Bu Blogda Ara

28 Temmuz 2010

TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR!!!

Ülkemiz de yaşananlar gittikçe akıl almaz bir hal alırken askere, sivile, haksızlığı dile getirenlere son yapılan uygulamalar ise tam faşizan bir hal almıştır.1980 ihtilalinden hesap sorulacak derken günümüzde yapılanlar o günleri aratmaz oldu.Korku yaratılarak "biz herşeye ve herkese dokunuruz" düşüncesiyle ülkenin gerçek gündemi olan yoksulluk, terör göz ardı edilmektedir.Ülke gündemine dair yazacak ve söyleyeceklerimiz bitmeyecek ve yazmaya devam edeceğiz.Düşüncelerimi kısaca belirttikten sonra değerli üstadımın yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Nermin AYDINLI

"Türkiye kâbus yaşıyor?

Sanal ortamda bile düşünceler, olaylar faşizan uygulamalara takılmamak için açıklanmıyor. Yazmak için can atanlar, içleri dolu, kalemi haykıranlar artık köşelerine çekildi. Hayır çekilmedi de çekilmek zorunda bırakıldı. Sıkıysan yaz, her cümlen takipte ve kayıtta. Bu koşullarda kim yazı yazabilir ki? Üstelik millet için çırpınanların başına bir şey geldiğinde, hakkı savunanlardan kaç kişiden destek mesajı alıyor bunu da sorgulamak lazım. Silivri’de kalemlerinin ve dillerinin bedelini yargısız infaz olarak ağır bir şekilde ödeyenler var. Onlar ve diğerleri neden orada? Milletin hakkını ve geleceğini savundukları için, kendilerini feda ettikleri toplumdan çıt yok. Neden çıt yok? Bu sorgulanmalı. Birincisi faşist uygulamalar ve korku, ikincisi ise iyi oldu memnuniyeti. Malum açıldık, saçıldık, bölündük.

Temmuz ayı sıcak mı sıcak geçiyor. Aynen Türkiye’de yaşananlar gibi. Asker, polisi dövüyor, PKK azdıkça azıyor, Şehitlerimizin arkası ardı kesilmiyor (Dillendirdiğinizde, şehitlerden nemalanıyor oluyorsunuz). Ne acı? , artık eşkıya şehirde at oynatıyor. Halk tepki veriyor ve korkulan senaryolar yaşanmaya başlanıyor. Özetle tetiğe basılmış kabuslu günlere doğru bilinmezlik içinde gidiliyor. Generaller tutuklanıyor. Yargı delik deşik. Tutuklayanların hukuk nosyonları ve kariyerleri sanırım ordinaryüs profesör seviyesinde . Hocaların hocası ne derse saygı duymak lazım. Verdikleri kararlar siyasi de olabilir, kişisel kininden de kaynaklanabilir, ordu karşıtlığı ve birlikteliğe kurşun sıkma hedefi de olabilir. Tam aksine birliğimiz, beraberliğimiz, bölünmezliğimiz adına da bunları yapıyor olabilirler! mi dersiniz?!!!!
Hatay olayları. Yıllardır geliyorum diyen bir olay, çoğu hayretler içinde. Üç yıl önce İskenderun, Dörtyol, Hatay gezim oldu. Halk şikayetçi, kimseye seslerini ulaştıramıyor, kimse de dinlemiyor. Güzelim narenciye bahçelerini doğu kökenliler önceleri tahrip etmişler, sonra da zorlan ve cebren halkın elinden almışlar, yerli halkı göçebe durumuna düşürmüşler. Bu olaylardan emniyet güçlerinin, tapu işlemlerini yapanların haberleri yok mu? Hele hele mülki amirlerin. Hal böyle iken gelinen nokta hiçte öngörülmeyen nokta değildi. İskenderun ve Hatay’da çok olayların yaşandığını dinledik. Üzüldük, içimiz parçalandı.

Adamlar yıllardır bağırıyor Akdeniz’e ve Karadeniz’e açılacağız diye. Aynı şekilde Mersin, Adana, Gümüşhane, Tokat, Giresun buralarda denize açılma yolları. Karadeniz’de üretici doğulu terörist işçi istemiyor. Zaten batının anasını ağlatıyorlar. Haraç bunlarda, her türlü pis işler bunlarda. (Türk milleti ile bir ve bir arada olan Kürtler bu yazının dışında, onlara söyleyecek sözümüz olamaz)
Polis, askere dayak atıyor. Emniyet gücü emniyet gücüne dayak atıyor. Şu cürete bakın. Sen kimin polisisin Allah aşkına. Yönetim birimlerinde haftalık asayiş toplantıları olur. Mülki Amir, polis, jandarma gerek duyulduğunda diğer birim amirleri bulunur. Asayiş toplantısında polisin askere dayak attığı bir gündemin olduğunu düşünebiliyor musunuz?

Biz neyle uğraşıyoruz? Eve-Hayır’la gündemimiz Evet-Hayır değil beyler. Suni gündemin arkasında halk isyan ediyor, isyan edecek noktaya getirildi.

Gündemimiz artık halkta bıçağın kemiğe gelmiş olması. İnegöl, Hatay olayları, az geçmişte İzmir, İstanbul olayları. Artık halk ayrılıkçılara karşı tepkisini yakarak, yıkarak veriyor. Türkiye’nin gündemi bu. Generalleri tutuklama, boş laf, boş söylemler de bulunma, Silivri eziyet ve işkence kampını doldurma, gündem bu değil. Hele hele dinci bir kadrolaşmanın gerçekleştirildiği rejimi dinci bir rejime dönüştürmek hiç değil. Durumun vehametini ABD’de yaşayan günümüz mimarı zat-ı muhterem de görüyor ve uyarıyor. TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR? Hâla bu soruyu beyninizde yanıtlayamamışsanız. Sizin beyniniz durmuş, gözünüz görmez, kulağınız duymaz olmuş, Kusura bakmayın bu dünyada yaşamıyorsunuz. Türkiye ise hiç umurunuzda değil.
Alıntı:Tuz Yolu-B.AYHAN

TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?

Ülkemiz de yaşananlar gittikçe akıl almaz bir hal alırken askere, sivile, haksızlığı dile getirenlere son yapılan uygulamalar ise tam faşizan bir hal almıştır.1980 ihtilalinden hesap sorulacak derken günümüzde yapılanlar o günleri aratmaz oldu.Korku yaratılarak "biz herşeye ve herkese dokunuruz" düşüncesiyle ülkenin gerçek gündemi olan yoksulluk, terör göz ardı edilmektedir.Ülke gündemine dair yazacak ve söyleyeceklerimiz bitmeyecek ve yazmaya devam edeceğiz.Düşüncelerimi kısaca belirttikten sonra değerli üstadımın yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Nermin AYDINLI

"Türkiye kâbus yaşıyor?

Sanal ortamda bile düşünceler, olaylar faşizan uygulamalara takılmamak için açıklanmıyor. Yazmak için can atanlar, içleri dolu, kalemi haykıranlar artık köşelerine çekildi. Hayır çekilmedi de çekilmek zorunda bırakıldı. Sıkıysan yaz, her cümlen takipte ve kayıtta. Bu koşullarda kim yazı yazabilir ki? Üstelik millet için çırpınanların başına bir şey geldiğinde, hakkı savunanlardan kaç kişiden destek mesajı alıyor bunu da sorgulamak lazım. Silivri’de kalemlerinin ve dillerinin bedelini yargısız infaz olarak ağır bir şekilde ödeyenler var. Onlar ve diğerleri neden orada? Milletin hakkını ve geleceğini savundukları için, kendilerini feda ettikleri toplumdan çıt yok. Neden çıt yok? Bu sorgulanmalı. Birincisi faşist uygulamalar ve korku, ikincisi ise iyi oldu memnuniyeti. Malum açıldık, saçıldık, bölündük.

Temmuz ayı sıcak mı sıcak geçiyor. Aynen Türkiye’de yaşananlar gibi. Asker, polisi dövüyor, PKK azdıkça azıyor, Şehitlerimizin arkası ardı kesilmiyor (Dillendirdiğinizde, şehitlerden nemalanıyor oluyorsunuz). Ne acı? , artık eşkıya şehirde at oynatıyor. Halk tepki veriyor ve korkulan senaryolar yaşanmaya başlanıyor. Özetle tetiğe basılmış kabuslu günlere doğru bilinmezlik içinde gidiliyor. Generaller tutuklanıyor. Yargı delik deşik. Tutuklayanların hukuk nosyonları ve kariyerleri sanırım ordinaryüs profesör seviyesinde . Hocaların hocası ne derse saygı duymak lazım. Verdikleri kararlar siyasi de olabilir, kişisel kininden de kaynaklanabilir, ordu karşıtlığı ve birlikteliğe kurşun sıkma hedefi de olabilir. Tam aksine birliğimiz, beraberliğimiz, bölünmezliğimiz adına da bunları yapıyor olabilirler! mi dersiniz?!!!!
Hatay olayları. Yıllardır geliyorum diyen bir olay, çoğu hayretler içinde. Üç yıl önce İskenderun, Dörtyol, Hatay gezim oldu. Halk şikayetçi, kimseye seslerini ulaştıramıyor, kimse de dinlemiyor. Güzelim narenciye bahçelerini doğu kökenliler önceleri tahrip etmişler, sonra da zorlan ve cebren halkın elinden almışlar, yerli halkı göçebe durumuna düşürmüşler. Bu olaylardan emniyet güçlerinin, tapu işlemlerini yapanların haberleri yok mu? Hele hele mülki amirlerin. Hal böyle iken gelinen nokta hiçte öngörülmeyen nokta değildi. İskenderun ve Hatay’da çok olayların yaşandığını dinledik. Üzüldük, içimiz parçalandı.

Adamlar yıllardır bağırıyor Akdeniz’e ve Karadeniz’e açılacağız diye. Aynı şekilde Mersin, Adana, Gümüşhane, Tokat, Giresun buralarda denize açılma yolları. Karadeniz’de üretici doğulu terörist işçi istemiyor. Zaten batının anasını ağlatıyorlar. Haraç bunlarda, her türlü pis işler bunlarda. (Türk milleti ile bir ve bir arada olan Kürtler bu yazının dışında, onlara söyleyecek sözümüz olamaz)
Polis, askere dayak atıyor. Emniyet gücü emniyet gücüne dayak atıyor. Şu cürete bakın. Sen kimin polisisin Allah aşkına. Yönetim birimlerinde haftalık asayiş toplantıları olur. Mülki Amir, polis, jandarma gerek duyulduğunda diğer birim amirleri bulunur. Asayiş toplantısında polisin askere dayak attığı bir gündemin olduğunu düşünebiliyor musunuz?

Biz neyle uğraşıyoruz? Eve-Hayır’la gündemimiz Evet-Hayır değil beyler. Suni gündemin arkasında halk isyan ediyor, isyan edecek noktaya getirildi.

Gündemimiz artık halkta bıçağın kemiğe gelmiş olması. İnegöl, Hatay olayları, az geçmişte İzmir, İstanbul olayları. Artık halk ayrılıkçılara karşı tepkisini yakarak, yıkarak veriyor. Türkiye’nin gündemi bu. Generalleri tutuklama, boş laf, boş söylemler de bulunma, Silivri eziyet ve işkence kampını doldurma, gündem bu değil. Hele hele dinci bir kadrolaşmanın gerçekleştirildiği rejimi dinci bir rejime dönüştürmek hiç değil. Durumun vehametini ABD’de yaşayan günümüz mimarı zat-ı muhterem de görüyor ve uyarıyor. TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR? Hâla bu soruyu beyninizde yanıtlayamamışsanız. Sizin beyniniz durmuş, gözünüz görmez, kulağınız duymaz olmuş, Kusura bakmayın bu dünyada yaşamıyorsunuz. Türkiye ise hiç umurunuzda değil.
Alıntı:Tuz Yolu-B.AYHAN

Sayın Kazan İle Sayın Sav'ın Görüşmesi Ticari Niletiktedir.

Sayın Kazan İle sayın Sav görüşmeleri Siyasi Değil Ticari Nitelikli Bir Görüşmedir.
Sayın Sav faturasını ibraz etmeli ve Saadet Partisi de Gider kayıtlarında Göstermelidir.

Geçen hafta olaylı geçen Saadet Partisi kongresinin ardından hepbirlikte liginç gelişmeleri izledik. Saadet Partisinin ağır toplarından sayın Şevket KAZAN taban tabana zıt bir parti CHP’nin Genel Sekreteri sayın Önder SAV ile gizlice görüştü. Konu çok mühim ve stratejik olmalı ki sayın Sav açıklama yapmaya kendini 'mezun görmezken' baskıların ardından nihayet sayın Kazan bir açıklama yaptı. Yaptığı açıklamada “Sayın Sav eski bir dostumuz ve aynı zamanda (avukat) meslektaşımız. Kendileri kongre partisi olarak tanındıkları için, kongre konularında bilgi alışverişinde bulunduk. Kendileri sık sık kongre yapıyorlar. Biz de kongre sürecimizde herhangi bir usul hatası yapmamak için kendilerinin tecrübelerinden istifade etmek istedik. Bu görüşme Sayın Sav’la benim aramda yapılan kişisel bir görüşmeydi. Bunun size kadar ulaşmış olmasına hayret ediyorum” dedi.

Kıymetli Gündem Blog müdavimleri, yukarıda sürecini yazdığımız olayın gözden kaçan bir tarafını gündeme getirmek istiyorum. Gözden kaçan tarafın daha iyi anlaşılabilmesi için önce bir fıkra ile giriş yapmayı daha uygun buluyorum
        
Bir tıp doktoru bir gün arkadaşları ile oturduğu bir ortamda aralarına yeni katılan avukat Ali Cengiz beye bir derdini açar. Azizim der, bizler hangi ortamda olursak olalım vatandaş bizim doktor olduğumuzu öğrendiğinde hemen şöyle bir rahatsızlığım var böyle bir sorum var vs diye şikayetleniyor ve biz de Hipokratatan çekindiğimiz için oracıkta teşhisi koyuyor ve şuna dikkat et, buna dikkat et, şunları ye vs diyerek kısmen tedavileri için yol gösteriyoruz. Tabii dediklerimiz yapılınca muayenehaneye de gelmiyorlar zamanla iyileşiyorlar. Böylece herkes ücretsiz muayene oluyor. Bu sorunu nasıl aşacağım çözemedim demiş.  Doktoru dinleyen avukat Ali Cengiz bey üstadım bu sorunu çözmekten daha kolay ne var demiş. Bakın bize de yine böylesi ortamlarda danışanlar oluyor, biz de onları dinleyip yol gösteriyoruz. Büroma gelmesini de beklemiyorum yaptığım sadece ertesi gün o kişinin işyerine danışmanlık ücreti olarak faturayı fakslamak oluyor demiş. Bunu duyan doktorun gözleri parlamış, evet demiş ben de hemen son günlerde böylesi ücret  almadan muayene olanlara faks çekeyim demiş.

Ertesi gün sayın doktor ilk iş olarak fatura fakslamayı düşünerek muayenehanesine gidiyor, faksın başına geçiyor, ki ne görsün bir faks gelmiş. Avukat Ali Cengiz bey dün akşam verdiği  danışmanlık hizmeti karşılığı fatura fakslamış.

Evet Kıymetli Gündem Blog müdavimleri, her şeyin bir bedeli vardır. Saadet partisi saadetinin bozulmaması için ne fedakarlıklar vermeye hazırdır kimbilir. Sayın SAV’ın da bir avukat olduğu düşünülürse bürosu dışında verdiği bu danışmanlık ücreti için bir fatura kesip kesmediğini öğrenmek için Saadet Partisinin gelen faks kutusunda bir fatura var mı yok mu incelmek gerekir.

Artık bu incelemeyi, Saadet’in rahatsız olan delegeleri, vergi denetim elemanları ve Baro yetkili kurulları incelesin.

Şu saat, şu dakika, şu saniyeden sonra sorun siyasi olmaktan çıkmış tamamen vergisel bir durum almıştır.

23 Temmuz 2010

LÜTFEN UNUTMAYALIM!

Ülkemiz de bütün sorunları hallettik ve tek sorunumuz olan anayasa paketine odaklandık. Ne diyelim şaşkınlıkla izliyoruz medyayı. Gündemi meşgul eden 12 Eylül darbesinin üzerinden tam 30 yıl geçti. O günlerde nice ocaklara ateş düştü. Nice gençler darağaçlarında, işkencelerde can verdi.O günleri yaşayanlar elbette yüreklerinde acıyı hala duyuyor ama bu günün o günlerden farkı ne acaba?...
Yine göz yaşı, nice fidanlar teröre kurban veriliyor.Yine anaların göz yaşı dinmiyor.Bu gün bunlara çare bulunacağına 30 yıl önceki yaşananların hesabı sorulacak deniyor.Ne duruyorsunuz sizi engelleyen hiçbir şey yok. İmralı da yaşayan bebek katilinden ve PKK terör örgütü üyelerinden neden hesap sormuyorsunuz?
Evet faili meçhul olan aydınlarımızın katillerinden hesap sorabildik mi?Kemal Türkler’in katiline zaman aşımı oluyor, ailesinin feryadını kimse duymuyor ama her nedense 30 yıl önceki geçmiş bir bir film şeridi gibi halka sunuluyor. Suçlu 30 yıl önceki de suçlu, 20 yıl önce ki de suçludur. Suçun zaman aşımı olmaz. Ha! yanlış anlaşılmasın asla ve asla 12 eylül’ü savunmam ve hatta hesap sorulsun isterim. Darbeleri hiç kimse özlemez çünkü demokrasinin yok olmasıdır. İnsanların acı çekmesidir. Bunlarda hem fikiriz amma! yanlış zaman ve dayatmaya getirilen bir Anayasa. Sorarım size o zamanki askeri darbe de, şimdi yapılmak istenen sivil darbe değil de nedir?...
O zamankinden ne farkı var?... Zorlama ve çeşitli dalaverelerle halka içeriği tam olarak anlatılmadan duygusal ve mağduriyete sokularak kamuoyuna yansıtılan anayasanın oylatılması ne kadar doğrudur… Bütün kanallarda siyasiler, aydınlar ve kendini yazar, çizer olarak nitelendirenler bu konuyu değerlendiriyor ve anayasanın yargıyı bağımlı hale getirileceği nedense söylenmiyor. Peki! yargısı bağımlı hale gelen bir ülke de özgürlükten, temel hak ve hürriyetlerden bahsedilebilir mi? Herkesin görüşü kendini bağlar ama el insaf be kardeşim! bu ülkenin geleceğini ciddi bir şekilde etkileyecek olan kararlar üzerinden lütfen siyaset yapmayalım. Halkın manevi duygularıyla oynamaya kimsenin hakkı olmadığı gibi o günün mağdurları üzerinden yapılan siyaset ise tamamen mağdurların ailelerini huzursuz etmekten başka bir şey değildir. Nasıl ki geçmişin acıları silinmiyorsa, bu günde teröre sürekli kurban verilen Mehmetçiklerimizin acıları da silinmez. Maneviyatımız da kul hakkının çok önemli olduğunu unutmadan gelecekte vebal altında kalmayı istermisiniz???...
Yargıda bağımlılık kölelik, kulluk dönemini getirir.Son pişmanlık fayda etmez ve Türkiye’yi hiçbir şey kurtaramaz. Geleceğimizi kendimiz belirleyeceğimizden dolayı iyi düşünelim!!!
İnsanların ilgisi başka yönlere çekilerek bu referandum ile HSYK ve Anayasa Mahkemesinin yapısının değiştirilmek istendiğini, Siyasetin yargıyı etkileyeceğini lütfen UNUTMAYALIM!...

22.07.2010
Nermin AYDINLI

16 Temmuz 2010

SORUNUMUZ YOKSULLUK

Türkiye’ye egemen olan güçler ve siyasiler sadece doğuyu, güney doğuyu değil bütün bölgeleri yoksul bıraktılar ki daha çok sömürü ve yoksullar üzerinde rant sağlamayı amaçladılar. Yoksul ve yoksun bırakılan bölgelerde devlet gücünü o bölgelere yatırımlar yaparak kullanmalıdır. Tarım ve hayvancılık yine ön plana çıkartılmalıdır. Ülke doğal kaynaklarını kendisi kullanmalıdır. Peşkeş çekilen ülke ekonomisinde önemli yeri olan kurum ve kuruluşlar tekrar geri alınmalıdır. Bunların yanı sıra insanın insan gibi yaşamasını sağlayacak sosyal devlet anlayışını uygulamalıdır.
Ülkemizin sorunu Açılım ve Kürt sorunu değildir.
Sorun YOKSULLUK, yok edilmeye çalışılan İNSANLIK ve İNSANLIK ONURUDUR.
Barış ve demokrasi için yoksulluğun yok edilerek, insanın insan gibi yaşaması sağlanmalıdır. Siyasi rant, dini sömürü ve kulun kula köleliği halkın yaşam seviyesinin yükseltilmesiyle son bulur. Devlet sosyal devlet olma özelliğine tekrar kavuşturulmalıdır.
Devletin ülke ekonomisindeki istikrarsızlığı, sınıflar arasında uçurumların oluşmasına neden olmaktadır. Özellikle ülkemizde çığ gibi büyümüş enflasyonun sıfır.… olarak açıklanması ne kadar inandırıcıdır. Siyasi irade çözüm yerine çözümsüzlük üretirse her şeyin allak pullak olmasına neden olmaktadır. İnsanların en doğal yaşam haklarını ellerinden alınması demek değilmidir yoksulluk?... İhtiyaçlarını karşılayamayan yoksul insanlardan değerlerine sahip çıkması istenebilir mi? Demek ki; insanlar bilinçli bir şekilde yoksullaştırılıyor ki kan emiciler, rantçılar daha kolay emellerine ulaşabilsinler.
Yoksulluk terörü yaratır.
Yoksulluk emek sömürücülerinin çıkar kapısıdır.
Yoksulluk karamsarlık getirir vs.vs.
Maalesef ülkemizde yaşanan son gelişmeler halkı çıkmaz bir yola sürüklemektedir. Özellikle 12 Eylül’de yapılacak olan Anayasa paketi tam bir muemmadır. Hiç kimse bu pakette ne var, ne getirecek ve ne götürecek bilmiyor. Vatandaş sandık başına gittiğinde bilinçsizce siyasi partisine göre oyunu kullanacak. Bu anayasa değişikliği halkın hiçbir sorununu çözmeyecektir. Bu anayasa değişikliği halka bir dayatmadır. Bu nedenle halkımızın daha duyarlı olması gerekir. Özgür bir birey olarak yaşamak istiyorsak vatanımıza, ordumuza, yargımıza ve haklarımıza sahip çıkmalıyız. Yoksulluk bizleri yıldırmasın. Yoksulluk içinde bütün emperyalist güçlere karşı savaşarak emsali görülmemiş bir mücadeleyle ve vatan aşkıyla Türkiye Cumhuriyetini bizlere emanet eden Ülkemizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, silah arkadaşları ve bu ülke için canını vermekten çekinmeyen kahraman aziz şehitlerimizin mirasına sahip çıkmalıyız.
Her bir karış toprağı şehit kanlarıyla sulanmış olan Türkiye Cumhuriyetinin kolay kurulmadığını unutanlara bir kez daha hatırlatalım!!!
“Vatanımız, Türk Milleti'nin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını sürdüren eserleri ile bugünkü yurttur. Vatan hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez ve bütündür.”M.Kemal ATATÜRK

Nermin AYDINLI

UYUŞTURUCU MADDE KULLANIMININ KİŞİ VE TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ…

UYUŞTURUCU MADDE KULLANIMININ
KİŞİ VE TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ…

etanik@egm.gov.tr

Uyuşturucu madde kavramı; genel anlamda uyuşturma özelliğine sahip maddeleri ifade eder. Yani, uyuşturan, duyarsız hale getiren madde demektir. Önceki yazımda; afyon ve türevleri, kokain ve türevleri, kenevir ve türevleri ile sentetik uyuşturucular olarak sınıflandırmasını anlatmaya çalıştığım uyuşturucu maddelerin kullanımının kişi ve toplum üzerindeki etkilerini gelin hep birlikte görelim. Bu maddelerden;

ESRAR; mizacı, düşünceyi ve davranışları olumsuz etkiler. Beyinsel bağlantılarda kopukluk, reflekslerde, koordinasyonda bozukluk yapar. Dikkati dağıtır, paranoya ve muhtemelen psikoza yol açar. Unutkanlığa, yüksek dozda alındığında hayal görmeye neden olur. Bronşit ve akciğer kanseri riskini artırır. Uykulu hal yaratır, hafıza kaybına neden olur. Kalp rahatsızlığı yaratır, ağız ve boğazda kuruluk, gözlerde kanlanma meydana gelir. Erkeklerde sperm sayısında azalma ve kısırlık, kadınlarda testosteron düzeyinde artış ve kısırlık yaratır. Eroin, kokain gibi tehlikeli uyuşturucu maddelere geçiş basamağıdır.

EROİN; merkezi sinir sistemini direk etkiler. Hareket ve konuşmada yavaşlama olur, gevşeme ve sıcaklık hissi verir. Yüzde kızarıklık, göz bebeklerinde küçülme, görme kabiliyetinde yavaşlama görülür. Beslenme yetersizliği çekme, buna bağlı olarak kabızlık ve ishal durumu yaşanır. Şiddetli yoksunluk, kas ağrıları ve kramplar olur. Uykusuzluk, gözde yaşarma, burun akıntısı, solunumun yavaşlaması ve koma hali görülür. Yüksek dozda alındığında kişi ölür.

KOKAİN; merkezi sinir sistemi üzerinde uyarıcı etki yapar. Yoksunluğun yanı sıra ruhsal çöküntü, halüsinasyonlar görmeye neden olur. Halsizlik, güçsüzlük, vücut ısısında azalma, çok uyuma, mutsuzluk hali görülür. Nabız ve tansiyonda aşırı yükselme, geçici aşırı zindelik, burun kanamaları, beyin damarlarında tıkanıklık, cinsel iktidarsızlık olur. Migren tipi baş ağrıları görülür, yüksek derecede bağımlılık yapar.

EXTASY; enerji artışı, canlılık, karşı cinse yakınlık hissi, algılamada artma, uykusuzluk ve paranoyaya neden olur. Aşırı kuşkuculuk yaratır, aşırı hareketlerden dolayı su kaybına, kalp rahatsızlığı, yüksek tansiyon, ağız kuruluğu, terleme ve iştah kaybına neden olur. Böbrek ve karaciğer üzerinde olumsuz etkileri vardır. Koordinasyon ve solunum yetmezliğine neden olur.

UÇUCU MADDELER; tiner, bali, çakmak gazı, benzin, oje vb maddelerdir. Bu maddelerin kullanılması neticesi, neşe hali veya sakinlik duygusu, hayallerin görülmesine neden olur. Beyin üstüne doğrudan toksin etkisi yaptığından çok zararlıdır. Bağımlılık potansiyeli yüksek, sıklıkla ani ölümler meydana gelir. Saldırganlık ve tehlikeli davranışlar, ciddi sarhoşluk, denge bozukluğu yürümede güçlük görülür. Baş ağrısı, kusma, bulantı, tıkanma, boğulma gibi sorunlar ortaya çıkar. Dikkat eksikliği, öğrenme güçlüğü, kavrama yeteneğinde bozulma, okul başarısında düşme, böbrek yetmezliği, kalpte ritim bozukluklarına neden olur.

Uyuşturucu maddelerin kullanıcılar üzerindeki etkilerinden bazıları bunlar. Peki, uyuşturucu madde kullanım kuşkusu yaratacak belirtiler nelerdir? Yakınımızdaki genç ve çocukların uyuşturucu madde kullandığını hangi davranışlarından anlarız ya da şüpheleniriz? Birde bunlara bakalım.

ÇOCUK VE GENÇLERDE UYUŞTURUCU MADDE KULLANIM KUŞKUSU YARATABİLECEK BELİRTİLER; derslerdeki başarı oranının birden düşmesi, sık sık arkadaş değiştirme ya da arkadaşlarına sırt çevirmesi, çevreyle ilişkilerden kaçınmak. Tamamen içine kapanma, hiçbir şeye ilgi duymama, her şeyden uzak kalma, zaman zaman aşırı neşe ile öfke, saldırganlık arasında gidip gelme, evde odaya kapanma, kendi bakım ve temizliğine özen göstermemek. Fazla para harcama, okulu ya da iş eğitimini tamamen bırakma, kendi geleceği için hiçbir yol görememe, geleceğe yönelik hiçbir adım atmak istememe, ellerde titreme, aşırı derecede terleme ve uykusuzluk çekmek gibi belirtiler görülür. Bu belirtilerin yanında, uyuşturucu madde kullanan insanlardaki davranış bozukluklarını da görmek mümkündür. Bu davranış bozuklukları da hemen göze çarpar. Mesela; hastalıklara karşı direnci azalır, sağlığı bozulur. Kullandığı madde fiziksel ya da ruhsal bağımlılık yapar. Maddenin kullanımı nedeniyle kaza yapma riski artar, güvenliği tehlikeye girer. Uyuşturucu maddelerden aynı etkiyi elde etmek için kullanma dozunu giderek artırmak zorunda kalır. Aşırı doz ölüme yol açar. Maddenin parasını karşılamak için yasa dışı yollarla para sağlamaya çalışır. Bazı maddeler, başkalarına yönelik şiddet eğilimini artırır. Madde, arkadaşlıklardan öne geçer. Kişi arkadaş çevresinden uzaklaşır ve dostlarını kaybeder.
Uyuşturucu maddelerin kullanıcılar üzerindeki etkileri bunlar.

Peki, uyuşturucunun toplum üzerindeki etkilerini biliyor muyuz? Toplum üzerinde ne gibi etkileri vardır? Uyuşturucu madde toplumu nasıl etkiler. Uyuşturucuya bağlı olarak toplumda ne gibi sorunlar ortaya çıkar. Şimdide; uyuşturucunun toplum üzerindeki etkilerine bir bakalım.

UYUŞTURUCUNUN TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ;

TERÖR; terör olaylarında artış olur. ( PKK-HİZBULLAH-DİĞER ÖRGÜTLER)

HASTALIKLAR; uyuşturucu madde kullanımının, hastalıklara karşı direnci azaltması neticesi bazı hastalıklarda da artış meydana gelir. (AİDS, FELÇ, KALP KRİZİ, KANSER VE BÖBREK YETMEZLİĞİ vb.)

SUÇ ARTIŞI; uyuşturucu madde kullananlar, maddenin parasını karşılamak için yasa dışı yollardan para sağlamaya çalışırlar. Bu nedenle, toplumda suç oranlarında artış olur.( CİNAYET-GASP-FAHİŞELİK-HIRSIZLIK-SOYGUN)

EKONOMİ; kayıt dışı para aklama gibi ekonomik sorunlar ortaya çıkar.( KARAPARA)

SONUÇ OLARAK; insanlık tarihinin başlangıcından itibaren, keyif verici, ağrı giderici ve hastalıkları iyileştirici olarak kullanıldığı bilinen uyuşturucu maddelerin suiistimal edilerek kullanılması, canlıların organizmasını olumsuz yönde etkilemektedir. Sinir sistemi üzerine etki ederek, akli, fiziki ve psikolojik dengeyi bozan, alışkanlık ve bağımlılık yapan, kişi ve toplum içerisinde ekonomik ve sosyal çöküntü meydana getiren uyuşturucu madde ile mücadele ve tedavi merkezleri ile ilgili konuları daha sonraki yazımda sizlerle paylaşmak istiyorum…
16 Temmuz 2010
Elveda TANIK

15 Temmuz 2010

Diriliş Çağrısı

Diriliş Çağrısı

Milletim, uyan! Kendine dön! Aslını unutma! Geçmişini bil. İçinden, gerçek aydınlardan kurulu bir kadro çıkar. Çıkar ki, onlar, hem bugününü, hem yarınını kurtarsınlar. Geleceğini, ancak, bilinçli, idealist bir aydın nesil güven altına alır.




Milletim! Büyük bir milletsin. Çok büyük bir ülken var. Onun bir çok parçasına el konulmuş. Öbür parçalarına da göz dikilmiş. Çok köklü bir tarihe sahipsin. Gerçek bir medeniyetin, Hakikat Medeniyeti’nin sahibisin. Onu yeniden ayağa kaldır. Diril ve Dirilt! İnsanlık seni bekliyor.



Milletim! Doğu’ya, Batı’ya dur diyecek güç, sensin. Kendini bildiğin gün, kurtulacaksın.Ve bütün insanlığı kurtaracaksın. Yoksa, insanlık, büyük bir felâkete doğru gidiyor. Sınırsız hırs sahipleri dünyayı yakmaktan geri durmuyorlar.



Milletim! Uyan, kendine gel! Yeni bir sayfa aç. Yeni bir çağ aç. Geçmişte birkaç kez çağ açmıştın. Yine açabilirsin. Yine açabilirsin. Yine açabilirsin.



YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ



Genel Başkanı



A. Sezai KARAKOÇ

9 Temmuz 2010

ATATÜRK BİZİM

Seveni ve sevmeyeni bol olan Hincal Uluc'un yazisi.Yoruma bile gerek yok.

Gün Atatürkçülerin günüdür!..Atatürkçüler!..Atatürk Cumhuriyetinin sahipleri..
Laik, çağdaş,
batılı, demokrat Türkiye Cumhuriyeti' ne inanan insanlar.. Eğer bugün susarsanız, bugün sinerseniz, bugün koparılan gürültüler, toz duman edilen ortamda Atatürk ve Cumhuriyeti' nden şüphe ederseniz hele, biteriz.
Atatürk biter. Atatürk Cumhuriyeti biter..
Yıllar önce İkinci Cumhuriyet sulandırmasıyla ortaya çıkıp, aslında Ortadoğu ve Orta Asya'ya göz dikmiş Amerika'nın ihtiyaç duyduğu tampon, uydu "Ilımlı İslam" devletine döneriz. O zaman yeni bir Atatürk de bekleyemeyiz.
Çünkü Atatürkler tarihte kolay yetişmiyor.. En azılı düşmanı Lloyd George'un dediği gibi, yüzyılda bir geliyorlar dünyaya..
Geçen yüzyıl bize nasip olmuştu.
İki yüz yıl üst üste şansın bize dönmesini ummayın..
Bakın, Ortadoğu ve Orta Asya siyasetini tamamen bir Ilımlı İslam Türkiye'ye bağlamış Amerika'nın niyetleri nasıl açık!.. Ne diyor gayri resmi sözcüleri Newsweek dergileri..
Türkiye'de iki derin devlet var. Biri temiz.. Onlar Atatürk
Cumhuriyetçisi laikler.. Kimler?.. Ordu.. Yargı.. Üniversiteler.
Yani tüm dinamik güçler ve tüm Atatürk bekçileri..
Bunlara dil uzatamıyor. Ne diyor.. Bir de Kirli derin devlet var..
Temiz derin devlet varlığını devam ettirebilmek için kirliye muhtaç.
Yani eninde sonunda o da bulaşık... O da kirli..
..Ve baklayı ağzından çıkarıyor..
"Ey Türk milleti.. Bu derin devletten kurtulmak için tek yol var önünde.. Mart ayındaki seçimlerde oyunu AKP'ye ver. Yüzde 47'den daha fazla ver ki, onlar iyice coşsun, ötekiler iyice pıssınlar.." Yani, Deniz Baykal'ın göstermelik, Devlet Bahçeli'nin "Yavru" muhalefetine bile tahammül edemiyorlar, görünüşte.
Aslında Amerika'nın sorunu muhalefet değil. Bir Kemal Derviş müdahalesiyle işi nasıl başarıp, darmadağın ettikleri tüm öteki partiler yanında iktidarı AKP'ye nasıl altın tepside sunduklarını bilmeyen var mı?. Amerika'nın sıkıntısı Atatürk'ün ve ilkelerinin yılmaz bekçisi Ordu..
O orda, öyle dimdik durdukça, cumhuriyetin laik ilkelerinden ödün vermek, Ilımlı İslam devleti kurmak mümkün olmayacak..
O zaman hedef ne?..Ordu!..
Türkiye'nin derin devleti var da Amerika'nın yok mu?..
Onlar salmazlar mı kendi derin devletlerini Türk Ordusunun üzerine..
O ordu yıpratılır, o ordunun Türk halkı nezdindeki başından beri açık ara süren "1 numaralı güvenilen kurum" niteliğine gölge, şüphe düşürülürse iş kolaylamaz mı?..
Oynanan oyun bu..Bu ülkede her iktidar, polisi ele geçirebilir..
Ama Menderes dahil, Ordu'yu ele geçirebilen çıkmadı. Çıkmaz.
O Harpokulu orda durdukça çıkmaz. Bugün polis ne durumda biliyor musunuz?.
Tarikatlar ne kadar sızmışlar haberiniz var mı?. Bugün Ordu'yu yıpratan her olayın içinde ve başında polisin olması tesadüf mü?.
Polis, yargının, yani savcıların, mahkemelerin isteğiyle mi hareket ediyor, yoksa iktidarın emir kulu mu?.
Polisin o gün nereleri basacağını polisten evvel devlet televizyonunun bilmesini neye bağlıyorsunuz mesela.. Çok kritik bir Ordu mensubunun evi basılır, güya çok önemli belgeler ele geçirilirken, savcılara haber verilmeyişi, polisin eve gelip yalnız başına 3 saat çalışması ve bilgisayarı yedekleme yapmadan alıp gitmesi tesadüf mü?. İçinden çeşitli silahlar çıkan kazı yapılırken, polisin tüm özel yayın kurumlarına engel olup, sadece TRT kameramanı eşliğinde çalışması hep masum tesadüf, ya da talihsizlikler mi?. Ordu'dan şüpheyi pompalayan satılık kalemler, hem de bu kadar temel yanlışı yapan polisi niye eleştirmiyorlar sizce?. Geçen gün, bulunan silahlarla ilgili, 1965 yılında askeri okulda bize verdikleri dersi özetledim. İşgal altındaki ülkede, işgalcilerle gerilla savaşı yapmak için, barışta gömülen, saklanan silahları anlattım. Bir emekli General dedi ki.. "Yazdıkların doğru.. Bak sana söylüyorum. Bugün bulunan tüm silah ve cephanenin devlete kayıtlı olduğunu asker de, polis de biliyor. Asker görev bilinci içinde sırlarını açıklamaz. Susuyor. Polis bunu biliyor ve kullanıyor.. Asker hızla yıpranıyor.." Ergenekon adı altında kopan tüm gürültünün baş hedefi, Atatürkçüler ve de özellikle Atatürk'ün ordusu..
İşte onun için diyorum..
Gün susma, sinme, geri adım atma, "Hele bir bekleyelim" deme günü değil..
Onlar organize.. "Fet" diyorum, yüzlerce küfür, tehdit maili yağıyor.
Bir yerden işaret almış gibi.. Bütün gazete yöneticileri, bütün köşe yazarları bu baskının altında..
Atatürk'e söven yazılar son günlerde nasıl azdı, nasıl yoğunlaştı?..
Çünkü onlara da alkış yağıyor her sövmelerinde, ayni merkezlerden. . Coşuyorlar.
Atatürk Cumhuriyetçileri. .Atatürk'ün Cumhuriyeti emanet ettiği gençler..
Korkmayın.. Sinmeyin.. Susmayın.. Bilgisayarlar kilitlensin haykırmanızla. ..
Atatürk'ün kurumları, onlara sahiplendiğinizi görsün, hissetsin, yaşasınlar..
Bu ülke bizim.. Bu cumhuriyet bizim.. Atatürk bizim..Biz yaşadıkça..
Korkmadıkça, sinmedikçe, palavraya pabuç bırakmadıkça..
* * * * * * * * * * * * * * * Hıncal ULUÇ
Alıntı:(Tuzyolu)...

6 Temmuz 2010

Çok Basit Hareketler Bunlar

Çok Basit Hareketler Bunlar



Türkiye'nin gündemindeki en önemli konu yılladır terördür. Akademisyenler, stratejistler, emekli askerler, köşe yazarları, yorumcular, bürokratlar vb. terörün nasıl bitirileceğine dair açıklamalar yapar. Bazısı uzmanlık alanına göre olayın askeri yöntemlerini masaya yatırır bazıları ekonomik boyutunu bir başkası da sosyal yönünü.

Muhalefet partilerinin de terör konusuna ayrı bir hassasiyetleri vardır. Olması da çok normaldir hatta olmaması anormaldir. Çünkü siyaseten muhalefet demek ülkeyi yönetmeye talip insanlar demektir. Bakarsınız bir sonraki seçimde halk kendilerine buyur birde seni görelim iktidar olarak diyebilir. İktidara gelmeleri durumunda da terörle mücadeleden birinci derecede kendileri sorumlu olacaktır.

Akademisyenler, stratejistler, köşe yazarları vb daha çok fikir üretme ve yorum yapma konumunda bulunurken ülkeyi yönetmeye talip insanların ülkenin sorunlarının çözümüne ilişkin somut projelerinin olması gerekir. Ülkeyi yönetmeye talip olmak kolay bir iş değildir. Uygun platformlarda, seçim meydanlarında, televizyon ekranlarında muhalefet partisi kendi projelerini seçmene anlatır bu projelere göre de seçmen oyunu kullanır. Hangi partinin projelerini daha çok beğeniyorsa o partiye oyunu verir. (Projeye filan bakmam benim partim filanca partidir o ne derse doğrudur diyen seçmenlere sözümüz yok tabii ki burada)

Ülkenin her sorununun çözümü ile ilgili muhalefet partilerinin somut projeleri olması gerekir dedik. Bu projeler sadece seçmenleri etkilemek ve oy devşirmek için mi kullanılır? Yoksa şu şekilde düşünen muhalefet partileri de var mıdır? Ülke için hayati önem taşıyan konular da öncelik ülkenin çıkarlarıdır; iktidar olmak, iyi muhalefet yapmak sonraki meseledir, bu ülke ağır yara alırsa ben iktidar olsam ne olmasam ne? Bir vatandaş olarak ülkeyi yönetmeye talip olan insanların muhalefette de olsa iktidarda da olsa özellikle terör konusunda ikinci şekilde düşünecek olgunlukta olmalarını temenni ederim.

Tabii ki siyaset ayrı bir uzmanlık alanı ve partilerin kendilerine özgü politikaları ve stratejileri var. Ancak ülkemiz yıllardır terör belasından çok çekmiştir ve hala da çekmektedir. Eğer bu sorun biran önce elbirliğiyle (iktidarı, muhalefeti, askeri, sivil toplum kuruluşları, akademisyenler, halk vb) çözülmezse bu durumda hangi parti iktidara gelirse gelsin bu sorunla uğraşmak zorunda kalacaktır.

Ancak bazı muhalefet partilerinin (terörü sorun olarak görüp bunun biran önce bitmesini istediğini düşündüğümüz muhalefet partileri) sorunun çözümüne katkıda bulunmak yerine maalesef hala oy devşirmenin peşinde olduğu görülmektedir. Üstelik bunu yaparken de nerdeyse konuyu "sen siperde çömeldin ben ayakta durdum o zaman ben daha cesurum, terörle daha iyi mücadele ederim" basitliğine kadar indirgediler.

İktidarla, muhalefet konuyu görüşmek üzere bir araya gelip konuşamıyorlar bile. Biri ben gelmem o gelsin diyor öteki olmaz Cumhurbaşkanı çağırsın diyor. Belki siyaseten yaptıklarının bir açıklaması vardır ancak problemin büyüklüğü ve çekilen acıların yanında bunlar "çok basit hareketler" olarak kalıyor. Lütfen aynı gemide isek ve gemi su alıyorsa el birliğiyle önce gemiyi tamir edelim ondan sonra dümen kavganıza kaldığı yerden devam edersiniz.   

İbrahim ALİN


Hotmail: Güçlü İSTENMEYEN POSTA koruması ile güvenilir e-posta. Hemen kaydolun.

Son 7 Gün Sayfa Görünümü