halkı germeye hakkı yoktur.Adalet siyasete alet edilemez.Demokratikleşiyoruz diye hukuk kuralları ihlal edilmeye başlanırsa sonumuzun ne olacağını varın siz düşünün!!!

Nermin AYDINLI
21.10.2010

16 Ekim 2010

BİTMEYEN SORUNLAR!!!

Uzun zamandır yazı yazmakta zorlanıyorum. Konu bulamadığımdan mı, yoksa yazı yazamadığımdan mı? Elbette değil. Ülkemizde hızla değişen bir gündem de konu bulmamak gündemden gündeme bizleri atlatanlara haksızlık olur diye düşünüyorum. Her neyse ülkemiz eksen kaymasına hızla ilerlerken, korku toplumunun oluştuğu umarım gözden kaçmıyordur. Özellikle seçim atmosferi yavaş yavaş siyasilerin suni gündemleri ekranlara yansıtılırken yurttaşın sorunları çığ olmaya devam etmektedir.
Referandumun galibinin Yoksulluk olduğunu belirtmiştim. Evet, yokluk ve yoksullukla mücadele yerine halkın ilgisinin başka yönlere çekilmesi sağlanmış ve bütçemizden milyonlar genel seçimlere harcanması gerekirken sadece birilerinin egosunu tatmin etmek için kullanılmıştır.
Türkiye’nin yüzde 90’ı açlık ve sefaletle boğuşurken zengin daha zengin, fakir ise daha fakirleşmiştir. Fakirleşen yurttaşlar kader deyip durumlarını kabullenmektedir. Devletin kendilerinden elini çektiği, kaderlerine terk edildiğini anlamasınlar diye dağıtılan yardımlarla gizlenmektedir. Yoksul ve yoksun bırakılan yurttaş geçim derdine düşmüş olduğundan yurttaşlık bilincini de kaybetmek üzeredir.
Eğitim ise allak pulsak. KPSS skandalı ve sınavlar vs.ise gençlerin geleceğini yok etmektedir. Sormak istiyorum, eğitimin yandaşlığı olur mu? Peki diğerleri bu ülkenin evladı değil mi?
Tarım ülkesi olan Türkiye tarımını, hayvancılığını bitirmiş dışardan ithal etmeye başlamıştır. Bu yoksullaşmak değil de nedir?
Türban ile kapanmaya çalışılan demokratik açılım, yani doğu ve güneydoğuda özerklik tartışması ve İmralı da yatan malum şahısın pervasızca istekleri ve açıklamaları nedense medyada teğet geçilmeye başlandı.
HSYK’da toplu istifalar akıla yargı sistemine de neşter vurulduğunu göstermiyor mu? Yandaş medya kelimesinden sonra yandaş yargı mı oluşturulmaya çalışılıyor? Bir ülkede, bütün haklar herkese eşit düzeyde uygulanmıyorsa, o ülkede kaos olur ve yönetime güvensizlik oluşur.
Yani; sosyal devlet aynı zamanda hukuk devletidir. Adaletli bir hukuk düzeni sosyal devletin temel görevidir. Sosyal devlette insan vatandaşlık hukuku ile güvence altındadır. Acaba bugün bu yapı sarsılıyor mu?
Evet, daha vs.vs.vs.diye sıralanacak bitmeyen sorunlarımızın altından ve ülkemiz üzerinde oynanan kirli oyunlardan ancak; ATATÜRK İLKELERİNE BAĞLI KALMAK, ONUN VE KAHRAMAN TÜRK EVLATLARININ BİZE EMANET ETTİĞİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNE SAHİP ÇIKMAKLA MÜMKÜNDÜR.

12.10.2010
Nermin AYDINLI

4 Ekim 2010

Bilmek mi daha önemli yoksa dinlenilmek (ya da anlatabilmek) mi?

Bilmek mi daha önemli yoksa dinlenilmek (ya da anlatabilmek) mi?

Bu sıralar aklımda başka konular vardı yazmak için ancak yakın geçmişte ve gün içinde yaşadığım bir olay beni bu yazıyı yazmaya yöneltti. Bu yazıyı yazmama neden olan bugünkü olayı sizlere aktarabilirsem bu başlığı neden attığımı zannederim anlatabilmiş olurum.

Çalıştığım firmada firma sahipleri sürekli olarak müşteri bulmak için yurtdışına gezi programları düzenlemenin gerektiğini düşünüyorlardı. Hatta işe başladığım ilk gün bazı ülkeler için gezi programı yapmam bile istendi. Ben de altyapısı oluşmadan gezi yapmanın firmaya çok getirisi olmayacağını söylüyordum. Ancak benim yaklaşım tarzım sanki yurtdışına çıkma konusunda isteksizlik gibi algılanıyordu. Hatta bu konuda aramızda soğuk rüzgarlar bile esiyordu.

Dış ticaret konusundaki tecrübelerime dayanarak firma sahiplerine şunu öneriyordum; bir ülkeye gezi düzenlemeden önce o ülkeyi araştıralım. Özellikle internet üzerinden yapacağımız firma tarama ve bulma çalışmalarıyla öncelikle firmalarla irtibat kuralım, ürünlerimize, fiyat seviyesine, kalite beklentilerine vb konulara yaklaşımlarını görelim. İlgili müşterinin ve ülkenin ürünlerimiz için potansiyel arz ettiği kanaatine varırsak ülke ziyareti yapalım. Sonuçta ülke ziyaretleri yorucu olsa da yeni yerler görme ve insanın ufkunun açılması adına çalışanlar içinde istenilen bir faaliyettir.

Fakat bu yaklaşım ve öneriler istenilen neticeyi doğurmadı. Ülkelerle ilgili genel çalışmalar yapılıp ülke ziyaretleri gerçekleştirildi ve 4-5 ülkeye iş gezisi düzenledi. Sonuç firma için kabarık bir seyahat masrafı ve gerçekleşen tatmin edici olmayan birkaç satış.

Hali hazırda da başka ülkeler için daha uzun süreli bir iş gezisi planı yapıyor ve bunun için yoğun şekilde çalışılıyordu ancak bugün firma sahiplerinden birisinin oğlu geldi ve bu şekil iş gezilerinin firma için çok uygun olmadığını bildirdi. Sonuç şaşırtıcıydı fikrini bu kadar değiştiren şey ne idi.

Cevap çok basitti aslında; bir arkadaşı ona bu tür iş gezilerinin firma için iyi olmadığını kendilerinin bu şekil bir iş gezisi düzenlemediklerini, bu şekilde uygun müşteri bulmanın pek olası olmadığını anlatmıştı. Benim aylardır anlatmaya çalıştığım ve anlatamadığım konuyu arkadaşı belki bir bardak çay içerken anlatmış ve firma sahibinin fikrini değiştirebilmişti.

Hayatta neyi ne kadar bildiğiniz ya da anlatabildiğiniz kadar karşınızdakinin sizi anlamaya ne kadar açık olduğu da önemlidir.

Ne güzel söylemiş Mevlana Hazretleri "Ne kadar anlatırsan anlat karşındakinin anladığı kadarsın...."

Saygıyla kalın

İbrahim ALİN

ibrahimalin@gmail.com

Son 7 Gün Sayfa Görünümü