Bu Blogda Ara

28 Aralık 2010

DUYDUK DUYMADIK DEMEYİN…

DUYDUK DUYMADIK DEMEYİN…
Polis, e.devlet ödülü aldı.

etanik@egm.gov.tr

Bu söz kulağımıza çok da yabancı gelmez… Hani çocukluğumuzda, her hangi bir şeyi çevremizdekilere duyurmak için avazımızın çıktığı kadar “duyduk duymadık demeyin” diye bağırmaz mıydık? Tabi’i ki bağırırdık… Aslında bu söz; padişah fermanının halka duyurulması sırasında şu şekilde, “DUYDUK DUYMADIK DEMEYİN,PADİŞAHIMIZIN FERMANI” diye söylenirmiş…Yani her kesin duyması sağlanırmış…

Evet, bende duyduk duymadık demeyin diyorum. Neden mi? Çünkü, Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) ve Türkiye Bilişim Vakfı (TBV) tarafından bu yıl 8. si düzenlenen e-devlet uygulamalarının ödülü, Emniyet Genel Müdürlüğünün Araç ve Sürücü Bilgi Sistemi (ASBİS) projesi, 20 Aralık 2010 günü Türkiye Büyük Millet Meclis’inde yapılan oylamayla, kamudan vatandaşa e-hizmet kategorisinde birinci seçilerek en büyük “ e-devlet ödülü “ne layık görülmüştür. Bunu her kes duymalı, bilmeli…

Araç Tescil ve Sürücü Belgesi İşlemlerinin elektronik ortamda online olarak yapılması projesi, Trafik Hizmetleri Başkanlığı ile Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığının ortak çalışmaları neticesinde, 01.5.2010 tarihinden itibaren uygulamaya geçirilmiştir. Bu uygulamaya göre noterden satış işlemi tamamlanan aracın tescil belgesi 3 iş günü içerisinde ikamet adresine gönderilebildiği gibi, talebi halinde en yakın trafik tescil kuruluşundan elden de teslim edilebilmektedir.

E-devlet verimliliği artırmak ve çağdaş olmanın gereği olarak ortaya çıkmıştır. e-devlet kavramı çağdaş toplumlarda devlet ve birey ilişkilerinde, devletin vatandaşlara karşı yerine getirmekle yükümlü olduğu görev ve hizmetler ile vatandaşların devlete karşı olan görev ve hizmetlerinin karşılıklı olarak elektronik iletişim ve işlem ortamlarında kesintisiz olarak sağlanmasıdır.

Çağımızdaki bu gelişmeleri yakından takip eden Emniyet Teşkilatının e- kurum olarak bir çok projesi mevcut olup, e-devlet ödülüne layık görülen ASBİS projesi sadece bunlardan birisidir… Kamudan vatandaşa hizmet kategorisinde; e-kurum olarak, e-pasaport projesi de 1.6.2010 tarihinden itibaren uygulamaya geçirilerek tanzim edilen pasaportlar 3 gün içerisinde müracaat sahibinin belirtmiş olduğu adreste kendisine teslim edilmektedir.

Sonuç olarak diyorum ki; polisin vatandaşa vermiş olduğu bu hizmetlerden, polisin bu donanımından, bilgisinden, uzmanlığından, neden hiç bahsedilmez?. Hani TV kanallarında defalarca hep duyarız ya, polis şunu copladı, bunu yakaladı, şunun evini yıktı, şüpheliyi vurdu, yine polis göstericilere engel oldu vb…Bu sözleri gazetelerde de okuruz. Ama polis hep susar, susar, sabreder … Neden mi? Kim ne derse desin polis yinede vatandaşa hizmet için var olduğunu bilir. Bazen haksız yere eleştiri çığırtkanlığı yapanlar, birazda polisin yapmış olduğu bu başarılı hizmetlerinden bahsetseler olmaz mı? Olmaz! Olur mu hiç? Reyting düşer…

Fakat ben yazımı ”Duyduk duymadık demeyin! POLİS; e- devlet ödülüne layık görüldü” diye bitiriyorum…27.12.2010

Elveda TANIK

24 Aralık 2010

ÇALIŞTAY

Sonunda bu da oldu. Evet evet yıllardır dökülen kanların nedeni ortaya çıktı. Diyarbakır’da yapılan Demokratik Özerklik Çalıştayı Kürdistan rezaletini ortaya koydu.

Yapılan bu çalıştayda;

a-Kürt sorununun çözümü için en önemli proje demokratik özerkliktir. Hedefimiz, demokratik özerk Kürdistan’ın inşasıdır. Demokratik Özerk Kürdistan Toplum Kongresi, Demokratik Türkiye Cumhuriyeti Parlamentosuna kendi temsilcilerini göndererek “Ortak Vatan” politikalarına dahil olur.

Dikkat edilecek husus;

“Türkiye Cumhuriyeti’nin adı “Demokratik Türkiye Cumhuriyeti” olacak. Ve Türkiye, Türk-Kürt ortak vatanı olacak”!!!


b-Demokratik Özerk Kürdistan, kendini temsil eden özgün bayrak ve sembollere sahiptir.

c-Türkiye ve Kürdistan’ı ortak vatan olarak görmekteyiz. Yeni Demokratik Özerklik hukuku, yeni Türkiye Cumhuriyeti anayasası ve AB hukuku tarafından tanınarak yasallığı sağlanmalıdır.

Bölücülük devam ediyor;

d-Öz savunma örgütlü topluma dayanır. Varlığını korumanın olmazsa olmazıdır. Kürtler işgalci ve istilacı güçlerin saldırısından günümüze kadar her türlü işgal ve saldırılara karşı varlığını korumak için öz savunma içinde olmuştur. Şehir, kasaba, mahalle ve köylerinde yaşayan tüm halklar faşist, gerici ve soykırımcı (dedikleri; Türk Ordusu ve Türk polisi oluyor)saldırılara karşı bilinçli ve duyarlı olmalı, toplumsal direnişi ifade etmelidir.

e-Kürtçe’nin kamusal alanda kullanımı sağlanmalı, Kürdistan’ın resmi dili Kürtçe ve Türkçe olmalı. Hizmet dili Kürtçe olmalı. Bölgede ki ekonomik kaynaklar kurulacak olan Kürdistan devleti tarafından kontrol edilmeli vs.vs.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bir yurttaşı olarak böyle rezalet görmedim. Ülke içinde bir ülke kurulmasının konuşulması demokratikleşmek ise ben demokrat olmak istemiyorum. Bağımsızlık uğruna bu güne kadar dökülen kanların hesabını kimler verecek!
Bu cennet vatanımızın birlik ve beraberliğini istemeyen Atatürk’ün bizlere emanet ettiği laik Türkiye Cumhuriyetinin yıkılması için elinden geleni yapan iç ve dış nifaklar son kozlarını oynamak için arenadalar. Sözüm ona kendini yazar çizer olarak niteleyenler TV. Kanallarında boy gösteriyorlar.



Kanıma dokunuyor kanıma!


Açılım ve Demokratikleşme adı altında her şey allak pullak edildi. Bir sevda peşinde koşanlar Türk ulusu ile oynuyor. Milletin meclisinde, Türk milletinin paralarıyla meydan okurcasına konuşuyorlar. Parçala, böl, yönet bermuda şeytan üçgenini uyguluyorlar. Neymiş efendim sadece düşünülmüş ve tartışılmış. Nasıl bir düşünceymiş bunlar da zafer kazanmış edasıyla açıklamalar yapılıyor. İşsizlik, yoksulluk ve ülkenin bütün sorunları çözülmüş, halkın refah seviyesi yükselmiş de, tek sorunumuz olan kürt sorununu konuşur hale gelmişiz.
Toplumsal mutabakat diye toplumu germeye hiç kimsenin hakkı yok.

Yazık çok yazık!

Bu güne kadar Türkiye Cumhuriyetinin her bir vatandaşı eşit haklara sahip olmadı mı? Yok siz Kürtsünüz de bu haklardan yararlanamazsınız mı dendi? Benim Anadolu’ma, kasabama, köyüme hizmet edildi de, doğu ve güneydoğuya mı hizmet götürülmedi? Kürt vatandaşlar aç, susuz, eğitimsiz deniyor. Peki! Yoksulluk içinde kıvranan bu devlete vergisini ödeyen diğer vatandaşlar ne yapsın?

Yeter artık!


Bu sinsi oyunlarınız ile şehit kanlarıyla sulanmış bu toprakları parçalamaya, Türkiye Cumhuriyetini bölmeye gücünüz yetmeyecektir…

“Bu memleket dünyanın beklemediği, asla umut etmediği ayrıcalıklı bir var oluşa sahne oldu. Bu sahne en az 7 bin senelik bir Türk beşiğidir. Beşik doğanın rüzgarıy’la sallandı; beşiğin içindeki çocuk doğanın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk doğanın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu sonra onlara alıştı; Onların oğlu oldu. Bir gün o doğa çocuğu, Doğa oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu... Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.” M.Kemal ATATÜRK
23.12.2010

Nermin AYDINLI

7 Aralık 2010

TOPLUM OLARAK NEREYE GİDİYORUZ

Günler günleri kovalarken bir oyana, bir buyana savrulan vatandaşın ülkemizde olanlardan haberi bile yok. Geçim derdine düşen yoksul halkı ise hiç mi hiç düşünen yok. Devlet erkanı ise kendi halinde, açıklamalar ise çelişki dolu. Biri “emeklinin satın alma gücü arttı” diğeri ise “emekliler açlık ve yoksulluk sınırı altında” olduğunu söylüyor. Kime inanalım, kime dert yanalım. Ah ile vah ile ömrümüzü mü geçirelim. Yoksa peri masallarında olduğu gibi hayal dünyasında mı yaşayalım…

Seçimler yaklaşırken siyasi arenada hızlı gelgitler yaşanmaya başladı. Demokrasi, ifade özgürlüğü, düşünce hürriyeti çağdaşlık olduğu söylense de uygulama kişilere göre değişiyor. Sen ondansın, sen bundansın, bana karşı isen suçlusun anlayışı ne yazık ki almış başını gidiyor.

Vatandaş kendi derdiyle uğraşırken politikanın sadece kendisine verilen patates, soğan vs. yardımlar olduğunu düşünmesi normal değil mi sizce? Sandıklara halkın iradesi mi yansıyor acaba? işsiz, çocuğuna haçlık veremeyen, evine bir lokma ekmek götüremeyen anne, babadan kimin haberi var sorarım size...

Dünyayı sarsan WikiLeaks belgeleri hiç etkilemedi bile!!!

18.Milli Eğitim şurasında “Andımız” ve İstiklal Marşı’nın okunması zorunlu olmaktan çıkarılmasında ki amacı soranımız var mı?

Kıbrıs’ta neler oluyor, Ülkemizde demokratikleşme adı altında yapılan pazarlıklar, Türk Hava Sahamızın daraltılması, Sağlık ve eğitimde olan sorunlar, Tarım, Hayvancılık, Sanayi, Ekonomi vs.vs.sanırım hiç biri bizi ilgilendirmiyor ne dersiniz?

TOPLUM OLARAK NEREYE GİDİYORUZ? Diye soranımız varmı???



07.12.2010

Nermin AYDINLI

1 Aralık 2010

ÖN YARGILI MI OLMALI
Elveda TANIK

etanik@egm.gov.tr 25.11.2010

Ön yargı aslında bir tutumdur. Ön yargıya dayalı tutumlar ise hoşnutsuzluk, korku, kin ve nefret gibi katı duyguları içerir. Aslına bakarsak bu duygu belli bir oranda hepimizde olabilir. Ama olmamalıdır. Ön yargı, hem kendimize hem de çevremizdekilere zarar veren bir duygudur, tutumdur. Ön yargı yanlış kararlar verdirebilir…

Her nedense; hiç kimse kendisinin ön yargılı olduğunu kabul etmez, fakat karşısındaki kişiyi tanımadan onu hakkında peşinen hüküm verebilir. Bu ön yargı değil mi? Evet, ön yargı. Bezende hak etmediğimiz bir davranışla karşılaştığımızda beni tanımadan, işin aslını astarını anlamadan beni yargıladı deriz. Hayatımızda, kin, nefret, hoşgörüsüzlük gibi duygu ve tutum yerine, koşulsuz sevgi, hoşgörü ve şefkat olsa daha iyi olmaz mı? Kesinlikle daha iyi olur. Katıldığım bir seminerde paylaşılan ve beni çok etkileyen, beğenileceğini düşündüğüm “ ÇOK ÖZEL BİR HİKÂYE “ isimli yazıyı ben de paylaşmak istedim.

Hikâye şöyle;

“Kendini bildi bileli mor menekşeyi çok severdi. Çocukluğunun geçtiği iki katlı evin bahçesinde bahar geldiğinde mor, mor açar, mis gibi kokarlardı. Annesi, menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi.

“ Menekşeler, gölgeyi sever kızım!...” derdi.

Oysa öğretmeni. Bitkilerin güneş ışınları ile fotosentez yaptığını anlatmıştı ona… Bitkiler güneş ışığına muhtaçtı. Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi; “Her bitki güneşi severken, onlar neden gölgeyi tercih ediyorlar? Diye düşündü durdu Hande… Küçük, ufacık aklı ile aslında menekşelerin diğer çiçeklerden farklı olduğunu keşfetmişti. İşte belki de menekşeler, bu yüzden bu kadar güzeldi. Her kesten farklı olursan, bu hayatta değerli olursun kanaatine varmıştı. Daha o yıllarda farklı olmak için gayret etmeye başladı. İlk olarak, okulda kimsenin yanına oturmak istemediği Hacer’in yanına oturmak istediğini öğretmenine söylemesiyle başladı, farklılıklarla süren hayatı… Hacer bile şaşırmış, şaşkın şaşkın bakıyordu onun yüzüne. Hacer çok dağınık, biraz anlama zorlukları olan problemli bir ailenin kızı idi. Hande ise Mühendis Kemal Beyin biricik kızı… Öğretmen, daha sonra bir tatsızlık çıkmasın diye pek oturtmak istemedi, Hacer’ in yanına Hande’ yi …Bu yüzden kendisiyle konuşmak için Hande’nin annesini okula davet etti.

Annesi eve geldiklerinde Hande’ye sordu:

“Hacer’in yanına neden oturmak istiyorsun, yavrum?”

Hande cevap verdi:

“Geçen baharda menekşeler ekiyorduk hani anne, o gün sen bana menekşeler güneşi sevmez demiştin, oysa her bitki güneşi sever. Menekşeler farklı, beklide bu yüzden bu kadar güzeller… Hacer’in yanına kimse oturmak istemiyor. Ben farklı olmak istiyorum. Belki Hacer de güzeldir, onu fark etmek istiyorum!.".. dedi

Annesinin ağzı açık kalmıştı. İlkokul dördüncü sınıf öğrencisi kızının bu olgunluğuna hayran kalarak:

“ Peki kızım, kimin yanında istersen oturabilirsin!..” diyebildi sadece…

Pazartesi günü hande, hacer’in yanında oturmaya başladı. Hem Hande tedirgindi, hem de Hacer… Birbirleri ile hiç konuşmuyorlardı. Diğer kızlar da soğumuştu, Hande’den. Nasıl Hacer gibi dağınık, bir şeyi, iki kere anlatmadan anlamayan, fakir bir kızın yanına oturmayı istemişti, hala kabullenemiyorlardı. En çok alınan Doktor Cemal Bey’in kızı Esin’di. Anne-babaları her hafta sonu görüşüyorlar, Hande ve Esin birlikte oynuyorlardı. Hande, nasıl olur da kendi yerine Hacer’i seçerdi. Gururu çok kırılmıştı, Esin’in. Hande ile konuşmuyordu. Birgün Hande ve âilesi, Esin’lerle dağ köylerinden birinde gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler. Hande gene Esin’in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu. İçin için de Hacer’e kızmaya başlamıştı arkadaşları ile arasının bozulmasına sebep olduğu için… Neden bu kadar dağınıktı, neden her şeyi iki kerede anlıyordu? Yoksa aptal mıydı? Sonra menekşeleri hatırladı, hemen düşüncelerinden utandı. Hacer farklı diye yargılamaması gerekiyordu. Hacer’in kimsenin bilmediği güzelliklerini keşfedecekti. Buna tüm gücü ile inandı. Panayıra gittiklerinde Esin somurtarak karşısında oturuyordu, Hande ile konuşmuyordu.

Hande canı sıkıldığından biraz dolaşmak için annesinden izin aldı. Köy yolunda yürümeye başladı. Hava iyice soğumuş ve ayaz iyice artmıştı., kar atıştırmaya başlamıştı. Hande karı çok seviyordu, yürüdü, yürüdü. Köye gelmişti. Bir evin önünde durdu. Evin penceresindeki saksıya gözü ilişti. Gözlerine inanamıyordu, bunlar mor menekşelerdi. Ama kıştı ve menekşeler soğuğu hiç sevmezlerdi. Eve doğru bir adım attı. Kapıda beliren gölgeyi çok sonra fark etti, bu Hacer’di. Hande’ye gülümsüyordu.

“ Hoş geldin Hande buyurmaz mısın?” diye mırıldandı Hacer…

Hande, biraz ürkek, şaşkınlıkla kapıya doğru ilerledi ve içeri girdi. Oda sıcaktı odun sobası her yere ısıtmıştı.

“ Menekşeler…” diyebildi sadece Hande… “Bu soğukta?”

“ Onlar annem için, annem onları çık sever:”

Sonra yatakta yatan kadını fark etti Hade.

“ Annen hasta mı?” diye sordu.

“ Evet, iki sene önce felç oldu, ona ben bakıyorum. Bizim kimsemiz yok, bir tek ineğimiz var, onunla geçiniyoruz. Ama tüm işler bana baktığı için derslere çalışacak pek vaktim olmuyor!..” dedi. Hacer utanarak… “Bir de bizim köyden şehre açar yok. Bu yolu her gün yürüyorum, o yüzden de çok yorgun okula geliyorum. Dersleri anlamakta güçlük çekiyorum.”

Hande’nin gözleri dolmuştu. Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi. Annesi onu arıyordu. Çok merak etmiş olmalıydı. Dışarıya koştu ve annesine sarıldı, ağılıyordu. Bir müddet sonra:

“ Anne, bu Hacer!..” diye tanıştırdı sıra arkadaşını…

Hacer’in yaptığı sıcak çorbadan içtiler birlikte. Hande annesine anlattı Hacer’in hayatını, ağlayarak:

“ Bir şeyler yapalım anne!” dedi. Hacer’e duyurmamaya çalışarak…

O hafta annesi ve Hande, Hacerlere gidip annesi ve Hacer’i kendi evlerine taşıdılar. Hacer, artık Handelerden okula gidip geliyordu, he dağınıktı, ne de aptal. Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu. Seneler geçti. Hacer ve Hande bir arkadaş değil, iki kız kardeştiler artık…

Mor menekşeler, Hande’ye Hacer’i armağan etmişti. Hacer’e ise hem Hande’yi, hem hayatı… Seneler sonra ikisi de evlendi.

Hacer şimdi bir doktor… Hande’den vicdanın ne kadar önemli olduğunu öğrendi, hastalarına vicdanıyla birlikte şifa dağıtıyor. Hande ise bir öğretmen… Çocuklara farklı olan şeyleri sevmeyi de öğretiyor. Bir kızı var. Adı Hacer Menekşe. Hayatta en çok sevdiği iki şeye, birini daha ekledi Hande.”

Lütfen sevginize önyargı koymayın. Her şey sevinceye kadar farklıdır, sevdikten sonra ise, sevginin dili aynıdır.



Sonuç olarak; ön yargılı davranmanın ne kadar yanlış bir tutum ve davranış olduğunu bu hikâye çok güzel açıklıyor. Tek doğru, bizim bildiğimiz olmamalı, yanılabileceğimizi de unutmamalıyız… Ön yargılı davranışta bulunup da telafisi mümkün olmayan olumsuzluklara sebebiyet verdiğimizde, hayatımız boyunca söyleyeceğimiz o keşkeler hiçbir şeyi değiştirmeyecektir, yapılan yanlışı beklide hiç düzeltemeyecektir. Yazımı, Albert Einstein’ın Önyargı için söylemiş olduğu güzel bir söz ile bitirmek istiyorum…25.11.2010

“ Önyargıyı Yıkmak Atomu Parçalamaktan Zordur.”

Elveda TANIK

Eklenme Tarihi :26 Kasım 2010 Cuma | Okunma :34

Son 7 Gün Sayfa Görünümü