Bu Blogda Ara

13 Aralık 2011

TOPLUMSAL DUYARLILIK

Ülkemizde gündem hızla değişiyor. İnsanların ilgi alanları, siyaset ve medyanın yönlendirmesiyle Tv.dizileri, mağazin ve özellikle de kadın programları maalesef.

Birtakım değerlerimizin, kültürümüzün yok olup gittiğini yaşam kargaşası içinde anlamıyoruz. Kendimizi yaşantımıza ve çıkarlarımıza öyle bir kaptırmışız ki, yaşamın yani hayatta kalmanın kimileri için çok zor olduğunu bile göremiyoruz…

Toplum olarak nereye gidiyoruz?

Örf ve adetlerine, gelenek ve göreneklerine bağlı olan, birlik ve beraberliğe önem veren Türk toplumu batılılaşma-modernleşme ve teknolojinin hayatımıza girmesiyle birlikte hızla değişim süreci yaşamaktadır. Saygı, sevgi, sadakat, vefa, iyi niyet, yardımseverlik, misafirperverlik, hoşgörü, nezaket gibi kavramlar maalesef unutulmaya başlamıştır.

İnsanoğlu duyarlılığını yitiriyor mu?

İnsanoğlunun kendisine, çevresine, doğal ortama ve olaylara duyarsız kalması insanlığını yitirmesi değil de nedir sizce? İlgisizlik ve duyarsızlık insana özgü olmayan bir davranıştır. İnsan, okudukça, paylaştıkça, sosyalleştikçe toplumsal gelişime katkı sağlar.

Acaba kendimizi sorguluyor muyuz?

Dedik ya! yaşam mücadelesi içinde çevremize ilgisizleşiyoruz.

Sosyal devlet anlayışı içinde devletin sahip çıktığı(SAÇEK):

İlgi ve alakaya muhtaç yaşlılarımızın,

Korunmaya muhtaç çocuklarımızın ve,

Engelleri nedeniyle terkedilmiş çocuklarımızın olduğunu elbette hepimiz biliyoruz.

Peki! ne yapabiliriz?

Evet, devlet her olanağı sağlamaya çalışsa da toplum olarak bizlere çok görev düşüyor. Aileleri olmayan, ayrıca aileleri olduğu halde bu tür kuruluşlara yerleştirilen yaşlılarımızın, korunmaya muhtaç çocuklarımızın ve engellilerimizin sevgiye ve ilgiye muhtaç olduğunu unutmamamız gerekir. Bu tür kuruluşlarda maaşlı çalışan personelin vicdanlı ve maneviyatının güçlü olması tartışılmaz bir konu olsa da en başta bu kuruluşlarda bulunan vatandaşlarımızın ailelerine büyük görev düşüyor. Gücümüz yetmiyor, bakamıyor olabiliriz. Ama onlardan sevgi ve ilgimizi eksik edemeyiz. Onları yok sayamayız. Bizlerin tahammül edemediği yakınlarımıza devlet kuruluşlarında en iyi şekilde bakılmaya çalışılıyor.

Yerinde gördüğümüz ve etkilendiğimiz yaşlılarımız, çocuklarımız ve engellilerimize devletin bakımevlerinde görev yapan personelin şefkat ve sevgiyle bakmaları bizi daha da duygulandırdı.

Bütün toplumu ilgilendiren konularda toplumsal duyarlılığının arttırılmasında Sivil Toplum Örgütlerine büyük görev düşmektedir.

Bu nedenle herkesi sadece acıma ile değil, gerçek anlamda duyarlılığa ve el uzatmaya davet ediyorum.

Umarım sevgi ve ilgi esirgenmeyecektir.

Nermin AYDINLI

16 Kasım 2011

VATANIM,GÜZEL ÜLKEM…..

Güzel ülkem, vatanım, toprağım geldiğin duruma bak!...Ne haldesin, seninle uğraşan uğraşana!Her bir yerinde insanlar kan ağlıyor!Sesini duyan yok.

Seni korumak, vatanım deyip sahip çıkmak için nice gencecik fidanlar canlarını veriyor. Analar, babalar, sevgililer, çocuklar kızlar, kızanlar karalar bağlıyor…

Vatanım, güzel ülkem bir tarafta hainler, bir tarafta doğal afetler ve suçlu oldukları henüz kanıtlanmamış insanların dramları ve zindanlarda ölenler…

Kış öyle bir bastırdı ki, Van’da insanlık dramı yaşanıyor. Hastalıktan ölen çocuklar, yetersiz yaşam koşulları! Hayalet şehir oldu diyen Van valisinin acil yardım çığlığını duyan var mı!...

Sormadan edemeyeceğim; Devlet erkanı oradaydı, bütün Türkiye Van için seferber oldu şimdi niçin hala bu durumda?

Vatanım, güzel ülkem kaderini belirlemek isteyenler köstebek misali kafalarını bir bir çıkarıyorlar. Devletimin, milletimin parasını yiyen ve hainle desteğini açıkça gösteriyorlar. Sözde vekil (kimleri temsil ettikleri ortada) PKK’lıyı Meclisin arabasıyla kaçırmaktan hiç çekinmiyor. Millet yoksullukla uğraşırken paralar nerelere gidiyor.Milletvekillerine verilen makam arabaları, özel şoförler bunlar vatana daha iyi ihanet etsinler diye mi verildi.Yazıklar olsun!..

Ey devlet erkanı, bizi temsil etsin diye gönderilen siyasi otorite ne yapmaya çalışıyorsunuz? Bizlerin kafası allak, pullak, akıl sır erdiremiyoruz bu yapılanlara!

Cumhuriyet kutlamaları iptal ediliyor, Ata’mın kemiklerini sızlatacak şekilde cumhuriyet öncesi yaşayan sultanlar için mecliste anma etkinliği düzenleniyor.

Ayrıca, Türkiye Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ölüm yıldönümü ile ilgili haberleri nedense Tv.kanalları suflör rolünde küçük bir sufle ile teğet geçiyor.

Ülkemin, vatanımın, içten ve dıştan tehlike çanları çalıyor. En çok bu günlerde ordumuza ihtiyaç duyulması gerekirken anlamsız bir şekilde “Vicdani Ret” askerlik yapmama hakkı ortaya atılıyor. Paralı askerlikte zengin çocukları askere gitmeyecek, fakir, fukaranın çocuğu can verecek. Anadolu’da tabiri caizse ‘bu işin cılkı çıktı’ denir.


“Politik görüşüme, ahlaki değerime, dinsel inancıma uymuyor” deyip zorunlu askerlik yapılmayacak mı? ANLAMADIM! Bu ne demek oluyor? Türkler asker bir millettir. Kahramanlıkları asker olduklarındandır. Yok be hey gidiler yok, bu kadar da her şey sulandırılmaz. Türk toplumunun değerleriyle bu kadar da oynanmaz.

Bu ne kafa, bu ne biçim zihniyet!

Bu mütemadiyen vatan hainlerinin işine gelir. Vatanın parçalanmasına, değerlerin yitirilmesine zemindir.

Neymiş, AKP-CHP-BDP ilk kez bu konuda anlaşmış. Hadi BDP’yi anladıkta, sizlere ne oluyor bunu anlamadık. Türkiye’mizi nasıl geliştiririz, halkı bu yoksulluktan nasıl kurtarırız diye anlaşmayın, bir araya gelemeyin,Ülke güvenliğimiz için olan vatani görevi ret edin. Bu kim ve kimlerin ekmeğine yağ sürmektir.

Askerliği kaldırmaya çalışacağınıza, zengin-fakir diye ayırmadan herkesin çocuğunu vatani görevini aynı şartlarda yapmaları için bir araya gelin.

OLMAZ!!!

Böyle cennet gibi bir ülkemizin üzerinde oynanan oyunlar için Türk Ulusu olarak lütfen hep birlikte aklımızı başımıza alalım ve ülkemize sahip çıkalım.

16.11.2011

NERMİN AYDINLI

29 Ekim 2011

VAN-ERCİŞ DEPREMİ…

VAN-ERCİŞ DEPREMİ…
Elveda TANIK
etanik@egm.gov.tr 29.10.2011

Doğal afetler; beklenmedik bir anda, insanların kontrolü dışında gerçekleşen mal ve can kaybına neden olan, deprem, su baskını, volkan patlaması, kuraklık, heyelan, hortum, kasırga ve buna benzer büyük olaylardır. Önceden tahmin edilememekle birlikte bazen de, önceden tahmin edilebilir..
Bu doğal afetler, dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi, bizim ülkemizde de çok sık meydana gelmektedir. Önceden tahmin edilemeyen bir afet meydana geldiğinde ; bazı ülkelerde can ve mal kaybı az olurken, bazı ülkelerde daha fazla olabilmektedir. Bunun nedeni ise; bu tür olaylara karşı bazı ülkelerin gereken tedbirleri almasıdır.
Dünyanın bir çok ülkesinde, farklı doğal afetler olurken, ülkemizde de, Van-Erciş depremi meydana geldi. Etkisi büyüktü… Can ve mal kaybı da çoktu. Nedeni ise; daha önceleri 1976 yılında, Van- Muradiye depremi yaşanmasına rağmen yine de, yeterli tedbirler alınmamıştır… Deprem bölgesi olduğu bilindiği halde, yine depreme dayanıksız çok katlı binalar yapılmıştır…Yapanlar ise biz yaptıysak, devlette denetleseydi diyerek suçu kabullenmek istemezler. Aslında, depremde yıkılan binaların yapılış zamanlarına bakmak gerekir. Muradiye depreminden sonra yapılan binalar mı, yoksa eski binalar mı yıkıldı? Eğer ki, yeni yapılanlar yıkılmış ise; felaketlerden ders almıyoruz demektir…Keşke her kes üzerine düşeni yapsaydı da bu kadar, can kaybı olmasaydı…İnşallah bu felaketten her kes payına düşen dersi alır…
Engellenemeyen bir felaket olmuştu. Başbakan ve Devletin zirvesi hemen oraya gidip, depremzedelerin yanında yer aldılar…Bir an önce enkaz altındaki insanların çıkartılması, ölenlerin defin edilmesi, yaralıların tedavi edilmesi, barınma, yiyecek gibi ihtiyaçların da karşılanması gerekirdi. Bunu için de, yurt içi ve yurt dışından deprem bölgesine bir çok yardım gönderildi. Ülkemizde ki bir çok insan da, depremzedelere yardım edebilmek için deprem yerine koştu…
Bu felaket karşısında, bu millet yine tek yürek olmuş, onların acısını yüreğinde hissetmiştir…Bu milletin, bu yaralara nasıl merhem olabilirim, nasıl sarabilirim diye bütün imkanlarını seferber ettiğini görsel ve yazılı medyadan izlemeyenimiz yoktur. Ellerinden ne geliyorsa, para, çadır, yiyecek, içecek, giysi ve buna benzer bir çok malzemeyi oraya ulaştırmaya çalışırken, bazıları da oturdukları evlerini paylaşabileceklerini söylüyorlardı… Ankara’da üniversite okuyan bir çok öğrencinin maddi imkanı olmasa da, depremzedeler için yardım standı açarak, Türkiye Mimar ve Mühendisler Odası Birliğinin Koordinesinde topladıkları yardımları deprem bölgesine gönderilmek üzere Ağrı plakalı bir kamyona yüklemeleri ise, bu milletin ne kadar birlik ve beraber içinde olduğunun göstergesiydi…
Bir an önce, bu felaketin açtığı yaralarının sarılması için, her kes üzerine düşen görevi canla başla yapmaya çalışıyordu.Bunu yanında; bu felaketi daha bir vahim duruma getirmeye çalışanlarda olmuyor değildi…Mesela; Van’daki, koordinasyondan sorumlu birisinin televizyon yayınına çıkarak, şu bakan şunu dedi, bunu dedi, çadırlar yağmalandı, yardımlar yağmalandı gibi suçlayıcı ve tahrik edici ifadeler kullanan ile, gelen yardımlarının ulaşmasını engelleyenlerde vardı. Eğer oraya gönderilen yardımların dağıtılmasında veya yağmalanmasında bir sorun varsa, bunu nedeni koordinasyon eksikliğindendir. Yapılması gereken görev yerine, başka işlerle uğraşılırsa bu aksaklıklar olur...Fakat, bu devlet ve bu millet buna fırsat vermedi. Bu felakette devlet ve millet oradaydı. Yapması gerekenleri yaptı… Kim! Ne derse, desin.
Dünyanın neresinde bir felaket olursa; bu devlette, bu millette oraya koşar. Onların acısını yüreğinin derinliklerinde hisseder… Her kes ten önce oradadırlar. Ay yıldızlı çadırları , seyyar hastaneleri, aşevlerini kurarlar. Sevgi ve şefkatle, felaketin açtığı o yaraları sarmaya başlarlar…Oysa; bu deprem ülkemizde oldu. Bu acı, daha bir derin, daha bir can acıtıcı. Oraya yardımların geç gitmesi söz konusu olabilir mi hiç? Bunlar boş sözler… Bu millet bu kışkırtmalara falan gelmez…Bu ülkede yaşayan milletin, acıları da, sevinçleri de birdir.

SONUÇ OLARAK; alınacak tedbirlerle, engellenemeyen doğal felaketlerin vereceği zararlar indirgenebilir. Can ve mal kaybı azaltılabilir. Bunu içinde, her kes üzerine düşen görevi yapmalıdır. Kar edeceğim düşüncesinde, olan insanların yaptığı bu binalar, mutlaka denetlenmeli, depreme dayanıklı değilse, mutlaka yıktırılmalıdır… Her an, böyle bir felaketin olacağı varsayılarak, gereken hazırlıklar önceden yapılmalıdır. Olası bir durumda ise; oradaki koordinasyonu sağlamakla görevli olanların, görevleri dışında felaket üstüne felaket çığırtkanlığı yapmaktan vaz geçmeliler…Bu onlara fayda değil, aksine zarar verir. Böyle zamanlarda, birlik ve beraberlik içinde olduğumuzu kenetlenmiş ellerimizle, yüreklerimizle göstermeliyiz… Acılar paylaşıldıkça azalır, sevinçler paylaşıldıkça artar. Bu tür felaketleri bir daha yaşamamak üzere, yazımı bir Çin atasözü ile bitirmek istiyorum…
“ İyimser insan, her felakette bir fırsat, kötümser insan da her fırsatta bir felaket görür.”
29.10.2011

21 Ekim 2011

MAKBER Mİ YARAB!!!!!!

Ülkemiz şehitlerine ağlıyor. ‘Ateş düştüğü yeri yakar’ deniyor ama artık ateş düştüğü yeri değil 74 milyonun yüreğini yaktı…
PKK alçak, kalleş, katil…
Ya ne demeli onları alkışlayanlara, onlara pirim verenlere…Hele hele mecliste bu bir savaş diyenlere!
Bu bir savaş değil, bu bir hainlik, bu bir kalleşlik, bu bir cinayettir….
Aklım almıyor, kelimeler boğazıma diziliyor. Yüreğim yanıyor ana-babaların feryatlarına…
Ne diyor şehit babası: “oğlumu sırtından vurdunuz. Siz kalleşsiniz. Oğlumu ben vatana şehit verdim. Ya siz kimsiniz? Bu vatanı bölemeyeceksiniz” Sözleri yüreğime hançer gibi saplandı.
Ey siyasiler, ey bu işi bitirecek olanlar bu feryatlar size!!!
Geçmişten bu güne vatan için şehit olmuş binlerce Mehmetçiğimin bir çoğunun hayat hikayesi yoksulluk ve acılarla dolu.
Be hey vicdansız, sen bizim vergilerimizle boğazını doyuracaksın, PKK’ya yandaşlık edeceksin benim şehidimin bir göz evinin ışığı kesik, karnı aç olacak ve çıkıp ta fütursuzca konuşacaksın. Bu mu olmalıydı bedeli…
Her yer karanlık
Pir nur o mevki
Mağrip mi yoksa
Makber mi yarab…Bu ne derin acıdır ki bu sözler söylenmiş.Peki bu yaşanılan acılara kelimeler yetecek mi?....
Açılım ile bu hainlere prim verildi. Yetmedi meclise sokuldu. Demokrasi dendi demokrasinin kılıcı vatan severleri vurdu. Yeter artık siyasi erkler. Oy kaygısından kurtulun, birbirinizle didişmekten kurutulun, dışarı ile uğraşmaktan kurtulun da artık iç meselelerimize odaklanın. Halk yoksullukla inim inim inlerken, bir bir evlatlarını da kaybetmesinler.
Kendinize gelin, aklınızı başınıza alın.
Teröre karşı cesur ve kararlı bir şekilde mücadele verilsin. Siyaset ayrı, askerlik ise ayrıdır. Bırakın ordumuz ve komutanlarımız ile uğraşmayı da herkes işini yapsın. Lütfen siyasi emellere ordumuz alet edilmesin. Sizler işini yapmayanlardan hesap sorun.
Ayrıca, mecliste gizli oturum yapıldı. Ve konuşulanların dışarıya sızması suçtur.
Peki! Mecliste PKK yandaşları yok mu? Neyin gizliliği ben anlamadım! Ya siz?
Ülkemizde halkın tepkisi çığ gibi büyüyor. Vatanımızı bölmek, parçalamak isteyen PKK ve onlarla işbirliği yapan her kesimden olanları kınıyor, geçmişten bu güne kadar vatanımız uğruna şehit olmuş Mehmetçik ve Polislerimiz, öğretmenlerimiz vs. görevlilerimizi saygıyla anıyorum. Ruhunuz şad olsun.
Ülkemizde halkın tepkisi çığ gibi büyüyor. Vatan hainlerine, ülkemizi bölmek isteyenlere, birbirimize düşürmek isteyenlere fırsat vermeyelim. Tepkimizi taşkınlık yapmadan sağduyu ile gösterelim.
Umarım halkın sesine kulak verilecektir.
“Milli mücadelelere şahsî hırs değil, milli ideal, milli onur sebep olmuştur”
“Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar” M. Kemal ATATÜRK
21.10.2011

17 Ekim 2011

ZAM-PARDON GÜNCELLEME(!)

Hadi hayırlı olsun yeni ÖTV zamları. Pardon! güncelleme…
Evet, bundan sonra sanırım zam kelimesi dikkat çekeceğinden yeni söylem güncelleme ile yumuşatılarak bizlere servis edilecek.

E, be kardeşim, tabi ki yapılacak bu zamlar-güncellemeler! Yoksa cari açık nasıl kapatılacak.

Hükümet, yeni bütçe ‘mali disiplin’ uygulamasının ilk adımını memur maaş zammıyla atacak. Otomobil, alkol, sigara ve cep telefonlarında Özel Tüketim Vergisi (ÖTV)artışı ile ‘gelir artırıcı’ tedbir alındığını ve mali disiplinden taviz verilmeyecek.

Hükümet kamu çalışanlarına 2012’de ilk 6 ay % 3, ikinci 6 ay % 3 olmak üzere toplam % 6 zam verileceği şeklindeki haberleri sizlerden okumuşsunuz veya duymuşsunuzdur.

Mali Disiplin Nedir; Kamu gelirleri ve kamu giderlerinin birbirine denk olmasını ifade etmektedir. Burada kastedilen sadece konsolide (vadesi uzatılan borç) bütçe denkliği değil, bütçe gelir ve giderlerinin birbirine denk olması dışında sosyal güvenlik kuruluşları, yerel yönetimler, fonlar, döner sermaye ve KİT’lerin bütçelerini de içine alan tüm kamu gelir ve giderlerinin denkliğidir.

Mali disiplinin sağlanması kamu harcamaları ile kamu gelirlerinin disiplin altına alınmasının zorunlu olduğunu anladık anlamasına da, anlamadığımız neden gelirler arasında uçurumların olduğu,
Neden milletvekillerinin özel harcamalarından (Tel.Uçak.Yakıt vs) ek ödemelerin (23.000 TL)devlet bütçesinden ödendiği?

Yetmedi Bakan yardımcısı, yetmedi milletvekillerine makam şoförü, yetmedi özel giderler vs.vs.vs bunlar peki mali disiplini bozmuyor mu? Bunlar devlet bütçesinde gereksiz harcamalar değil mi?

Öyle alıştık ki verilen, daha doğrusu verilmeden yok olan memur zamlarına… Verilen 2012 yılı % 6 zam ile emekli, dul, yetim ne yapacak? Onların çığlıklarını kimler duyacak?

Tabi ki hiç kimse!...

Ayrıca; ÖTV, adı üstünde özel tüketim. Özel tüketim yapmayın, Yani; sigara içmeyin, alkol kullanmayın, araba almayın ve bu zamlar-(güncelleme) size dokunmasın.

Belki de, elektrik, doğalgaz, su, ekmek, şeker, tuz vs. gibi ihtiyaç duyulan temel tüketime gelen zamlarda yakında özel tüketime dahil edilebilir ne dersiniz?

KORKARIM! Kullanmayın, yemeyin be kardeşim o da mı bizim sorunumuz, paran yoksa yaşamaya da hakkın yok denilerek fatura yine vatandaşa kesilecek!..
15.109.2011
Nermin AYDINLI

10 Ekim 2011

HER ŞEY DALLANIP BUDAKLANDI.

Olaylar genişleyip yayıldığında ve gittikçe büyüyerek, içinden çıkılmayacak karışık bir durum aldığında dallanıp budaklandı sözünü çok sık kullanırız.

Son günlerde ülkemizde her şey iyice dallanıp budaklandı. Kim nerede ve nasıl konuşacağını, ne yazacağını ve nasıl davranacağını bilemez oldu. Her şey birbirine girdi ve içinden çıkılmaz bir hal aldı!

Vatandaş geçim derdine ve terör belasına öyle bir odaklandı ki, ülkemizin diğer sorunlarını göremez oldu. Kafalar bilinçli bir şekilde gündemden uzaklaştırılıyor ve dikkatler başka yönlere çekiliyor. İthalat ve ihracatımız, sanayimiz, sağlığımız, eğitim sistemimiz, tarım ve hayvancılığımız ne durumda bilenimiz var mı?

Toplum olarak ne düzeydeyiz, kültürümüz ve Türk toplumunun manevi değerleri ne durumda ilgilenenimiz var mı?

Yeni yapılacak Anayasa Türk Ulusunu nasıl etkileyecek merak ediyor muyuz?

Hukuk sistemine ise hiç girmiyorum.

Siyaset ise üzülerek söylemek zorundayım; kokuşmuş ve basitleşmiştir. Halkın güvenip seçtiği halkın vekilleri sorun çözmesi gerekirken maalesef sessiz sedasız aylıklarını sadece cebe indirmekle meşguller.

Halkın kemer sıkması şöyle dursun, artık canının çıkması durumuna gelmiş olması bile onları hiç mi hiç ilgilendirmiyor sanırım…

Terör örgütü PKK’nın sözcülüğünü yapan BDP’li milletvekillerinin parasız kaldıklarından dolayı yemin ettiklerini ve her birinin (77 bin TL)birikmiş maaşlarını alacaklarını okuyunca beynimden vurulmuşa döndüm. Hem Türk milletinin parasını alacaklar, hem de büyük bir küstahlıkla halkı isyana çağıracaklar ve gözümüzün içine baka baka da tehditlerine devam edecekler öyle mi?
Bu kadarına da pes artık…

Evet, Çözüm üretemeyen siyasetçilerin yüzünden toplumun huzuru kalmamıştır. Her alanda özellikle kadın ve çocuğa şiddet artmış ve sadece rutin bir haber gibi yazılı ve görsel basında yer almış ve toplum olarak da oldukça duyarsızlaşmışız. Sadece ‘ya, vah vah’ sözleriyle de anlıyoruz ki bu toplumsal sorun da sıradanlaşmıştır.

Ayrıca, dini konularda hassas bir toplumuz. Din sömürüsü ise aldı başını gidiyor. Dini konularda işin ehli olmayan o kadar çok kişiler türedi ki insanların duygularını istismar etmektedir. Maalesef geçenlerde iğrenerek izlediğim kendisini şıh olarak niteleyenin sapık ve çarpık ilişkilerini rahatça ifade ediyor olması ile; -Ali Rıza DEMİRCAN’ın “İslama göre cinsel hayat” adlı kitabında “Cennette bekar kişi kalmayacak. Cennetliklerin en alt kademesine günde 72 kadın verilecek” vs. sözleri beni öyle bir şaşkınlığa uğrattı ki neler oluyor, ne yapılmak isteniyor demekten kendimi alamıyorum!..

(Bilmeden fetva verene, yerdeki ve gökteki melekler lanet ederler.) İbni Lal, İbni Asakir (İslamseli. com)

Allah’a şirk etmekten korkarım. Onun için Allah sahte şıh ve şeyhlerden hepimizi korusun.
(Sizin için Deccal’dan daha çok, sapık imamlardan korkuyorum) İ.Ahmed (İslamseli. com)

Her şey gerçekten dallandı budaklandı. Haksız mıyım?

Nermin AYDINLI
10.10.2011

1 Ekim 2011

KANIM DONUYOR!!!

Gazete ve Tv.haber programları insanın içini acıtacak haberlerle dolu.Her gün şehit haberleri, her gün yas, her gün gözyaşı maalesef…

Gözü dönmüş caniler asker, polis, kadın, çoluk, çocuk ayırmadan kanla beslenmeye devam ediyor. Halk arasında korku ve panik yaratarak amaçlarına ulaşmaya çalışıyor.
PKK terör örgütü işi o kadar çığırından çıkardı ki öğretmenleri de kaçırmaya başladı.

Bütün bunlar olurken vatandaşın aklını karıştırmak için programlanmış işin ehli olan veya olmayan herkes gündemi değerlendiriyor ve birbirinden çarpıcı açıklamalarla
ülkenin geleceği çizilmeye çalışılıyor.

Habertürk kanalında 30 Eylül 2011-Cuma akşamı “Karşıt Görüş” proğramında, Mustafa ALTIOKLAR;
”Türkler ve Kürtler önce ayrılmalı, sonra komşu olarak kaynaşmalıdır”,
“Türkiye Cumhuriyetinde mi, Kürdistan da mı yaşarsınız” diye oylama yapılmalı ve sonucunda “Türkiye Cumhuriyeti çok asil bir şekilde o bölgeden, topraklardan çekilir” diyor.

Tabi ki bu düşünceleri sadece şahsın kendisini bağlar bağlamasına da ülkenin bölünmez bütünlüğüne de zarar verdiğini söylemek isterim.

Ayrıca,” Ben Kürt olsam bağımsızlık için savaşırdım, savaşırdım derken çok ciddi siyasi mücadeleden bahsediyorum” diyen Altıokların sözüne diğer konuk Timur SELÇUK, ”Türk, Kürt ayrımı ne demek, ahlaklı vatandaşlar olalım, el ele verip bir ayağa kalkalım” diye cevap veriyor.

Bu ve benzeri proğramları izlerken kanım donuyor, içim çekiliyor, ürperiyorum!!!
Güzelim ülkem hakkında böyle nasıl düşünülebiliniyor! Et ve tırnak gibi olmuş, kız alıp vermiş bir ulusun ayrışmasını istemek ne demek? Bu düşünceler bazı çıkar çevrelerine, vatan hainlerine, Türk Ulusunu parçalamak isteyenlerin ekmeğine yağ sürmek değil de nedir sizce?

El insaf be kardeşim!!!

Empati yapılması gerekse bile; önce kanunlara, verilen haklara, ve yapılan davranışlara bir bakardım. Nerelerde ayrım yapılıyor, hangi haklar bana verilmiyor diye...

Türkiye Cumhuriyeti, Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i, vs. dili, dini, tercihleri ne olursa olsun bir bütündür ve ayrıştırılamaz.

Devlet vatan hainleri ile pazarlık yapmaz. Devlet vatandaşının güvenliği için her türlü önlemi alır ve uygular. Türkiye Cumhuriyeti devletinin temel amaç ve görevleri, Anayasanın 5.maddesine göre;

”Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyet ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.”(Kaynak:Anayasa)

Her ne kadar günümüzde Anayasanın değiştirilmesi ile ilgili çalışmalara hız verilmişse de, “Devletin en büyük görevi, ulusal düzeyde düzen ve adaleti sağlamak, uluslararası düzeyde ise bağımsızlığı ve egemenliği sağlamaktır”.

Ulusal varlığı sona ermiş bir ulusun bağımsızlığını nasıl kazandığını, çağdaş bir Türkiye Cumhuriyetinin nasıl kurulduğunu unutanlara, bilmeyenlere ve göz ardı edenlere Mustafa Kemal ATATÜRK’ün, “NUTUK” adlı eserini incelemelerini tavsiye ederim.

“Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır”.M.Kemal ATATÜRK

30.09.2011

Nermin AYDINLI

25 Eylül 2011

ARTIK ANALAR AĞLAMASIN

Başkent Ankara’da ve bazı illerde bomba ve saldırılar sonucu birçok vatandaşımız hayatını kaybetti ve çok sayıda ise yaralımız var. Bu alçaklık, bu kalleşlik değil de nedir? Hainler özellikle kalabalık ortamları seçerler ki daha çok ses getirsin diye!!! Bu olaylar insanlarda tedirginlik ve korku yaratır.

Terör saldırıları gösteriyor ki, artık biz dağın yanı sıra sizlerle şehirde görüşeceğiz mesajını vermeye çalışıyorlar.

YANİ:Dağdan indim Şehire

Bu terör olayları şehirlerde yapılmaya devam ederse savunmasız bir şekilde kimin ve kimlerin canını yakacak belli olmaz.

PKK illeti ile 30 yıldır mücadele ediliyor. Binlerce gencimizi kaybettik ve hala da kaybetmeye devam ediyoruz. Peki! kusur vatandaşın mı? Kusura bakmayın ama istikrarlı bir şekilde mücadele edilseydi, bu kadar çok tolerans tanınmasaydı bu duruma gelinmezdi…

PKK bir terör örgütü, onu destekleyenler, iş birliği içinde olanlar vatan haini değil de nedir? Kürt açılımı ile ortaya çıkılırsa, onlar muhatap alınırsa, İmralı’da yatana sayın denilirse tabi ki bunlar kendilerini kahraman ilan edecekler.

Kendini aydın diye niteleyenler artık son aşamaya gelindiğini, masaya oturulması gerektiğini yazıp çiziyorlar. Neyin pazarlığı bu bir türlü aklım almıyor? Bir devlet, vatan hainleri ile özellikle de terör örgütüyle nasıl masaya oturur böyle bir şeyden bahsedenlerin akil düşünce içinde olmadıklarını düşünüyorum…

Bu tür saldırılar hiçbir amaca hizmet etmez. Başarılı olamazlar. Sadece toplumda infial yaratır. Bu eylemleri yapanlar birer piyondur. Birileri hasta ruhlu insanları kullanır ve zamanı gelince de onlar da yok olur.

Buradan yetkililere sesleniyorum: Siyasi erkler birbirinizle uğraşmayı bırakın. Size yetki veren Türk Ulusunu yok sayamazsınız. Bu yapılanları basit göremeyeceğim ama çapulcu diyebileceğim terör örgütü muhatabınız olamaz. Devlet otoritesini ortaya koymalıdır.

Sizlerden istenilen sadece artık analar ağlamasın…
21.9.2011

14 Eylül 2011

TÜRKİYE'M, CENNET VATANIM

Ülkem, Türkiye’m, cennet vatanım...

“Türküm, doğruyum, çalışkanım.

Küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymaktır.

Varlığım Türk varlığına armağan olsun.

Ne mutlu Türküm diyene“…Bu sözler evet bu sözler ülkesini, milletini sevenler için çok anlamlıdır. Böyle olmasa yıllardır gencecik fidanlarımız gözlerini kırpmadan canlarını verirlermiydi? Analar, babalar yüreklerine taş basarlarmıydı? Bu vatan sevgisi bambaşka bir şey bunu hissedenler anlar anlamasına da anlamayanlar, duyarsızlar, hainler ve onların işbirlikçileri de çoğalmadı değil!!!

Hainler ve işbirlikçileri azdıkça azdı can almaya devam ediyor. Vatan hainleri demokratik özerliğini ilan etti. Meclis toplantılarını şov gösterileriyle yapıyor ve aldıkları kararlarını geciktirmeden ilan ediyorlar.

Bu ne küstahlıktır ki Şırnak’ta teröristler öğretmenlerimize” Gidin yoksa canınızı yakarız” diye tehdit edebiliyor. Kimlerden bu cesareti alıyorlar bir türlü aklım ermiyor.

Vatanını seven aydın, yazar, çizer, asker her kimse içeri atılıyor, İmralı’da yatan hainin kahramanlaştırılmasına izin veriliyor… Hainler elini kolunu sallaya sallaya geziyor, suçu bile henüz kanıtlanmamış tutuklu gazeteci, ölümle pençeleşen eşinin yanında olamıyor.Ne kadar acıdır ki yavaş yavaş değil hızla insanlığımızı hırslarımız ve ihtiraslarımız yüzünden kaybettiğimizi görüyorum.

Siyasi erklerin tutumu, tavrı, söyledikleri yenilir yutulur türden değil maalesef. Bırakın be kardeşim söz düellosunu da cennet memleketimin sorunlarına çare bulun. Sorun yaratmayın, insanları germeyin çözüm üretin.

Anaları ağlatmayacaktınız ne oldu? Yoksa sadece seçimlerde söylenen boş sözlerden sadece birisimiydi?

Ayrıca, 12 Eylül acılar, karanlıklar, ölüm ve zulüm ile tarihin sayfalarına geçmiştir. Ne dramlar yaşanmış, nice gencecik fidanlar yok edilmiştir. Yetmez ama evet’çilere sormak istiyorum: 12 Eylülcülerden hesap sorulacaktı ne oldu?...

Her ne kadar 12 Eylül hafızalarımıza kara gün olarak kazınmış olsa bile günümüzde yaşananlar da o günleri aratmayacak türden maalesef…

Ülkem, cennetim, Türkiye’m ne durumdasın, halkın acılı ama suskun, halkın perişan…Bilemez oldu, bilenler ise susturuldu.

İç politika ile kafalar karışık. Sıfır sorunlu dış politika ise içinden çıkılmaz bir hal aldı. Füze kalkanı kime karşı, neden ve niçin? Libya ile kardeşken düşman olduk. Suriye’ye ağabeylik yapalım derken birde kendimizi İsrail ile nerdeyse savaşır halde bulduk.

Vatanım, memleketim, cennet Türkiye'm derdim çoktur hangisine yanayım. Hangisini anlatayım.Halkım aç, halkım işsiz, tarım ve hayvancılık bitmiş, sanayi çökmüş, ekonomiyi bilen yok…Her şey çok daha beter olmuş!...İç düzenimiz karışık, çözümsüzlük almış başını gidiyor.Her gün verilen şehitler…Halkımın yitip giden umutları…

Vatanım, memleketim, cennet Türkiye’m sana yakışmayanlar yakıştırılıyor.Türkiye'm bağımsızlığın için nice kahramanlar senin için canını vermiş, destanlar yazılmış, tarihte bağımsızlık savaşın mazlum milletlere örnek olmuştur.Ama gel gör ki bugün umutlar yavaş yavaş tükenmek üzere.Bu gün gaflet, delalet hatta hıyanet içinde bir çok insan!!!

Umutların tükendiği bir sırada umut olan Mustafa Kemal ATATÜRK, silah arkadaşları ve adsız kahramanlarımızın bizlere emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşamalıdır. Bağımsızlığımızdan asla taviz verilmemelidir. Kahraman Türk Milleti olarak bizlere düşen görevi layıkıyla yerine getireceğimizden eminim.

Her umutsuzluğun ardında mutlaka bir umut vardır…

14.09.2011
Nermin AYDINLI

31 Ağustos 2011

BAYRAM BENİM NEYİME!!!

Yine göz yaşı, yine kan!!!
Bayram benim neyime…
Analar ağlıyor,
Yar ‘kara bahtım, kör talihim’ diye feryat ediyor.
Yine göz yaşı, yine kan!!!
Bayram benim neyime…
Dört bir yanda şehit cenazeleri,
Bir yanda insanlığını yitirmiş hainler ve onlara çanak tutanlar.
Bir yanda ise sivilleşmenin sevinci ile başkomutanlık zaferi!!!
En acısı “Canım, kanım, aldığım nefesim” diyen annenin dizeleri…
Bayram benim neyime…
Yine göz yaşı, yine kan!!!
Bir gazetenin yazdığı gibi:
Ne Zafer’in
Ne Şeker’in
Tadı kaldı…
Ülkem kan ağlıyor, yaşam anlamsız…
Bayram benim neyime,
Kan damlar yüreğime…
Gözlerden akan kana rağmen “Vatan sağ olsun” diyen asker millet geleneğinden gelen bu Ulusun karşısında Vatanın Kutsallığı tartışılamaz bile…
Türkiye Cumhuriyeti, başta Başkomutan Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün, silah arkadaşlarının yani kısaca Türk ordusunun Türk Ulusuna armağanıdır.
Bu nedenle; Başkomutanlık meydan savaşının kazanılmasının 89.yıldönümünde Ulusal Kurtuluş savaşında ve günümüz vatan savunmasında şehit olan bütün kahramanlarımıza ve gazilerimize her zaman minnet ve şükran duyacağız.


Bu Vatan Kimin


“Ardına bakmadan yollara düşen,
Şimşek gibi çakan sel gibi coşan,
Huduttan hududa yol bulup koşan,
Cepheden cepheyi soranlarındır…


İleri atılıp sellercesine,
Göğsünden vurulup tam ercesine,
Bir gül bahçesine girercesine,
Şu kara toprağa girenlerindir…


Tarihin dilinden düşmez bu destan,
Nehirler gazidir dağlar kahraman,
Her taşı yakut olan bu VATAN,
Can verme sırrına erenlerindir…


Gökyay’ım ne yazsan ziyade değil,
Bu sevgi bir kuru ifade değil,
Sencileyin hasmı rüyada değil
Topun namlusundan görenlerindir”….diyen Şair Orhan Şaik GÖKYAY’ın dizeleri sözün bittiği yerdir…

30.08.2011

Nermin AYDINLI

20 Ağustos 2011

LANET OLSUN!!!!!!!!!!

Ardı arkası kesilmeyen şehit haberleri ile Türkiye sarsıntı üzerine sarsıntı yaşıyor. Yüreğimiz kan ağlıyor. Anaların, babaların, çocuklar ın, eşlerin feryatları dağları taşları deliyor. Maalesef ateş düştüğü yeri yakıyor

Lanet olsun!

Bir tarafta gencecik bedenler bir bir kara topraklara verilirken, bir tarafta terörün bitirilmesi üzerine laf kalabalığı yapılıyor. “Mübarek ayda kan dökülmez” deniyor. Peki! Katiller, caniler, vatan hainleri kutsal ay diye bekliyor mu ki de, bu neyin sabrı! aklım almıyor.. İnsanlığımdan şüphe eder oldum. Böyle bir söz neye istinaden söylendi ve neyin sabrı… Oysa ki; islam dini fitne ve anarşiyi şiddetle men eder. İslam dininde teröre hiçbir şekilde yer yoktur.

Bu kadar esneklik, bu kadar tolerans neyin nesi, yoksa bunların emellerine ulaşması mı beklenecek? Ya da Amerika mı izin verecek?

Lanet olsun!

Törör amacına ulaşmak için her yola başvuruyor. Savunucuları, yandaşları, akbabalar, leş kargaları ise pusuda... Bir bir fidanlar toprağa verilirken bayram havasındalar. Terör sorunu olmadığı, demokrasi sorunu olduğu hala söyleniyor. Eğer böyle gelecekse istemez gelmesin güzel ülkeme böyle demokrasi.

Demokrasinin Kürt açılımı olduğunu eğer öğrenmişseniz çok geç kaldınız çok!!!

Analar ağlamasın deniliyor, maalesef anaların gözlerinden kan akıyor kan… Vatanına öyle bağlılar ki yüreklerine taş basıyor ve “Vatan sağ olsun” diyor. Vay, vay ülkemin güzel insanları, sabır taşının kalmaması böylemidir ki şehit haberlerinin ardı arkası kesilmiyor.

Ordu bir milletin varlığıdır. Gücüdür. Türk Milletinin en değerli saydığı Türk Ordusunu serbest bırakın da onlar işlerini yapsın.

Çok geç kaldınız çok! F’16’lar Kandili vuruyor. Ama; Aslan gibi vatan evlatları vatan uğruna can veriyor.

Çok geç kaldınız çok! Sabırlar çok önce taşmalıydı…

İçimden o kadar çok şeyleri yazmak geçiyor ki, her neyse...

“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda!
Canı, cananı bütün varı mı alsın da Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.”(M.Akif ERSOY)

Nermin AYDINLI


Aziz şehitlerimiz Türk Ulusu sizinle daima gurur duyacak, bıraktığınız yerde nöbeti devralacaktır. Ruhunuz şad olsun.

8 Ağustos 2011

OSMANLICA

OSMANLICA…
Elveda TANIK 18.05.2011
etanik@egm.gov.tr

.
Hani bazen karşımıza bilmediğimiz bir dille yazılan bir yazı çıkar ya, aman sende der, şöyle göz ucuyla bir bakar geçeriz. İçeriğinde ne vardır? Bu nedir diye hiç merak etmeyiz. Osmanlıcada öyle, onu da hiç merak etmeyiz. Ne kadar yanlış, ne kadar üzücü değimli? Osmanlıca, Arap harfleri ile yazılan, Türkçe, Arapça ve Farsçanın karışımı bir yazı dilidir. Asırlarca kullandığımız bu yazı diline ne kadar yabancıyız… Çok acı!

Tetkikte; araştırmadır, incelemedir. Öğrenmek istenilen, merak edinilen her hangi bir şey hakkında bilgi sahibi olmak demektir. Bir şey hakkında doğru bilgiye ulaşmak, bilgi sahibi olmak istenirse, mutlaka araştırma yapmak gerekir. Aksi takdirde hiçbir şeyden haberimiz olmaz, doğru yolu bulamayız. Dolayısıyla, geleceğimize yön verecek önü gözükmeyen, sisli ve engebeli yolda, o yolu aydınlatacak ışıltıyı, yıldızları görebilmek için şöyle bir geçmişimize bakıp doğruları ve eğrileri araştırmak gerekir. Hele polis teşkilatı için bu araştırma çok daha önemlidir

1913 yılında bir polis amirinin teftişi sırasında duyarlı polislerin yanında, duyarsızlarında olduğunu anlatan Osmanlıca yazılmış “FİKRİ TETKİK” isimli belgeyi, yarım yamalak öğrendiğim Osmanlıcam ile yapmış olduğum ve tamamı okumak isteyenlerin e mail adresimden temin edebilecekleri transkripsiyonun özetlemek gerekirse, Polis Teşkilatının, vukuatın önünü almak, emniyeti ammeyi temin etmektir. Bunun içinde her polisin uykusunda bile geçen arabaların gürültüsünden, yolcuların ayak seslerinden, çevresinde olup bitenlerden bir mana çıkarmalıdır. Hassas olmalıdır gibi ifadelerin yanında, ecnebi olan bir sobacının tabiiyetinden bile merkezin haberdar olmadığı gibi eleştirici sözlerde yer almaktadır… Bu belge, ülkenin o zaman ki durumunu gayet güzel açıklıyor. Bu millet, kendisini yabancı gören bir ecnebinin Tebaası hakkında bilgisi bile yok. Nedeni ise, Onları öyle benimsemişler ki, onları farklı görmüyorlar...

Aslına bakılırsa; bu belgeden herkesin ders çıkarabileceği bir şeylerin bulunduğu yönünde hem fikir olduğumuz kaçınılmaz değimli? Araştırma yapılmaz, merak edilmez ise bu bilgilere ulaşmak mümkün olabilir mi? Ulaşılmaz! Osmanlıca olan belgeleri incelemek için de Osmanlıca yazıyı bilmek gerekmez mi? Evet bilmek gerekir. Latin harfleri ile yazılan yazı şeklinin yanında, Osmanlıca yazı şeklini de bilse kötümü olurdu? Acaba her şey geride mi bırakılmak isteniyor? Yoksa geçmiş unutturulmak mı istendi? Niye o yazıya bu kadar yabancı kalındı? Asırlarca kullanılan bir yazı bilinmiş olsaydı geçmiş bu kadar bulanık değil daha berrak ve duru olurdu…

Oysa Osmanlıca da bizim geçmişimiz, kültürümüz, mertliğimiz, yaşam biçimimiz, birliğimiz, beraberliğimiz, adaletimiz, asaletimiz, insanlığımız, büyüklüğümüz ve saymakla bitiremeyeceğim daha nelerimiz var. Evet, o çok yabancısı olduğumuz Osmanlıca belgelerde bizim geçmişimiz vardır. Hani bir söz vardır ya “Söz uçar gider yazı kalır” diye. O anlamadığımız belgelerdeki bilgiler zifiri karanlıkta parıldayan etrafa ışık saçan yıldızlar gibidir. Yıllar, asırlar geçse de o pırıltıya, o yıldızlara her daim ulaşabilir. Yeter ki araştırma merakımız hep olsun, o anlı şanlı geçmişimize sahip çıkalım…


Elveda TANIK
Hukuk Müşaviri
2.Sınıf Emniyet Müdürü

4 Temmuz 2011

OLMAZ SİYASİLER OLMAZ!

Ülkemizde tuhaf şeyler oluyor. Vatandaş ise anlamaya çalışıyor. Çoğu zamanda ‘aklım almıyor böyle şeylere’ diye geçiştiriliyor. Bu güne kadar yazıldı, çizildi. Kanal kanal gezen sözde aydınlar anlattı, tartıştı. Gelinen son nokta ise içinden çıkılmaz bir hal alan ülke gündemi!..

Seçimler sonucunda meclise gönderilen siyasilerin çoğu çoluk çocuğuyla mutlu mutlu mazbatalarını aldılar. Bir kanatları eksikti yeni seçilenlerin. Seçmen ise galibiyet ve mağlubiyet içinde izlemeye koyuldu.

Dedik ya; ülkemizde malzeme çok diye… Şimdi de yemin krizi ülke gündeminde. Kimisi der “gelmezsen gelme”, öteki der “gelmeyeceğiz” diğer öteki ise “başka ilde toplantımızı yaparız”…

Yemin sözü kuvvetlendirme, karşındakine güven verme ve inandırmak için kullanılır. Her ülke gelenekleri ve tecrübelerine göre yemin ederler. Dünyanın bir çok ülkesinde yemin etme zorunluluğu vardır ve Anayasa’ya bağlılık vurgulanır.

TBMM ant içmenin ana teması “Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalarak anayasa’ya sadakat ve milletin egemenliğini koruma ”dır.

Olmaz! siyasiler olmaz böyle şey. Sizler oraya ülkenin sorunlarına çözüm bulun diye gönderildiniz. Sorun üretin diye değil. İktidar olma yetkisi herkese meydan okuyun diye verilmedi. “Ben yaparım, benim dediğim olur” anlayışı ise sadece ülkede sorun yaratır. Kurumlar tek taraflı işler, kopukluk ve adaletsizlik baş gösterir. Sizler oraya elbette partiniz kanalıyla gönderildiniz ama, seçildikten sonra bütün ülkenin iktidarı oldunuz. Sizler ayrım yapamazsınız, kanun ve hukuk çerçevesinde ülkeyi yönetme yetkisi almış olduğunuz için bütün vatandaşlara eşit davranmak zorundasınız...

İktidar dışında meclise giren bütün siyasi partiler ise sorun yaratıcı değil, iktidarın yapmadıklarını, halkın yararına olan çalışmaları yaptırmak zorundasınız.
Sizler demokratik haklarınızı kullanıyor olabilirsiniz. Sordunuz mu seçmeninize bizler yemin etmiyoruz ne dersiniz diye?

Olmaz! muhalefetin yemin etmeyen siyasileri böyle şey olmaz… Benim ve ben gibilerin iradesini yok sayamazsınız. Orası Türkiye Büyük Millet Meclisi, orası Türk Milletinin iradesi… Sadece ve sadece “adet yerini bulsun” anlayışı içinde edilen yeminin de hükmü olmaz. Oraya bütün bir milletin vebali ile gidiyorsunuz. Bölücü, ayrıştırıcı olamazsınız.

“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma;
Hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma;
Toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma;
Büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine and içerim”.

Ant içme metninin eleştirilecek bir yönü yoktur. Siz seçilmişlerin ant içmekten kaçınmanızı anlamış değilim.

ACABA; laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma;

Ya da Büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim” demek mi sizin için zor? diye de sormadan geçemeyeceğim…

Tabi ki, hatalar düzeltilmeli ama bu şekilde değil. Eleştirmek ayrı, değiştirilmesini istemek ayrıdır. Kanun koyucu olan sizlersiniz. Çözümü bulmak zorundasınız ama meydan okuyarak değil.

Sayın milletvekilleri; Ağır ve önemli işleriniz, size, millet yolunda, esaslı hizmetler hazırlamaktadır Milletin sevgileri hayırlı ve faydalı çalışmalarınızda sizinle beraberdir » M.Kemal ATATÜRK

(1 11 1936, TBMM, 5 Dönem 2 Toplanma Yılını Açarken )

02.7.2011

Nermin AYDINLI

28 Haziran 2011

Hayırlı kandiller

*GÜNÜN SÖZÜ*
**
Leyle-i
miraç (miraç gecesi), ikinci bir leyle-i kadir (kadir gecesi) hükmündedir.
Bu gece mümkün oldukça çalışmakla kazanç birden bine çıkar. **
 
Bediüzzaman Said Nursi
 
 
Cenab-ı Hak hepimize gecenin feyzinden bol istifade nasip etsin. (Amin)
 
HAYIRLI KANDİLLER...
 
*
*

4 Haziran 2011

ENDİŞELİYİM!!!

Yazmak neyi değiştirir diye düşünmekten Uzun zamandır elim klavyeye gitmedi. Acaba endişelerim de haksızmıyım, objektif mi bakmıyorum düşüncesiyle olanlara, olaylara tarafsız bakış açısı içinde olmaya çalıştım. Evet son günlerde hele seçime ramak kala endişelerimde haklı olduğumu anladım.

Endişeliyim! Siyasetin basitleşmesinden…

Ülkemiz o kadar zor günlerden geçiyor ki bizler maalesef seçim atmosferi içinde fazla algılayamıyoruz. Siyasi liderler ve adaylar meydanlarda güçlerini göstermeye çalışırken, ağızlarından çıkanları maalesef kulakları duymuyor. Be hey gidiler sen, ben diyeceğinize Ülkemiz ve halkımız için somut projeler orta koyun. Ülke kardeş kavgasına doğru sürükleniyor, ulusal bütünlüğümüz tehlikede, eğitim sistemimiz, sağlık sistemimiz çökmek üzere, emeklimiz perişan, halkımız, gençlerimiz işsiz, sanayimiz durmuş, tarım ve hayvancılık sektörümüz can çekişiyor vs.vs.vs….

Endişeliyim! Seçim meydanlarının arenaya dönüşmesinden…

Seçimlerde şimdiden kimlerin ne kadar oy alacağı üç aşağı, beş yukarı tahmin ediliyor. ‘Ülkemiz için hayırlısı olsun’ temennileri sanırım havada kalacak ve açılım hayalleri içinde Kürt meselesi seçimi şekillendirecektir. Seçim sonrası bölgesel özerklik hakkında anayasa şekillendirilecek ve böylece başkanlık sistemine doğru gidilmeye çalışılacaktır.

Endişeliyim! Ülkemin üzerinde kara bulutların dolanmasından…

Son günlerde anadilde eğitim konusunda yaygara yapan kendilerini entel sananlar sanırım; Dil’in insanların düşünce sürecini ve düşünme kapasitelerini belirlediğini gözden kaçırıyorlar. Ayrıca;Birbirimizle anlaşmayı, iletişimi sağlayan doğal vasıtadır dil. Kendi kuralları içinde yaşar ve gelişme gösterir. Dil, bir milleti oluşturan unsurların başında gelir. Milleti koruyan, bir arada tutan sosyal ve milli bir müessese olduğu” unutulmamalıdır.

Endişeliyim! Güzel Türkçemizin yok edilmeye çalışılmasından…

Anadilde eğitime geçilirse Türk/Kürt farklı okullara gidecek, öğrenciler birbirinden ayrışacak ve kopacaklardır. Birbirlerinden ırka dayanan ayrımı yaşayacak ve toplum uç noktalara sürüklenecektir. Bu olay Kürtçe ile sınırlı kalmayacak ve ülkemizde yaşayan diğer etnik kesimlerde kendi dillerinde eğitim isteme hakkına sahip olacaktır. Verilecek tavizler yetmeyecek ve isteklerin arkası kesilmeyecektir.

Endişeliyim! Ülkemiz üzerinde oynanan oyunlar sonucu Ülkemizin bölünmesinden…

Türkiye Cumhuriyeti öyle kolay kurulmadı. Kürdü, Türkü, Lazı, Çerkezi vs. etnik kökeni ne olursa olsun hep birlikte tek dil, tek din, tek bayrak, tek vatan için mücadele verdiler ve Türkiye Cumhuriyetini kurdular.

Asla Atatürk ilkelerinden, vatanın bölünmez bütünlüğünden taviz verilemez.

Endişeliyim! YA SİZ???

3.6.2011
Nermin AYDINLI

5 Mayıs 2011

ANNELER GÜNÜ

Hayatın acımazsızlığı kendimizden bir şeyler alıp götürüyor. Çoğumuz yaşamın ne anlama geldiğini, insanın insanca yaşamasında nelerin etkili olduğunu bilmeyiz bile!!!
Dedik ya! Hayat acımasız diye. Evet yaşamın acımasızlığı elimizde olan değerlerimizin kıymetini bizlere maalesef unutturuyor. Hele hele insanoğlunun hırsları artık idealizm olmaktan çıkmış orman kanunlarının uygulanır olması kanıksanmış, dost, ahbap ilişkileri menfaate dönüşmüştür.
Değerlerimiz, kültürümüz ve yaşantımız gittikçe yok olmaktadır. Örf ve adetlerimizde olmayan sıra dışı yaşantılar ahlaki ve toplumsal dejenerasyona neden olmaktadır. Dünya’ya açılan pencere olarak bilinen televizyonun toplum üzerinde ki etkisi büyüktür. Özellikle gençler arasında şiddet ve gerilim dozajı artmakta ve ailelerin çocukları üzerindeki etkisi yok olmaktadır. Çağdaşlık, modernlik, özgürlük şeklinde verilmeye çalışılan sapkın derecede ki fikirler özellikle Türk toplumunun gelenek, görenek ve ananelerinin yok olmasına neden olmaktadır.
Türk aile yapısı ve değerleri günümüzde değişime uğramaya başlamış, aile, anne baba, hısım, akraba kavramları sorgulanır hale gelmiştir. Artık anne, babalar çocuklarının yaşam alanlarından uzaklaştırılmış neredeyse kendi kaderlerine terk edilmeye veya günümüzde moda olan Huzurevlerine bırakılmaya başlanmıştır. Kimi özentiden, kimi yaşamın kendisine sunduğu ihtişamdan etkilenerek sene de, veya sadece bakım parasını üstlenerek evlatlığını yaptığını düşünen koklamaya kıyamadığı yoksulluk veya sefa içinde büyüttüğü yavrusundan hak etmeği muamele görmesi ne kadar acı değil mi? Onların yerinde olmayı hangimiz isteriz?
Evlatları tarafından aşağılanan, beğenilmeyen, horlanan anne babaları gördükçe içim sızlar ve; “Allah’ım benim de anne-babam yaşasaydı, ömür boyu dizlerinin dibinde olsaydım” derim.
Bizim en değerli varlıklarımız olan anne-baba- ve büyüklerimize kişi her ne, hangi makam ve mevkide olursa olsun sahip çıkalım. Onlar utanılacak kişiler olmayıp, övünçle, kıvanç ve gururla sahip olduğumuz değerlerdir. Lütfen onlardan ilginizi eksik etmeyin. Onların hayır dualarını alın. Bir gün o yaşa geleceğinizi Unutmayın!
Bütün annelerin ve kadınlarımızın ANNELER GÜNÜ KUTLU OLSUN.
Nermin AYDINLI

28 Nisan 2011

ÇILGIN PROJE… İSTANBUL KANAL

ÇILGIN PROJE… İSTANBUL KANAL 28.40.2011
Elveda TANIK
etanik@egm.gov.tr



Durup dururken nereden çıktı bu proje? Gerçekten de adı na yakışan bir projemi? Çılgın mı? Yapılması imkânsız olduğundan mı, adına çılgın proje denmiş? İmkansız diye bir şey var mı? Bence imkânsız diye bir şey yok. Eğer olsaydı; bugün uçaklar havada, yani boşlukta uçamazdı, aya insan gönderilemezdi, denizaltılar denizin altında yol alamazdı, internet olamazdı. Daha bunlar gibi saymakla bitiremeyeceğim birçok proje, o zamanlar imkânsız gibi düşünülmüştür. Ama sonuçta buna inanan insanlar bunu gerçekleştirmiştir…

Projeleri düşünceler üretir. Bunu gerçekten doğru söylüyorlar. Düşüncesi olmayan insan proje üretemez. Ama onunda kendisine göre üretecekleri vardır. Proje üreten kişileri kıskanır, ona muhalif olur, hep olumsuzlukları görür, olumlulukları hiç görmez, hasetlik yapar, engel olmak için elinden ne gelirse yapar. Sabote eder. Bazen de bu proje şunun projesiydi, bunu projesiydi diye geveler durur. Elinden gelse bu proje benim projem diyecek, ama proje hakkında bir soru sorulsa cevap veremeyeceğinden o riski göze alamazlar. İşte onlarda bunu düşünebilirler… Ne yapalım onların elinden de ancak bu gelir… Bunu içinde geldikleri yer bellidir. Ayakları hep geri gider veya oldukları yerde kalırlar…

1869 yılında Süveyş kanalı o zamanki teknolojiye rağmen yapıldı da, şu an ki teknolojiyle İstanbul Kanal ( Çılgın Proje) projesi gerçekleşmesin… Bu fikir ortaya atıldı mı, atılmadı mı, bir gün mutlaka yapılacaktır… Bu projenin ismini yeni duyan bazı insanlar bile bu proje üzerinde düşünmeye başlamışlardır. Bu İstanbul Kanal projesi hayal falan değil. Belki yapımı biraz uzun sürebilir. Her şeyin bir bedeli vardır. Bu kanalın faydası verilecek bedelden fazla ise bir şeyler de feda edilecektir…28.04.2011

Elveda TANIK

21 Şubat 2011

DİKKAT BAŞKAN GELİYOR




DİKKAT BAŞKAN GELİYOR

Çay saatinde, Ahmet ve Osman adlı iki memur arkadaş oturmuş, sohbet ediyordu. İzin dönüşü göreve başlamış olan Ahmet merakla sordu;

Bir kaç ay önce atanan başkan görevden alınmış öyle mi?

—Evet, alındı.

—Çok alıngandı zaten, alındı demek, Hah… Hah… Ha!

Osman gülmedi, suratı asıktı.

—Bu esprime de gülmedin ya helal olsun. Neyse niye alındı? Farklı biriydi.

—Farklı olduğu için alındı ya zaten.

—Anlamadım ki! Ben izne ayrılırken her şey güllük gülistanlıktı, yeni başkanın genel müdürle arası da iyi görünüyordu.

—Ben de sevmiştim bu başkanı. Gelir gelmez; “Amirlik, yöneticilik memurlar üzerinde baskı kurma aracı değil, çözüm üretme yeridir. Sorunları çözeceğiz, çalışma şartlarını iyileştireceğiz ki elemanlarımızdan daha verimli çalışma beklemeye hakkımız olsun” demişti.

—Evet, izne ayrılmadan bir gün önce o konuşmasını dinlemiştim. Dinlemiştim ya doğrusu pek de inandırıcı gelmemişti. Çoğu idealistçe konuşur ama uygulamaya gelince bir şey yapmaz diye düşünüyordum.

—Yok, bu kez öyle olmadı. Gerçekten el attığı her sorunu çözmeye başlamıştı. Sürüncemedeki yemekhanedeki sorunlarını, servis sorunlarını, hatta bazı arkadaşların yıllardır halledilmeyen kadro sorunlarını bile düzeltmişti.

—Diğer yöneticiler de örnek aldı mı?

—Yooo… Daha yeni başkanın, Yunus beyin konuşmasından sonra, “Memurlara baskı kurmazsak otorite kalmaz ki!” demiş bir yönetici.

—Kesin personel başkanıdır.

—Evet, çaycı Fırat Bey toplantıya girip çay servisi yaparken duymuş Personel Daire Başkanı Hilmi beyin böyle dediğini.

—Desene Yunus başkan düşman kazanmaya erken başlamış. Diğer yöneticilerin baskısıyla mı görevden alındı?

—Yok, “Kurumumuzda Ders Alınması Gereken Yönetim Hataları” diye bir kitap hazırlatıyordu, Genel Müdür onay vermiş bu kitaba. Hatta çaycı Fırat beyin duyumuna göre…

—Yine mi Fırat Bey?

—Adamın kulağı delik. Duyum konusunda efsane biri. Öyle ustalaşmış ki, bana söylenenler doğruysa, önemli toplantılarda çay servisini yapacakken, kapıda biraz bekliyormuş, tartışmalar artınca içeri giriyormuş. Böylece en önemli konuşmalara kulak veriyormuş.

—İyi fikir valla. Eee… Devam et.

—Ne diyordum? Ha… Hatırladım, çaycı Fırat beyin duyumuna göre, yeni başkanın olmadığı bir ortamda Genel Müdür; “Bizden önceki yönetimlerin hatalarını anlatan bir kitap, bizim yönetimi övme anlamına gelir. Çok güzel olacak” demiş.

—İyi iyi, bu kitap için ödül vermesi gerekir, ceza değil.

—İşler onların beklediği gibi gitmemiş ki!

—Niye?

—Yeni başkan idealist ya, gelir gelmez, hem yeniliklere başlamış hem de geçmişte yapılmış önemli yönetimsel faaliyetleri inceleyip beklenen sonuç, gerçekleşen sonuç, verimlilik, hatalar, eksikler gibi bir sürü madde ile rapor hazırlamaya girişmiş. Böyle bir rapor hazırlayacağı belliymiş fakat…

—Fakaaaat?

—Fakat eski yönetimlerin yanlışları haricinde Genel Müdürün beklemediği şekilde, bu yönetimin de hatalarının bulunduğu bir taslağı hazırlayıp, baskıdan önce Genel Müdüre sunmuş. Raporu eline alışı esnasında Genel Müdürün yüzünde güller açarken, okudukça yüzü renkten renge girmiş.

—Anlaşıldı anlaşıldı gerisini anlatmasan da olur, 24 saat içinde görevden alınmıştır.

—Aynen.

—Bu konu beni oldukça üzdü. Peki yeni başkan belli oldu mu?

—Taşradan bir bölge müdür yardımcısı başkan olmuş, bu günlerde gelir dediler. Kimse tanımıyor ama gayet sert, otoriter biriymiş. Ayrıca özelleştirilen kurumlardan da bize aktarılan memurlar var, onlar da bu günlerde gelecekmiş.

—Aha! Koridordan bu tarafa doğru gelene baksana.

—Evet gördüm.

—Süklüm püklüm geldiğine göre özelleştirmeden gelenlerden. Yahu yanlış yere yöneldi, baksana başkanlık odasına girecek. Seslen şuna bu tarafa gelsin.

—Hemşerim, gel gel, bu tarafa gel. Hah geliyor.

—Hoş geldin!

—Hoş bulduk.

—Yenisin değil mi?

—Burada mı?

—Tabi burada, bu yaşta memuriyette yeni olacak değilsin ya.

—Evet, burada yeniyim.

—Gel sen, otur şurada iki dakika. Personelden biri gelir, gelmezse biz ararız yerini yurdunu gösterir sana.

—Ben bulurum.

—Bulurum diyorsun da niye sağdaki soldaki kapıları zorluyorsun. Ayrıca uyarmadı deme bu günlerde pek ortalıkta dolanma, hem üst yönetim öfkeli, hem yeni gelecek başkan çok aksiymiş.

—Öyle mi! Niye ?

—Genel müdürümüz bir başkana kızdı, bir bahane ile görevden aldı, o nedenle ortalık biraz karışık.

—Siz merak etmeyin ben başımın çaresine bakarım.

—Vay vay, ufak tefeksin ama deli fişeksin ha amca! Yoksa yüksek rakımlı yerlerde tanıdığın mı var?

Var tanıdıklarım ama rakımlarını bilmiyorum.

—Ooo kaliteli laflar. Tanıdıklarının oturduğu rakım meclis rakımındaysa yeter. Var mı meclisten bir tanıdığın, biraz destekle başkan bile olursun.

—Desteğe ihtiyacım yok ki.

—Anlamadım?

—Zaten başkan oldum.

—Şaka yapma amca, ne başkanı.

—Ben yeni Bilgi İşlem Dairesi Başkanı Murat Sert.

—Bu bir şaka sanırım. Şaka değil mi şaka?

Yüzünün gayet ciddi olduğunu görünce hemen toparlanıp, önlerini iliklediler.

—Özür dileriz başkanım.

Murat başkan, cevap vermedi. Ciddiyetini, koruyarak;

—Sanırım az önce zorladığımı söylediğiniz kapı, makam odamın kapısıydı.

—Evet başkanım.

Yeni başkan, iki memurun şaşkın ve endişeli bakışlarına aldırmadan kalkıp makam odasına geçti.

Yeni başkan uzaklaşınca, Osman’la Ahmet birbirlerini suçlayarak odalarına döndüler;

—Ne yaptın sen ya!

—Ne yapmışım? Sen dedin ya “Süklüm püklüm, geliyor. Şuna seslen, bu tarafa gelsin.” Diye.

—Yalan mı? Adam süklüm püklümdü. Hiç başkan havası yoktu.

—Bir ceza verirse, sicilimizi bozarsa görürsün başkan havasını.

—Ağzını hayra aç, zaten korkuyorum tayinim filan çıkar diye.

—Bu günlerde rahat ol, yaptığımız programı yarın sunacağız ya, beğeneceklerine eminim.

—Garantisi mi var? Ya bizim programı beğenmezler de dışardan tanıtım için gelecek şirketin programını beğenirlerse.

—O zaman boşa hiç konuşmayalım. Ertan son düzenlemeleri yapacaktı. Tanıtım sunusuna bir daha göz atalım hadi. En ufak bir hata olmamalı. Bazen programın aslından tanıtım daha etkili olur. Sonuçta program seçimi için tanıtım toplantısında karar verecekler. Gerçi İdris Başkan bizi nerede görse suratını ekşitiyor niyeyse ama neyse.

—Niyesi mi var bunun! Birkaç yerde açıkça söylemiş dışardan kuruma satılacak programa güvendiğini, destekleyeceğini.

—İki programı da görmedi ki! Genel Müdür karar verecek başkanların tanıtım gününden önce programları görmelerini, bilgi almalarını yasakladı ya, “Kurumda hazırlanan programı görmeden eleştirenleri duydum” demiş açıkça.

—Yabancı hayranlığı var maalesef, ön yargı işte. Neyse, başkanlar fikirlerini, yorumlarını söyleyecek ama son karar yine Genel Müdürün.

*** *** ****

Ertesi gün, demirbaş biriminin ihtiyaçları için önerilen iki programın tanıtımı yapılıyordu. Genel Müdürün isteği dâhilinde iki programın da tanıtım sunusunda hazırlayanlar hakkında ip ucu yoktu. Sadece görüntüler üzerine programın işleyişini, çözümlemelerini anlatan bir ses ve vardı.

Programcılar çağrılıp soru-cevap kısmına geçmeden Genel Müdür başkanlarının ilk görüşlerini açıklamalarını istedi. Yerli programlara karşı önyargılı bir tutum içinde olan Sosyal İşler Daire başkanı, UFUK ve TEC adlı iki programın ilk tanıtımını değerlendirmeye başladı;

—İlk bakışta Ufuk adlı program gösterişli, menüleri etkileyici görünse de çözümlemeler bakımından çok eksiği var. Aradığımız programdan beklentilerimizi, ihtiyaçlarımızı birimden sorumlu başkan olarak gayet iyi bildiğimden rahatlıkla söyleyebilirim ki, TEC adlı program oldukça başarılı görünüyor. Sanki bizim başkanlığın tüm sorunları tek tek incelenmiş ve çözüm üretilmiş gibi. Bu nedenle kesinlikle birimimize TEC adlı programın alınmasını, kısa zamanda devreye sokulmasını öneriyorum.

Sosyal İşler Daire Başkanı İdris Bey alkışlarla yerine oturur oturmaz da, başkanlığındaki müdürlerinden biri yanına gelip kulağına fısıldadı;

—Başkanım, hani “Yerli programlarda sorun olur, yabancı firmanın programını destekleyeceğiz” demiştiniz.

—Tamam, işte UFUK’u değil TEC’i destekledik.

—Fakat başkanım tanıtım videoları bitince, siz konuşmanızı yapmaya çıkarken öğrendim ki UFUK yabancı firmanın programı, kuruma hoş görünmek için Türkçe isim vermiş.

—Ciddi misin? Peki diğeri İngilizce teknoloji kelimesinin kısaltılmış hali değil mi?

—Hayır, efendim o programı yapan üç memurumuzun soyadlarının ilk harfleri. Ne yapmamızı önerirsiniz?

—Bu saatten sonra yapacak bir şey yok.

Memnun mu, kızgın mı olduğu belli olmayan bir bakışla kısa bir müdürüne baktıktan sonra;

—Doğrusunu söylemek gerekirse program da gerçekten çok iyi görünüyor. Tamam, TEC’i destekliyoruz.

—Tamam başkanım.

*** *** ****

Ahmet, Osman ve Ertan programları kabul gördükten sonra birer takdir belgesi almışlar, sonra yetişmesi, destek olması için genç memurlardan Erkut’u vermişlerdi.

Ertan ekiplerine yeni katılan Erkut’a tembihte bulunuyordu;

—Bana bak senden önce de yanımıza verdikleri yeni elemanlar oldu. Yoğun çalışıyoruz diye torpil bulup kısa zamanda kaçtılar. Sen de öyle yapmazsın değil mi?

—Olur, mu öyle şey, ben çalışmaya geldim, ,işten kaçacak birine benziyor muyum?

—Karşıdan mı, yandan mı?

—Ooo… Ayıp ediyorsun.

—Tamam, canım şaka yaptım. Yeni başkan’a karşı da dikkatli ol, pot kırma.

—Ne pot kıracağım ki? Hem programınız yeni takdir gördü, başkanlar da, Genel Müdür de beğendi. El üstünde tutuluyor olmalısınız.

—Memuriyette biten işin takdiri kısa sürer, unutma. O programı bitirdik, teslim ettik hükmü de bitti. Ama bir yanlış yaparsak kimse unutmaz. Sanırım sen yeni başkanımıza karşı Ahmet’le Osman’ın kırdığı potu duymadın.

—Ne olmuştu ki?

—Buraya ilk geldiği gün, yeni tayin personel sanıp, biraz takılmışlar. Daha ilk günden beri bize mesafeli, soğuk davranıyor.

—Amaan! kesin torpille başkan olmuş biridir, bize de havasını atıyor. Torpil torpil nereye kadar. Zaten ben şansız biriyim.

—Bence böyle konuşma.

—Niye canım ben torpile karşıyım diye hep derdim. Bir gün yine yönetim değişir, bu torpilliler gider başkası gelir.

—Bunu söylediğin iyi oldu, baksana web sayfasına yeni başkan hakkında bilgi eklemişler. Senin hemşerinmiş.

—Hadi ya… Desene o zaman yaşadım.

—O ne demek şimdi.

—Canım bize de bir müdürlük koltuğu düşer belki.

— Ooo… Neşen yerinde görünüyor, yüzünde güller açıyor şimdi. Hani torpile karşıydın?

—Canım ben başkasına yapılan torpile karşıyım. Herkes öyle değil mi zaten hah ha!

—Şansız biriyim diyordun, bak şansın dönüyor.

—Aman fazla dönmesin, döne döne aynı noktaya gelmeyelim.

—Eskiden bir konuşmamızda köşe dönme için de buna benzer bir söz kullanmıştın.

—Ha… Evet, “Ben köşeyi dönsem dönsem, uçurumdan aşağı doğru dönerim” demiştim.

—Valla güzel sözmüş, tam senin şanssızlığına yakışan bir söz.

—Öyle deme yahu, işte şansım değişti ya, daha ne olsun.

—Öyle görünüyor ama ne bileyim ne de olsa sert biri bu başkan. Neyse, bak resmini de koymuşlar, tanıyor musun?

—Yok ya, nerden tanıyayım. Memlekete gitmeyeli kaç yıl oldu. Web sayfasında başka bir şey yazıyor mu, ilçesi filan.

—Yok. Hayırlı olsuna gittiğinde sorarsın.

—Sorulur mu şimdi memleketiniz nere filan diye.

—Nereli olduğunu sorup da laf açmazsan, hemşerin olduğunu nerden bilip de torpil yapacak ki sana.

—Haklısın valla. Ulan yıllardır hemşericilik yapanlara atıp tutuyordum, şimdi başımıza geldi.

—Yaa… Gerçekten atıp tutuyordun. İstersen hiç görünme.

—Şaka mı yapıyorsun, olmaz. Bu şansı kaçırmak istemem, hemen gidiyorum tanışmaya.

—İyi hadi git bakalım, benden de selam söylemeee...

—O niye?

—Dedim ya çok sert, çok ters biri. Tanışmıyoruz ya, ‘O kim de bana selam yolluyor’ filan diye celalleniverir. Şaka yapayım derken kendimi taşrada bulmayım.

—O zaman bana müsaade. Görüşürüz.

—Güle güle.

*** *** ****

Erkut, yeni başkanın makamına varır;

—Hayırlı olsun efendim.

—Sağ ol sağ ol.

—Hemşeri olduğumuzu duyunca, çabucak gelip, tanışmak istedim.

—Öyle mi, hemşeri miyiz? Hangi ilçedensiniz?

—Merkez ilçe efendim.

—Ben de merkezdenim. Şu tesadüfe bak. Peki hangi köyden?

—Sarıkaya köyünden efendim.

—Yok, canım, iyice şaşırdım. Otur şöyle rahat ol. Bu ne iştir yahu, nasıl da köylümle karşılaştım. Kimlerdensin.

—Kavakgil derler, bilir misiniz?

—Kavakgil mi? Hımmmm, duymuştum. Sizin köyde bir davanız vardı galiba.

—Aman efendim onu da mı duydunuz?

—Anlat bakalım şu olayı.

—Benim büyük amcam İsmail ile Çakırların Süleyman arasında olmuş bir olay. İsmail amcam tarlayı sularken, Çakırların Süleyman, gelip suyu kesmiş. Amcam ‘Niye kestin suyu’ deyince, o Süleyman olacak herif de kafasına küreği indirivermiş.

—Ben de tersini duydum, önce Çakırların Süleyman tarlasını sularken, Kavakgilin İsmail haksız yere suyu kesmiş, Süleyman suyu geri alınca, bir de gelip ona saldırmış diye duymuştum.

—Olur, mu, küreği kafasına yiyen İsmail amcam.

—Eee… Suyu keserse küreği yer.

—Yok efendim, sizin söylediğiniz yanlış?

—Benim söylediğim yanlış ha! Ne biçim konuşuyorsun sen amirinle. Hem sen ne diye oturuyorsun, kalk bakayım ayağa.

—Tamam, kalktım efendim. Ama efendim size kim anlattıysa yalan söylemiş.

—Ne yalanı be! Süleyman dayım kendi anlattı. Sen dayıma yalancı mı diyorsun? Anlaşıldı, senin kafan karışmış, doğrusunu anlamak için taşraya gidip biraz düşünmeye ihtiyacın varHem şehrim, hem köylüm !’ . İlk iş olarak hemen taşraya tayin emrini yazacağım. Şimdi çık dışarı.

--- SON ---

Yazan : © Ahmet Ünal ÇAM ahmetunalcam@gmail.com


17 Şubat 2011

ASTARLIZADE MEHMET HİLMİ EFENDİ…

ASTARLIZADE MEHMET HİLMİ EFENDİ…

Elveda TANIK 17 Şubat 2011


1876 yılında Çankırı’da dünyaya gelip, yine Çankırı’da yetişmiş, Nakşibendî ye Tarikatı’nın Halidiyye kolu şeyhlerinden Astarlızade Mehmet Hilmi Efendi; ölümünün 49. yılı nedeniyle, Çankırı Araştırma Sitesi ve Çankırı Gençlik Derneğinin ortaklaşa düzenledikleri anma programında kalabalık bir katılımda dualarla anıldı…

Türk Milleti için “ Geçmişte, Türk Milleti İslam’ın bayraktarı idi ve gene öyle olacaktır. Bundan hiç şüpheniz olmasın. Allah’ın izni ile bu millet gene dünyadaki şerefli yerini alacaktır.” sözünü söyleyen, Astronomi, Matematik, Hukuk gibi ilimlerin yanında Tıp tahsilini de ilerletirken, Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizce gibi dillerini de öğrenen Astarlızade Mehmet Hilmi Efendi’yi, 14 yaşına kadar onunla yaşama şansına sahip olan torunu Hilmi ASTARLI çok güzel anlattı… Orada bulunanlar, bu anlatılanları soluksuz dinlediler. Gerçekten çok etkileyiciydi…

Hani bir söz vardır ya “Geçmişi olmayanın, geleceği olmaz “ diye. Bu değerlere sahip çıkmak gerekir. Bu değerlere sahip çıktığımız sürece, bu kişilerin fikirleri her zaman geleceğimizi inşa edeceğimiz yolu aydınlatan sönmeyen birer meşale olacaktır…

“Kökü olmayan ağacın dallarında çiçekler açmaz.”


Elveda TANIK

27 Ocak 2011

Ucubeler Ülkesi Türkiye

Ucubeler Ülkesi Türkiye

Gazetelerden/ Kars'ta toplu açılış töreninde konuşan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, eski Kars Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu tarafından yaptırılan 'İnsanlık Anıtı'na tepki gösterdi. Erdoğan, "Hasan Harakani'nin türbesinin yanına bir ucube koymuşlar, garip bir şey dikmişler. Oradaki tüm vakıf eserlerinin, o sanatkârane eserlerin olduğu yerde böyle bir şey olması düşünülemez. Konuyla ilgili olarak belediye başkanımız görevini süratle yerine getirecektir. Bunu süratle bekliyoruz. İnşallah ilk gelişimizde bunu da göreceğiz. O bölgeyi de gayet güzel bir park haline belediye getirecektir.'' diye konuştu.
Erdoğan, Türkiye'nin diğer ucuna gitti ve orada 'ucube' bir yapı gördü ve hemen tepkisini gösterdi. Ancak kendisinin ikametgah adresi olan Ankara ili Keçiören ilçesinde, muhtemelen evinin penceresinden de görülen bir başka 'ucube' var: Keçiören Kule. Biz ucube dedik ama sayın Başbakan'dan henüz resmi bir ucube açıklaması ve Kültür Bakanından da yok demedi savunması gelmedi.

'Ucube Anıt'
Keçiören Kule

Ülkemin yeni ucubelerini arıyoruz.

TÜRK KADINI

Ülkemizde inanılmaz olayları kanıksadık maalesef. Çoğu zaman şaşırmıyor ve tepki vermeden izlemekle yetiniyoruz. Bize dayatılmaya çalışılan bazı düzenlemelerin neler olduğunu sormuyoruz veya soramıyoruz. Açlıktan ölen bebeklerin, insanların, yoksulluktan hastanelere alınmayanların çığlığını bile duyamıyoruz? O kadar kapanmışız ki içimize, kendimizle yüzleşmeye korkuyoruz.

Bu isyanım sadece bir yurttaş olarak vicdanımın sesidir. Sosyal devlet anlayışı çerçevesinde gereğinin yapılmasını istemektir.

Televizyonları, gazeteleri takip ederken insanı inciten, insan onuruyla oynayan o kadar şeyler izliyoruz ki bazen insanlığımızdan şüphe eder hale geliyorum. TV. Kanalları evlendirme programlarıyla birbirleriyle yarışıyor. Herkes her şeyi bırakmış yaşlısı, genci buralardalar. Ayrıca ilk Cumhurbaşkanımızı, Bakanları vs. buna benzer sosyal ve kültürel soruları bilemeyenlere ne dersiniz? Ne yazık ki ağlanacak halimize güler olduk.

Seçimlerin yaklaşması nedeniyle siyasilerin konuşma teknikleri zirvenin doruklarında… Birbirlerine laf yetiştirme yarışındalar.
Ya birileri bilerek ülke gündemini değiştiriyor, ya da siyasi erklerin üslubu bu şekilde mi acaba diye kendime sormadan edemiyorum.

” Hayat Şarap ve Kadın Değildir”
Diyen değerli hocam Ömer SAĞLAM’ın insanın anlayacağı şekilde açıklayıcı, bilgilendirici, düşündürücü tüm yazıları için kendisine teşekkür ederim.

Cumhuriyetle birlikte başlatılan modernleşme ile kadınların sosyal ve kültürel alanlarda, çalışma hayatında, toplumsal yaşamda, siyasette erkeklerle eşit haklara sahip olmaları hedeflense de istediği yere gelememiş ve hep cinsel obje olarak görülmüştür. Kadının sadece bir obje olarak görülmesi son derece rahatsızlık vericidir. Hele hele kadına şiddet, töre cinayetleri ise vahşet ve ilkellik göstergesidir. Ülkemizin en büyük hukuk sorunudur. Bu sorun en başta eğitim ve yasalarla aşılır. Maalesef günümüzde eğitim düzeyi düşük ve gerekli önem verilmemektedir.

Ayrıca toplumsal cinsiyet eşitliği sağlanmadan demokratik, çağdaş bir ülke yapısına sahip olunamaz.

Bizi bizden iyi tanıyan Napoleon Bonaparte;
“İnsanları yücelten iki meziyet vardır: Erkeğin cesur, kadının namuslu olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği, hem kadını şereflendiren bir meziyet vardır. İcabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olmak.İşte Türkler bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır. Bundan dolayıdır ki Türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler.” Diyen Napoleon Bonaparte’ın bu tespiti gurur vericidir.

Tarihe damgasını vurmuş kahraman Türk kadınlarını saygıyla anıyorum. Türk kadınları icabında tereddütsüz canını feda edecek kadar vatanına bağlıdırlar.

Kadın, erkek kim olursa olsun insanın insan olduğu unutulmamalıdır.

27.01.2011
Nermin AYDINLI

Son 7 Gün Sayfa Görünümü