Bu Blogda Ara

3 Aralık 2008

SEÇİMLERE DOĞRU

Tüm dünya’da olduğu gibi ülkemizde de kriz kendini gösteriyor.Kapanan işyerleri ve işsizlerin çığlığı.Ana-babaların çocuklarına okul harçlığını veremediklerini söylerken tutamadıkları göz yaşları.Daha yaşanan nice dramlar…Hayat sanki bir tiyatro bizlerde sahnede rol alan oyuncular.Hepimiz oyunu aksaklıklara rağmen oynamaya çalışıyoruz.Bir tarafta son derece lüks yaşamlar,bir tarafta aç susuz,kendi kaderine terkedilmiş görülmeyenler…Ama her şeye rağmen ülke gündeminden düşmeyen,bizlere bir parçada olsa umut gibi görünen, yaşanacak seçim heyecanı.
Atlatılan genel seçimlerin ardından Yerel Seçimlere de kısa bir süre kaldı.Partilerin kapısını çalan aday adaylarının heyecanları dorukta.Yavaş yavaş Büyükşehir ve bazı ilçe belediye başkan adaylarının isimleri belirlenmeye başladı.Partiler en iyi ve en güçlü adaylarını bulmaya çalışarak seçimlere girmeye hazırlanıyor.Partiler ve adaylar yarışa dursunlar biz halk olarak ne durumdayız?Adaylardan beklentilerimiz neler?En önemlisi adaylarda aradığımız nitelikler neler? Projeleri ve bize,ülkemize getirileri neler?Ekibinde gerçekten her dalda işinin ehli insanlara yer vermiş mi ? Yoksa sadece kendi partilimiz olması bizim için yeterli mi?
Metropol illerde seçim havası küçük illere,ilçelere ve beldelere göre oldukça farklı yaşanmakta.Genelde metropol kentlerde tanınmış,(medya kanalıyla)partili ve kendisini iyi ifade edebilen adaylar tercih edilmekte.Çankırı gibi illerde ise tercih konusu olan kendi içinden eş dost,akraba ve çevresiyle iyi iletişimi olan kişiler.Yerelde bir yerlere talip olan adayların her kesime çok iyi hitap etmesi gerekir. Bölge ve bölge halkının sorunlarını bilmesi tek başına yeterli değil, üretici ve çözümleyici kapasitede de olması lazım.Belediyelere ayrılan bütçe ve gelirler öncelikli hizmetlere ayrılmalı sadece eğlenceler öncelikleri olmamalıdır.Yardımlar yapılmalı ama; gerçekten ihtiyaç sahibi muhtaç kişiler tespit edilmelidir.Küresel krizin bizim gibi ekonomisi zayıf ve dışa bağımlı ülkeler de çok hasar bırakacağını düşünülerek bütçe iyi kullanılmalıdır.Artık seçmen profilinin de değişmesi gerekmektedir.Belediyenin yetki ve görevlerini bilen, vatandaşa oy avcılığına soyunarak, göz boyamaya çalışan siyasilere meydan bırakmayan, gerçekten memleketine faydalı olacak kişilere yetki vermelidir.Bundan sonrada yapılacak hizmetlerin takipçisi olunmalıdır.Bunları yapamazsak daha çoook seçimler geçiririz ve umutlarımız,beklentilerimiz bir başka bahara kalır…
“Belediyelerin görev ve sorumlulukları 13.07.2005 tarih ve 25874 sayılı resmi gazetede yayımlanan 5393 SAYILI BELEDİYE KANUNUNDA belirtilmiştir.”

Nermin AYDINLI

24 Ekim 2008

ŞİDDET

Kendimizi öyle kaptırmışız ki dünya telaşına çevremizde ne olup bitiyor,neler yaşanıyor görmüyoruz.Belki de doğru olmadığını bile bile bazı şeyleri benimsiyoruz.Veya üstümüze vazife değil diye karışmıyoruz.Ekranlardan izlediğimizde ya,tüh vs.gibi sözlerle geçiştiriyoruz. Neden mi bahsediyorum?ŞİDDET’den. Şiddete tanık olmayan insan yoktur.Başımıza gelmeyince olayın ciddiyetini kavrayamayız.Bizden bu konuda yardım istediğinde nasıl ve ne şekilde davranacağımızı bilemeyiz.Vicdani duygularla belki bir şeyler yapmaya çalışırız ama ne kadar etkili olur bilemeyiz.İlkönce şiddetin ne demek olduğunu,başımıza geldiğinde nasıl davranacağımızı, nerelerden yardım alacağımızı öğrenmeliyiz.Bende buradan yola çıkarak Başbakanlık,KSGM’nin,”Kadına Yönelik Aile İçi Şiddetle Mücadele Projesi” kapsamında düzenlenen eğitici eğitimine katıldım.Gerçekten şahsım adına olaylara karşı ilgili ve duyarlı olduğumu düşünüyordum.Bu eğitimden sonra öyle olmadığımı fark ettim.Şimdi siz de, ben ne kadar duyarlıyım diye gözlerinizi kapatın ve düşünün.Sonuca şaşıracaksınız…
Şiddeti en fazla kadınlar sonra çocuklar görmektedir.Peki! ilk eğitim ailede başladığına göre ne yapılması gerekir?Küreselleşen bu dünyada Sağlıklı bir toplum nasıl oluşturulur?Bir ülkede ekonomi düzelmedikçe, halkın yaşam düzeyi yükselmedikçe,güçlü ve istikrarlı programlar yapılmadıkça şiddet vb. olaylar yaşanacaktır ve yaşanmaya da devam edecektir.
İşte aldığım eğitimden kısaca başlıklar;

ŞİDDETİN TANIMI

Şiddet, güç ve baskı uygulayarak insanların bedensel veya ruhsal açıdan zarar görmesine neden olan bireysel veya toplu hareketlerin tümüdür.

Şiddet; evde,sokakta,okulda ve yaşamın her alanında kendini bir şekilde gösteriyor. Şiddetin en dramatik şekilde karşımıza çıktığı alanlardan birisi de aile içi şiddettir. Birçok ailenin yıkılmasına sebep olmaktadır.Böyle bir ailede yetişen çocuklar da ileriki yıllarda şiddete meyilli bireyler olarak topluma kazandırılmaktadır.

Aile içi şiddet; bir kişinin eşine, çocuklarına, anne babasına, kardeşlerine ve/veya yakın akrabalarına yönelik uyguladığı her türlü saldırgan davranıştır. Bu tanıma sadece kaba kuvvet içeren davranışlar değil aşağılamak, tehdit etmek, ekonomik özgürlüğünü kısıtlamak ve zorla evlendirmek gibi şiddet gören kişinin kendisine olan saygısını, kendisine ve çevresine olan güvenini azaltan, korku duymasına sebep olan pek çok davranış da girer. Şiddete sadece aynı evde oturan kişiler değil, eski eş, kız veya erkek arkadaş ya da nişanlı da maruz kalabilir.
Pek çok kişi şiddeti sadece dayak veya vurma olarak algılar. Oysa şiddetin pek çok türü vardır. Kişinin karısını/kocasını aşağılaması, karısına/kocasına ve çocuklarına küfretmesi, onu eve kilitlemesi, cinsel olarak zorlaması da şiddet olarak tanımlanır.

ŞİDDET TÜRLERİ

FİZİKSEL ŞİDDET: İtmek, tokat atmak, tekmelemek, tükürmek, yumruklamak, kol kıvırmak, kol - bacak kırmak, saçından sürüklemek, (su, yemek, uyku, tuvalete gitmek gibi) temel ihtiyaçlarını esirgemek, gerektiği halde tıbbi tedavi almasını engellemek, silahla yaralamak, öldürmek gibi.

SÖZLÜ ŞİDDET: Sürekli eleştirmek, aşağılamak, küfür etmek, tehdit etmek, kararlara katılımını engellemek, sürekli sorguya çekmek, sık sık bağırmak, aşağılayıcı isim takmak, sık sık alay etmek, dini veya etnik kimliğine yönelik hakaret etmek, görüşlerini ve çalışmalarını küçümsemek gibi.

Toplumsal İlişkileri Sınırlayıcı Şiddet: Ailesi, arkadaşları / komşuları ile görüşmesini yasaklamak, evden dışarı çıkmasını yasaklamak, gittiği her yere takip etmek, başkalarının önünde aşağılamak ve alay etmek, başkalarının önünde sık sık sözünü kesmek , özel yaşam ve mahremiyet hakkı tanımamak, zorla evlendirmek, namus ve töre nedeni ile baskı uygulamak gibi.

CİNSEL ŞİDDET: İstemediği cinsel ilişkiye zorlamak, tecavüz, başka kişilerle cinsel ilişkiye zorlamak, cinsel olarak kişiyi korkutan ve kıran davranışlarda bulunmak, sürekli kadınlığını / erkekliğini aşağılamak, telefonla / mektupla veya sözlü olarak sürekli cinsel içerikli tacizlerde bulunmak, cinsel organlara zarar vermek, namus ve töre nedeni ile baskı uygulamak ve öldürmek gibi.

EKONOMİK ŞİDDET: Parasını almak ve geri vermemek, zorla istemediği bir işte çalıştırmak, istediği halde çalıştırmamak / işe yollamamak veya zorla çalıştırmak, eline hiç para vermemek gibi.
Aile içinde şiddet gören kişiler yasalar tarafından korunmaktadır. Şiddete uğrayanlar, kendi güçlerini fark ettiklerinde toplumda ve çevrelerinde var olan kaynaklardan destek alabilirler.

ŞİDDETE MARUZ KALDIĞINIZDA VEYA RİSK ALTINDAYKEN
BAŞVURULABİLECEK KURUM/KURULUŞLAR

1-İl Sosyal Hizmetleri Müdürlüğü
2-ALO 183 Aile,Kadın,Çocuk ve Özürlü Sosyal Hizmet Danışma Hattı
3-Sağlık Kuruluşları
4-Polis Merkezleri,Jandarma Karakolları
5-Cumhuriyet Savcılığı
6-Belediyelerin Kadın Danışma Merkezleri
7-Baroların Adli Yardım Merkezleri ve Adli Yardım Kurulları
8-Kadın Sivil Toplum Kuruluşları

ŞİDDETE MARUZ KALDIĞINIZDA HAKLARINIZ NELERDİR

1-4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun: (Aile içindeki şiddet sorununun çözümü için hazırlanan ve 14 Ocak 1998 yılında kabul edilen 4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun; aile üyelerine ailenin diğer bir üyesi tarafından şiddet uygulanması halinde bir takım özel tedbirler alınmasını içerir.
2-Türk Ceza Kanununda Aile İçi Şiddet
3-Medeni Kanun ve Aile içi Şiddet


Herkese şiddetsiz sağlıklı günler.

Nermin AYDINLI

15 Ekim 2008

POLİTİK Mİ OLMALIYIZ APOLİTİK Mİ

Bizler kendimizi çoğunlukla apolitik olarak görürüz.(Apolitik:Siyasetle,siyasi süreçlerle ve siyasi olaylarla ilgili olmayan kişi,grup veya görüş)Aslında hepimiz günlük yaşantımızda politikayla uğraşıyoruz.Her eylem şu veya bu şekilde politiktir. Evde, sokakta, işte, çarşıda, pazarda, kahvede güncel olayları değerlendiririz.Ben böyle düşünüyorum,ben olsam şöyle yapardım, o öyle olmaz böyle olmalıydı vs.vs…Hararetli,ateşli konuşma ve değerlendirmelerin ardından bazen de ‘aman sende’ deriz ve her şeye boş vermiş gibi görünürüz.
Acaba hayatımızı etkileyen en önemli değerler nelerdir?Bir beyin jimnastiği yapalım…
Önem arzeden değerler kişilere göre değişir.Ailemiz ilk sırayı alır.Bunun dışında ise farklı farklı değerler sıralanabilir.Benim için ailemden sonra Vatanım ve ülkemin bağımsızlığı gelir.Herkes için öyledir denilebilir ama; maalesef ülkemizin bu günkü durumuna baktığımızda Bizans oyunlarının oynandığını ve bu oyunlara alet olanları görebiliyoruz.Peki!böyle düşünmemiz bizi politik mi yapar?Ya da sadece siyasetle uğraşanlar mı politikdir?Hayır.Duyarlı ve bilinçli bir vatandaş, ülke sorunlarını düşünmek ve ülkesine sahip çıkmak zorundadır.Bütün dünyayı saran küreselleşme, bilhassa dünya ekonomisini elinde tutan ve süper güç olarak nitelenen ülkelerde de krizlere yol açmıştır..Bizim gibi ekonomisi gelişmemiş halkının refah düzeyini sağlayamamış,dış kaynaklara bağlı bir ülkede küreselleşme bazı çıkar gruplarını harekete geçirmiştir.İnsan hakları,demokrasi vs. uyum yasalarıyla ülkeler bağımlı hale getirilmeye çalışılmıştır.Elbette demokrasinin ve insan haklarının sağlanması gerekir ama bu, vatanı bölme şeklinde ortaya çıkarsa buna seyirci kalınması mümkün değildir.Peki böyle zamanda mı apolitik olalım? ülkemizde böyle bir sorun yok,kim nerden çıkarıyor,her şey yolunda diyelim ve birlikte polyanacılık oynayalım.Ülke nüfusunun büyük bir kısmı işsiz olduğundan ve sosyal güvencesi olmadığından sosyal dışlanma yaşayan yoksulları görmemezlikten mi gelelim! Yoksulluk insan yaşamının her alanını etkilemektedir.(sağlık,eğitim,sosyal yaşam vs.)O zaman nerede insan hakları?...Haklar kişilere göre değişir mi?Terörle mücadele eden Mehmetçiğimizin nerede hakları?Gözü yaşlı ana,baba,sevenlerin nerede hakları?Bir yol tutturmuşlar hak ve hürriyetler diye.Bizler emaneti koruyamıyoruz,bizim hakkımızda da başkaları karar veriyor diye üzülüyorum.Peki yinemi apolitik olunmalı?Böyle düşünüyoruz diye biz politikmiyiz?Vatanımıza,milletimize ihanet mi ediyoruz.?Bizler yıllardır kardeşçe şu bu demeden bir arada yaşadık ve halende yaşıyoruz..Yasalar kişilerin etnik kökenine göre oluşturulmadı.Her Türk vatandaşı çıkan yasalardan ve hizmetlerden eşit şekilde yararlandı.Yaşamın her alanında ayrım mı yapıldı veya yapılıyor?Bizler Türkü,kürdü,lazı,çerkezi bu ülkenin vatandaşı değilmiyiz?.Birbirimizden kız aldıp vermedik mi?.Bu savaş niye.Böyle bir durumda apolitik olunabilir mi? Aslında bütün bu yaşananların bir kenara bırakılması ,insanların politika kelimesinden korkması,etliye,sütlüye karışmaması umutsuzluğa düşmesi küreselleşmenin getirdiği bir döngüdür. Gerçeklerin görülmesini zorlaştıran ise;boş muhabbetlerle dolu televizyon proğramlarıdır. .İnsanların dikkatlerinin gündemdem uzak gereksiz yerlere çekilmesi apolitik bir nesil yaratılmaktadır. İnsanlar fikir tartışmalarının olmadığı,globalleşen ve büyük sermayelerin hüküm sürdüğü bir dünya da yaşamak zorunda bırakılmaktadır..Yaşamı idame ettirebilmek için gerekli olan nimetlerin azalmasıyla birlikte gelecek kaygısı duyan ülkeler özellikle ekonomisi zayıf ve gelişmemiş ülkeler üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmaktadır.Bunu da kaleyi içten fetihetme mantığıyla yapmaktadırlar.Güçlü devletler daha güçlenerek süper güç olmakta,öncelikle Ulus kavramı yok edilerek o ülkenin doğal kaynakları ele geçirilmeye çalışılmaktadır.Bizim gibi gelişmekte olan ülkelere borç vererek kendilerine bağımlı hale getirilmekte üretim gücü yok edilerek kendi mallarının satılmasını sağlamaktadırlar.Ayrıca;bu güçlü devletler kültür erozyonu yaratarak kendi dinlerini,kültürlerini zayıf ülkelere empoze etmektedirler..Peki yine de apolitik mi olalım?Ülkemizi sevmeyelim mi?ülkemizin kaos ortamında ve çözümsüzlük içinde olmasını hangimiz isteriz ki?Bu vatan hepimizin,vatansız bir millet var olamaz.Ülkemizin bu krizden kurtulması için, kültürel yapısına uygun toplumsal gereksinimlerini gözeten politikalar üretilerek yurttaş eğitimine önem verilmesi gerekmektedir.Ülkemizin,devletimizin ve Türk milletinin bütünlüğü için taraf/politik olmalıyız.Unutmayalım;Sahipsiz vatan batmaya haktır,sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.


Nermin AYDINLI

5 Ekim 2008

HAİN SALDIRI

Bu kadar mı aciziz.Bu kadar mı yaşamımız pamuk ipliğine bağlı.Bir gün olsun Televizyonlarda şehit haberiyle değil de, ülke ekonomisinin ve refah düzeyinin yüksek olduğunu, insanların huzur içinde yaşadığını gösteren,sosyal, kültürel ve eğitici proğramları ne zaman izleyeceğiz.?Evet yine sarsıldık. Aktütün Karakolu'nda 15 askerimiz şehit oldu. Bize hainler bayramı zehir ettiler.Anaların ve sevenlerin yüreklerine ateş düşürdüler.Geçmişte de bu anları yaşadık.Bunlara kökten çözüm bulunmadıktan sonra yine yaşayacağız.O anda verilen ‘şehitlerin kanı yerde kalmayacak’ diye verilen mesajlarla yürekler soğumaz.Kin ve öfke azalmaz.İlk önce mecliste olan teröristlerden ve bunların işbirlikçilerinden hesap sorulmalıdır.Bizlerin paralarıyla gencecik çocuklarımızın hayatını yok ediyorlar.Bütün bunlara isyan ediyorum.Bunları meclise gönderenlere ve kolaylık sağlayanlara lanet olsun diyorum.İçim kan ağlıyor,isimlerinin ve nereli olduklarının hiç önemi yok.Onlar ‘VATANIN KUTSAL’ olduğuna inanmışlığıyla öleceklerini bile bile görevlerini yapıyorlar.Acaba hangimiz kıyabiliriz çocuklarımıza?Ama;vatan deyince her şey değişir.Kına yakarak,düğünle uğurlarız gencecik,henüz bıyıkları yeni çıkmaya başlamış,uykusundan bile uyarmaya kıyamadığımız çocuklarımızı.Evet isyan ediyorum bu hainlere ve işbirlikçilerine.Bizler kararlarımızda istikrarlı olmalıyız.Panik yapmadan stratejimizi belirleyip bir yol çizmeliyiz.Bu hainlerin amacı,panik yaratıp biz hala varız ve güçlüyüz mesajı vermektir.Vatandaş olarak çözüm istemek hakkımız.CAĞIZ-CEĞİZ’le değil de hükümet, ülke bütünlüğünü kimsenin bozamayacağını göstermelidir.Askeriyle ve halkıyla bu vatan hainlerine karşı birlikte olduğunu göstermelidir..Bu siyaset değil ülke bütünlüğü için kaçınılmazdır.Askeri önlemlerin kısıtlanmadan,karşı tarafa taviz verilmeden,istikrarlı strateji uygulamalıdır.Aksi halde yine bu tablo yaşanır ve medyada verilen taziye mesajları ve göz yaşlarıyla kalınır.



Bütün şehitlerimizin ruhu şad olsun,ailelerine de Allah sabır versin.

Nermin AYDINLI




VATAN SAĞOLSUN

Bir patlama,bir soğuk demir, bir rüzgar sesi,
Tüm hayat bir parmakta, verilmiş son nefesi...
Ay Yıldız nişan olmuş da göğsüne buyurmuş,
Bu yara Mehmet'imin vatana hediyesi...
Bir patlama,bir soğuk demir, bir rüzgar sesi!

Bu onur, bu gurur, kahramanlık abidesi,
Tarihine yazdığın Türklük'ün efsanesi...
Kanın toprağa ad koymuş da vatan buyurmuş,
Bu ada adanan kanlar bir veda busesi...
Bu onur, bu gurur, kahramanlık abidesi!

Bir kırmızı, bir beyaz, bir millet efsanesi,
Bu Ay, bu Yıldız, bir kahramanlığın simgesi,
Tüm dağları taşları onlara selam durmuş,
Aldığımız her nefes bir şehit hediyesi...
Bir kırmızı, bir beyaz, bir millet efsanesi!

Bir hüzün, bir şeref, doğrulur şehit annesi,
Tabutta aksi belirir görülünce nicesi,
Gökyüzü ağlarmış da yeryüzü can bulurmuş,
Bir anadan duyulunca 'Vatan Sağolsun' sesi...
Bir hüzün, bir şeref, doğrulur şehit annesi!

İlker ÜNLÜ
Hv.Plt.Tğm
10 Mayıs 2006

5 Eylül 2008

TÜRKİYE GERÇEĞİ

Türkiye son yıllarda kritik günler geçiriyor.Küreselleşmenin getirdiği zorluklar,ülke ekonomisinde ki açıklar, siyasi krizler, komşu ülkelerde ki savaşlar, AB sevdası,bir yanda yoksulluk, diğer yanda terör ve siyasilerin vurdum duymazlığı vs.vs…..
Sonbahar mevsimine girdiğimiz şu günlerde Türkiye’nin de rengi soluyor.İnsanlarda bir vurdum duymazlık, bir bananecilik almış başını gidiyor.Sanki ülke, vatandaşı tarafından başı boş bırakılmış ve kendi kaderine terkedilmiş.Dört bir yanı ateş çemberinde olan Ülkemin topraklarına göz dikilmiş Kurtuluş savaşının intikamını şimdi topraklarımızı satın alarak ve yasalar da değişiklik yaptırarak almaya çalışıyorlar.İç barışımız terörün dağdan şehre inmesiyle tehlikeye girmiş, halkımızın can güvenliği kalmamıştır.Yolsuzluklar ve çeteler kanıksanmış durumda.Her gün televizyonlarda izlenen, gazetelerde okunan cinayetler, geçirilen cinnet haberleri… Magazin programların da izlenen ahlaksızlıklar topluma benimsetilmeye çalışılan yaşam tarzları.Sanayinin ilerlemediği, iş alanlarının açılamadığı, küçük işletmelerin bir bir kepenk kapattığı, tarım ve hayvancılığın yok edildiği tamamen dışa bağımlı hale getirilen ülkemiz.Siyasi partiler kendi içinde ki koltuk kavgası yüzünden bir şey üretemez hale gelmiş, vatandaş boş vaatlerle kandırılarak sadece seçim zamanlarında hatırlanır olmuş.Bir yandan ülkenin güllük gülistanlık tablosu çizilmeye çalışılıyor,bir yandan da vatandaşın uyanmaması için torba torba erzaklar dağıtılıyor.Bilerek yoksullaştırılan halk ise bu yardımları almaya mecbur bırakılıyor kendisine iyilik yapıldığını düşünerek bu siyasi partilere oy veriyor.Vatandaş geçim derdinden hesap soramaz, hakkını arayamaz hale getiriliyor.Bir yanda halk yoksullukla mücadele ederken, diğer yanda hep bana diyerek ganimetleri paylaşan bir kesim.Bir yanda sofrasında yiyecek bulamayanlar,diğer yanda sabah kahvaltısını, nerede yiyelim diye düşünenler.Bir yanda gecesini gündüzüne katarak okumaya çalışan çocuklar,diğer yanda diskoda,barda eğlenen ve parasıyla diploma satın alan,özgürlük ve demokrasi kelimelerinin unutturulduğu gençler.TV Programlarında Atatürk’ü sevmediğini İngiliz sömürgesi altında olunabileceğini çekinmeden söyleyebilen insanlarla Atatürk İlke ve İnkılaplarının bir bir ortadan kaldırılmaya çalışıldığı Türkiye…
Ülkemizde çözümsüzlük almış başını gidiyor.Dış güçler tarafından yönlendirilmeye ve tamamen her şeyi dışa bağımlı hale getirilmeye çalışılırken çözüleceğimiz gün merakla bekleniyor. İnsanlar cepheleştirilerek, ötekileştirilerek,cemaatleştirilerek toplumda huzurluk yaratılıyor.Sevgi,saygı yok edilirken aileler parçalanıyor.Halk gelecekle ilgili kaygı içindeyken umut tacirleri kalan umutları da alıp götürüyor.Evet ülke sorunlarını daha da çoğaltabiliriz..Bütün bunlar karamsarlık değil veya kara tablo çığırtkanlığı değil bu günkü ülkemizin önemli sorunlarıdır.
Peki!bunlardan nasıl kurtulabiliriz hiç düşündük mü?
İlkönce bu hale nasıl geldik,nerede yanlış yaptık?diye soralım ve aklımızı kullanarak bunların cevabını verelim.Tehlikenin farkında olmalıyız.Vicdan azabını duymayan ülkesine sahip çıkamaz.Bu tabloda bizim suçumuz yok deyip geri çekilemeyiz.Sorgulamayan,hakkını aramayan ve bilinçlenmeyen bir toplum kolayca kandırılır.Bu nedenle insanlar bilinçlendirilerek bir araya gelmeli, çözüm üretmeli ve kurumların işletilmesi sağlanmalıdır.Ayrıca devlet otoritesi bütün yetkiyi eline almalı,dış güçlerin iç işlerimize karıştırılması önlenmeli ve dış ilişkilerimiz tamamen diplomasi düzeyinde olmalıdır.Bunlar yapılmazsa maalesef ülkemiz bu kaostan kurtulamaz. Ülkelerde bilerek kaos yaratılır, senaryolar hazırlanır ve işbirlikçilerin desteğiyle hayata geçirilir.Türkiye’de de aynı tablo ve aşama aşama senaryolar hazırlanıyor.Bizler bu coğrafya da boyunduruk altına girmeden yaşamış bir toplum olarak bu kaostan çıkacak güçteyiz.Çözümsüzlük çözüm değildir.AB hayalini bırakıp,gerçekleri ve sorunları görmemiz gerekiyor.Türkiye'nin bölünüp, paylaşılması artık dünyada birçok platformda açıkça tartışılmaya başlandığını unutmayalım. Atalarımızın bize miras bıraktığı bu ülkeye sahip çıkmazsak torunlarımıza bırakacak bir ülke olmayacaktır.Unutmayın; sahipsiz vatan batmaya haktır sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.

Nermin AYDINLI

27 Ağustos 2008

ANADOLUDA KADIN OLMAK ÇOK ZORDUR

Anadolu da kadın olmak zordur hem de çok zordur.Şehirli hanımlar gibi değildir yaşantıları.Onlar 3 oda,bir salon,sıcak sulu banyo ve mutfakları yoktur.Çocuklarının çalışma odası, misafirlerini ağırlayacakları misafir odası yoktur.Komşularıyla saat.10.00’lar da ve ikindi saatlerinde çay ve kahve keyfi yaparken dedikodu yapacakları zamanları yoktur.Kocalarına kaprisleri hele hiç yoktur.ANADOLUDA KADIN OLMAK ÇOK ZORDUR…
Acaba kendimize sorduk mu Anadolu da kadın olmak nasıl bir olgu diye?Kendimizi onların yerine koyarak empati kurduk mu?
İslamiyet öncesi ve İslamiyet sonrası kadının yerini hangimiz düşündük?Biz normal yaşantı içinde olanlar,’kadın kadındır,erkek erkektir’ teziyle büyütüldük ve bunu böyle kabul ettik.Kadının rolü belirlenmiş, bunun dışına çıkmak ise yanlış ve günah olarak nitelendirilmiştir.Kadın İslamiyet de her ne kadar kutsal olarak nitelendirilmişse de hane içine ve ailesine mahkum edilmiştir.Zaten cennette Havanın Ademi kandırıp yasak elmayı yedirmesiyle erkekleri kandırmış olarak nitelendirilmiş, erkekler masum rolüne bürünmüş ve kadınların günahkar oldukları bu güne ulaşmıştır.Havvalar yani kadınlar günlük hayatlarının ezilmişliği içinde erkek egemenliğinde oluşan kültürlerine itiraz edememiş ve kendilerine biçilen rolleri oynamak zorunda kalmışlardır.
Evet ANADOLUDA KADIN OLMAK ÇOK ZORDUR….
Sabah güneşle birlikte uyanan kadın hava kararıncaya kadar tarla, bahçe işi,çocuklar, çamaşır, yemek,bulaşık,Soba, hayvan bakımı, tezek,süt,yoğurt vs.vs. işleri yorulmak bilmeden yapar.Bütün bunların yanı sıra şikayet etmeye hiç hakkı yoktur.Çünkü;o kadındır,bunlar onun görevidir…ayrıca kadınlık görevini unutmamalıdır.Yoksa!eşine karşı geldiğinde gideceği yer doğru cehennemdir.
Evet ANADOLUDA KADIN OLMAK ÇOK ZORDUR…
Kadın nerde çalışırsa çalışsın emeğinin karşılığı yoktur.Bedava beden işçisidir.Dışarıda çalışandan çok yorulur ve yaptığı iş göze görünmez.Eşi tarafından bir de” akşama kadar evdesin ne yapıyorsun,kaşık düşmanısın” diye söylemesi hem o kadını yok saymakta, hem de kadını bir insan olarak görmemektedir. Yani!kadın bedava köledir…Peki bu durumda insan hakkından söz edebilir miyiz?
Ve birde erkek çocuğu doğuramayan kadınların lanetlenmişliği, kendilerini eksik hissetmeleri nedeniyle eşlerine erkek evlat verebileceklerine inandıkları kuma almalarına izin vermelerine ne dersiniz?...
Evet ANADOLUDA VE EVDE KADIN OLMAK ÇOK ZORDUR…
PEKİ ERKEKLER NE YAPAR?
Anadolu’da erkekler canları isterse çalışır,çalışmadıklarında kahvehanede oyunun her çeşidini oynar, sigara içer, dedikodu, çapkınlık yapar,çocukları ve kadınları azarlar,yemek beğenmezler,kahve içer ve sonra çok yorgun bir vaziyette yatarlar…

Anadolu’nun kıraç topraklarında,yazın kavuran sıcağında,kışın çetin soğuğunda yaşamak zorunda olan ve sessiz bir çığlıkla kaderimiz deyip boyun eğen çaresiz kadınlarımız,okumak istermiydiniz diye sorduğunuzda;mutsuz bakışlarıyla ” tabi isterdik, şehirde yaşardık, öğretmen, doktor,hemşire olurduk” diyen bu sözlere ne dersiniz?
Evet ANADOLUDA KADIN OLMAK ÇOK ZORDUR…
Merkezden göründüğü gibi değildir Anadolu’da kadın olmak.Seçimden seçime gelip vaatlerde bulunup,’sizler bizim baş tacımızsınız’ demekle bu iş çözülmez…Sosyetenin ve belirli kesim kadınlarının gösteriş olsun diye medyada bir iki faaliyetiyle Anadolu kadınıyla resimlenmesi bu işi çözmez…
Bu çaresizliği,umuda dönüştürecek bir şeyler olmalı.Gelen hükümetler kadın çalışmalarıyla ilgili atılımlar yapmalı ve kızların eğitimleri ile ilgili projeler hazırlayıp, proğramlarında belirtmelidir.Şehirlerde karar alma mekanizmalarında yer alan kadınlar Anadolu kadınına da umut ışığı olacaktır.
Zordur ANADOLUDA KADIN OLMAK.yüreğinizin yanıklığı hep yüzünüzdedir.Dört mevsim nasırlı elleriniz ve yaşlı gözlerinizle hayata tutunursunuz.Çığlığınızı kimseye duyuramazsınız.Bu sizin kaderiniz değil,size biçilen bir giysidir.Onu giymek zorunda bırakılmışlığınız sizin suçunuz değildir.Ankara’nın sizi görmek istemeyişidir.
Evet ÇANKIRIMDA Anadolu ve Çankırı’mın kadını da Anadolu kadınıdır. Ben de bir Çankırılı kadın olarak onların adına ve bütün kadınlar adına çözüm istiyorum ve siyasi partileri göreve çağırıyorum…

Nermin AYDINLI

18 Ağustos 2008

Gözü Açılmış Bir Türk-10 - - S O N - -







9 - Gözü Açılmış Bir Türk - 9...Yazar : Ahmet Ünal ÇAM






Hulusi beyin elemanlarından
ayrıldıktan sonra, Sami ile birlikte bir arkadaşının evine geçmişti. Şifreli bir
kapı çalıştan 2-3 dakika sonra eve girmişlerdi. Ev sahibi, duruma alışkın
gibiydi. ‘Hoş geldiniz / hoşbulduktan’ başka söz konuşulmadan, kendilerine
gösterilen odaya çekilmişlerdi bile.



         Hulusi bey;



         -Sami, gazeteye makale gönderecek misin ?



         -Çok yorgunum. Gazeteye yedek makaleler bırakmıştım. ‘Sorun çıkar da
yazı gönderemezsem, bunlardan yayınlayın’ diye.



         Hulusi bey, fakir gecekondunun perdelerini aralayıp, gayri ihtiyarı
karanlığı süzdükten sonra;



         -Bu geceki sorgudan umarım faydalanmışsındır.



         -Faydalıydı ama aklımda bazı ayrıntılar kaldı. Mesela ses kaydı olan
kasedi üst makamlara iletecek misiniz ?



         -Kaset mi ! kaset çoktan imha oldu.     



         -Hadi canım, kim imha etti.



         -Günümüzde kaset zaten delil kabul edilmiyor. O kaseti dinlediğimiz
kaset çalar da, dinlerken silme işlemi de yapan bir kaset çalardı. Yanlış
kişilerin eline geçerse inha işi de yapsın diye bunların içine konuyor. Eğer
normal hedefine varsaydı, bu kaset çalardan çıkarıp, başkasında dinlerlerdi.



         -Siz niçin öyle yapmadınız ?



         -Bu eylemden geriye hiçbir şey kalmaması bizim için de önemliydi de
ondan. Bu eylemden kendi örgütümüzün de haber yok, bu bir. Kasetin açıklanması
sonuç vermez, kolayca yalanlarlar ama kaseti ele geçirenleri aramak için bir
operasyon da başlar. Bunun da çeşitli zararları var ama unutma ki bu eylemi
teröristler yaptı sanmalarını istiyoruz.



         -Aklıma takılmadan bir şey sorabilir miyim ?



-Sor.



-Bizi sorgusuz evine alan ev
sahibi kim ?



-Hadi hayırlı uykular.



-Cevap vermediniz.



-Sorabilirsin dedim, cevap
veririm demedim ki.



-Aha !  anladım. Ha bu arada
aklımdayken, son haberi izlediniz mi ?



Hulusi bey, yatağında
hafifçe dönüp, Sami’ye baktı;



-Önemli bir şey mi var ?



-Bilmem, ben de izlemedim.



Hulusi bey, Sami’nin
yüzündeki yaramaz çocuk gülümseyişine baktı. Böyle zor bir günden sonra, bir
gülümseyişin bile ne kadar ihtiyaç olduğunu düşündü.




***                                              
***                                    ***



Sabah kahvaltı için
uyandırıldıklarında, Sami evdeki mistik havayı fark edebildi. Salona
geçtiklerinde, yaşlı bir teyze köşede namaz kılıyordu. Kendilerine kapıyı açan
adam, bir koltukta oturuyordu. Hulusi bey, yanına doğru yürüyüp, elini sıkınca,
koltuğun yanındaki takma bacağı gördü. O da yanına yürüyüp, elini sıktı. Hulusi
bey;



-Bilgiler aranızda kalması
ricasıyla tanıştırıyorum. Gazeteci Sami bey, askerlikten arkadaşım, vatansever
dostum Recep bey.



Teyze namazını kılmıştı,
elini öptüler, teyze dudağındaki dualara ara vermeden, bir kenara geçip tespih
çekmeye başladı.



Kısa bir tanışma faslından
sonra, Recep bey , Sami’nin merakını gidermek için ;



-Askerde mayına bastım.



Hulusi bey, Recep beyin
doğrudan konuya girmesine alışmıştı. Aynen o da devam etti.



-Recep ile mahalleden de
arkadaştık, beraber büyüdük. –elini Recep’in sırtına hafifçe vurarak -  Az
dayağını yemedim.



Yüzlerde dolaşan bir
gülümseyişten sonra, Recep ;



-Canım sana dövüş sanatı
öğretiyorduk.



-Abi, dövüş mü, dövülüş mü ?



-3 ay büyüğüz diye abi
demeyi bırakmadın gitti.



-Gençliğimizde neysek oyuz
biz abi. Dövsen de sesimizi çıkarmayışımız boşuna mı ! Yoksa, senin sırtını yere
yapıştırırım.



Sami’ yaşlı teyzenin
dudağındaki buruk acıyı görmüştü. Recep’in, Hulusi’nin şakalarına alışkın olduğu
belliydi. Her ne kadar şaka yollu, neşeli bir ortam oluşturmaya çalışıyormuş
gibi görünse de, Hulusi bey ciddileşerek devam etti;



-Recep abi, -kusura bakma
abi, bey demeye alışamayacağım – Recep abi, gençliğinde bizden kuvvette de,
sporda da üstünde, gıpta ettiğimiz bir ağabeyimizdi. Askerden dönünce futbolcu
olacam derdi, bazen de kamyon şoförlüğü hayalleri kurardı. Maalesef ikisini de
olamadı. Aslında maalesef demek de yanlış, hırs etti, üniversiteyi bitirdi.



Recep bey üzgün üzgün
kafasını salladı;



-Üniversitede bölümü 2.likle
bitirdim. Çalıştığım yerlerde de çok başarılı oldum ama o mayın her yerde
karşıma çıktı. Görevde yükselme sınavlarının nerdeyse hepsinde “Bedenen sağlıklı
olması” diye bir maddeyi, ne yapıp edip ekliyorlardı.



Bu sırada eşi olduğu
anlaşılan bir bayan yanlarına gelmişti, ‘Hoş geldiniz’ deyip kahvaltıya buyur
edince, Recep bey konunun kapandığına sevindiğini belli eder şekilde ayağa
kalktı. Takma bacağa değil de, yandaki bastona uzandı.



-Benim hayat hikayem karın
doyurmaz, hadi sofraya buyurun.



****



Sofraya geçtiler. Yemek
yerken yaşlı teyze derin bir iç çekti, kaşığını zor götürdü ağzına. Recep bey;



-Anacığım ne oldu yine, neye
canın sıkıldı ?



Teyze, peçeteye uzanıp
gözünü sildikten sonra;



-Kurtuluş savaşını yaptık, o
sıkıntıları bir daha yaşamayız derken, gavurlar yine durmuyor. Türk’ü Kürdü
birbirine düşürüyor.



Sami, Kürt kelimesi geçince,
bir an Hulusi beye baktı. Göz göze geldiler. Sami teyzenin Kürtler aleyhine bir
söz söyleyeceği ve Hulusi beyin kırılacağı endişesindeydi ama Hulusi bey rahat
görünüyordu. Teyze devam etti;



-Görmüyon mu oğul, Ankara’da
garibanlara bomba attılar, Diyar-ı Bekir’de attılar. Gencecik o masumlara nasıl
kıydılar.



-Eee… biz ne yapalım ana,
Allah…



-Bela anma oğul, nimetin
başında.



-Yok bela değil, Allah
cezalarını versin, bu kardeş kanı dökenlerin de döktürenlerin de…



Hulusi bey, teyzenin
ellerini üstüne hafifçe dokundu;



-Sen yemeğini ye teyze,
elbet uyanacak bu millet.



-Ben yiyeyim de, o gencecik
çoluk çocuğun annesi-babası yiyebiliyor mu ki ? O bombaları atanlarda hiç mi
vicdan yok, içinde hiç mi insanlık yok.



Bir süre susup,
boğazlarından lokmalar zor geçe geçe devam ettiler. Recep beyin hanımı pencereyi
açtı, bahçedeki ağaçtan kuş sesleri içeri doluştu. Önceden arttığı belli olan
bulguru pencere önüne itekledi. Bir iki dakika içinde kuşlar gelmiş, yemeye
başlamışlardı bile.



****



Yemekten sonra çaylarını
bahçede içmeyi teklif etti Recep. Hulusi bey, kısa bir kararsızlıktan sonra,
kabul etti.



Recep bey;



-Emekliliğim yaklaştı ya,
gençliğimde büyük babamdan öğrendiğim Osmanlıcayı ilerletmek için kursa gitmeye
başladım.



Sami;



-Arapça’yı veya Kuran dilini
mi demek istediniz?



-Hayır, Osmanlıca’yı. Tarihe
merakım yüzünden, Üniversitedeki bir abiden öğrenmeye başlamıştım. Epey
öğrendiğim halde yıllarca kullanmamıştım. Geçenlerde arşivde Osmanlıca belgeleri
görünce yeniden heveslendim.



-Milli Kütüphanede mi
çalışıyorsunuz ?



-Yok Tarih kurumundayım.



Sami gülümseyerek;



-İzninizle başka tahminde
bulunmayım, ne desem tutturamıyorum. Ama içinde tahmin bulunmayan bir soru
sorabilirim sanırım. Ne tür faydalarını gördünüz ki ?



-Osmanlı arşivleri önemli.
Ermeni yalanları için de önemli, Osmanlı’nın hükmettiği ülkelerdeki sorunlar
için de.



Hulusi bey;



-Belki gazetelerden gözünüze
çarpmıştır. Libya’nın kıta sahanlığı hakkında bir sorun vardı. Denize doğru
önemsiz bir adanın mülkiyeti deniz sınırlarını genişletiyor diyeydi sanırım. ABD
o ada parçasının Libya’nın olmadığını, dolayısıyla Libya deniz sınırının çok
daha geride olduğunu iddia ediyordu.



-Kardak adaları gibi değil
mi ?



-Aslında ayrıntıyı çok da
iyi hatırlamıyorum ama sonuçta Türkiye’den sunulan Osmanlı belgeleri Libya’nın
haklılığını ortaya koymuştu ve ABD’de bize çok bozulmuştu.



-Yine ABD ha. Nerde sorun
varsa, orda ABD.



-Osmanlı belgeleri hâlâ
günümüzü aydınlatıyor. Arşivlerde, ABD’deki Ermenilerin doğu illerimizde devlet
kurmak için cinayetler işlenmesi gerektiği yazılıyor.



Sami, gayri ihtiyari “Yok
daha neler!” deyince, Recep, bey kitaplığına uzanıp, not aldığı kağıtları,
belgelerden çektiği fotoğrafları gösteriyor.



Sami;



-Siz bu işe ciddi kendinizi
vermişsiniz. Fotoğraf filan.



-Birkaç ay görev değişikliği
içen başvurdum. Osmanlı’ca sınavını geçip, arşiv tasnifleye geçtim. Tasnife de,
micro film çekmeye de bakıyoruz arkadaşlarla. Bazen önemli bulduğum belgelerin
fotoğrafını kopyalayıp bilgisayarıma getiriyorum. Evrak filan araması arada
yapıyorlar da, hafıza kartına bakma alışkanlığı yok. Gerçi ben de öğrenmek için
kopyalıyorum, zararlı bir iş için değil ama yine de yasak tabi. Neyse, şu belge
fotoğrafına bakın, ABD’de 1893’de çıkan Haik adlı bir gazeteden bahsediyor;
“'ERMENISTAN ADIYLA BIR EYALET TESKILI ICIN  ERZURUM, VAN VE DIYARBAKIR
VILAYETLERINDE CINAYET VE MEZALIM YAPILMASI …”  diyor. Öbür belgede, çeteler
destek olmaması için, bölgeden sürgün edilecek Ermenilerin, Kafkaslara sürgün
edilmesi tartışılıyor ve Talat paşa “Rusya ile çıkacak çatışmalarda, sürgüne
göndereceğimiz Ermenilerin iki ordu arasında kalıp, zarar görme ihtimali
olduğundan Kafkaslara değil, güneye sürgün edilmeleri daha uygundur” diyor.



-Osmanlı belgeleri bu kadar
önemliyse iyi korunuyordur sanırım.



-Cumhuriyetimiz yeni
kurulurken bazı … neyse hak ettikleri kelimeleri söylemeyim. Bazı cahiller,
“Osmanlıdan bir şey kalmasın’ diye belgeleri hurda fiyatına Bulgarlara satıyor.
Bulgarlardan bir okumuş adam, bunların sıradan hurda kağıt değil, resmi
evraklar, tarihi belgeler olduğunu fark edip kurtarıyor, depolara kaldırtıyor.
Sonra… sonra…



-Evet ?



-Sonrası da oldukça acı,
cahil cühelanın sattığı bu belgelerin önemi zamanla anlaşılıyor, bazı belgeler
ta o zamandan ihtiyaç haline geliyor ve hurda diye sattığımız belgelerin bir
kısmını kıymetli evrak olarak geri satın alıyoruz.



-Sizin söylediğinize göre
‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur’ diyenlerin, ‘Türk’ün en büyük düşmanı
kendisidir’ sözünü de ezberlemesi gerekiyor gibi.



-Ne yazık ki doğru. Fakat
belgeler sadece Ermenistan konusunda değil, daha bir çok yerde alnımızın açık
olduğunu gösteriyor. Bakın bu da yabancı gazeteden çevrilmiş.



Konuşurken Recep beyin
sesinde duygulandığını gösteren bir titreme duyulmuştu. O nedenle çıkardığı
evrakı okuması için Hulusi beye uzattı. Hulusi bey evrakın altına eklenmiş
Türkçe çeviriyi okumaya başladı;



- Reuter Telgraf Ajansı'nın
Çanakkale muhabiri, Londra'daki ajans merkezine savaşın gidişatını anlatırken
insanî boyutu öne çıkan bir haber geçer: "Türkler pek merdane ve soylu bir
tarzda harp ediyor. Bunlardan biri şiddetli ateş altında olduğu halde
askerlerimizden birinin yarasını sarmak gayretinde. Diğeri yaralı bir
Avustralyalı askerin yanına bir şişe su bırakarak insanî bir harekette
bulunuyor. Mert Türk askerlerinden bir başkası İngiliz siperlerinden uzak bir
mevkide yaralı düşüp saatlerce aç ve güçsüz kalan İngiliz askerine ekmek vererek
yüce bir davranış gösteriyor. Türklerle çarpışan İngiliz askerlerinin hemen
hepsi Türkler tarafından İngiliz esirlere iyi muamele yapıldığı konusunda hem
fikir."



Recep beyin uzattığı başka
notu okudu;



-İhtilaf Devletleri’nin
yasak kimyasal bombalar ve domdom kurşunu kullandığı tespit edildi.



 Çanakkale savaşına gidip,
şehit olan öğrenciler nedeniyle 1921 yılına kadar kadar İstanbul Tıp Fakültesi
hiç mezun vermemiştir.



Recep bey, daha fazla
dayanamayıp, belgelerin fotokopilerini toparladı, kitaplığına kaldırdı. Kaset
çalara bir kaset koydu. Sami, ortamdaki hüznün dağılması için, neşeli bir müzik
dinleyeceklerini sanmıştı. Recep bey;



-Hulusi bey, bu kaseti
sadece siz geldiğinizde dinliyorum. Sözlerini anlamasam da, hüzün kaplıyor
içimi.



Sami, müziğe kulak
verdiğinde ‘Gönül Yarası’ filminde duyduğu ‘
İncir
ağacısın gam götürensin

müziğini fark etti. Aynur Doğan’ın sesi odayı doldurduğunda, Hulusi bey
gözlerini yere dikip uzaklara dalmıştı bile.




***                                            
***                                              ***



Evden çıkmadan haber
kanallarını tekrar izlemişler, konsolosla ilgili bir habere rastlamamışlardı.
ABD konsolosu kaçırılıp, sorgulandığını basına duyurmamıştı anlaşılan.



Sami;



-Niçin duyurmadı sizce ?



Hulusi;



-Çeşitli sebepleri olabilir.
Bu duyurulur ve kısa sürede intikamını alamazlarsa, ABD kendini küçük düşürülmüş
görebilir. Biliyorsun ki bazen hedefleri vururken, bahanesini ancak duyururlar,
hemen intikam aldı desinler, bizden korksunlar diye.



-Bahanesini mi ?



-Bazen gerçek bir intikamdır
bu, bazen de aslı olmayan bir intikamdır ki, haklı görünmek için öldürdükleri
kişilere suçlar uydururlar. İkinci sebep, bizim terörist olduğumuza inanmadılar
ya da teröristlerin yönetiminden doğrulama istediler, onlar da ‘haberimiz yok’
deyince, kim olduğumuzu bulamayıp, şimdilik üstünü kapattılar.



-Bunlar ne biçim insanlar ?



-Bunlar dedin de, üçüncü
sebep de, kendi içlerinde de birlik yok ve bazı olayları içlerinde de rahat
tartışamıyorlar.



-Bunu anlayamadım ?



-Hulusi bey, elindeki
gazeteyi uzatarak;



-Ülkemizin teröristlerle
masaya oturmasını isteyen Irak sorumlusu generallerden biri istifa etmiş. Yani
ABD’lilerden de hem terörist yanlısı, hem bizim tarafımızı tutanlar var.



-ABD’nin yanlışlarını,
haksızlıklarını yüzüne vuran belgeselci

Michael Moore’u
hatırladım.



-ABD öyle güçlü hale geldi
ki, zalimliklerine karşı en büyük engel yine kendi içinden çıkabiliyor şimdi.
Başka ülkelerdeki insan hayatı ne kadar önemsizse, sıradansa onlar için, kendi
ülkelerinde en ufak haksızlıkta isyanlar başlıyor.



-Hımm…



-Afganistan’da, Somali’de ,
Irak’ta öldürülen insanları umursamıyorlar ama polis bir genci döverken gizli
kamerayla çekip yayınlayınca ortalığı birbirine katıyorlar.



-İnsanlar adaleti
yorumlarken bile adil davranmıyorlar.  -Gazetedeki başka bir resmi göstererek-
Yıllar önce ilk gördüğümde beni etkileyen bir fotoğraftı bu, siyahi bir öğrenci
bir öğrenci okumak istiyor,  daha önce siyahların giremediği bir okula giriyor
ve ondan sadece ten rengi farklı olan…



-…olması gereken !



-Tek farkı ten rengi olması
gereken ama vicdanlarının, insanlıklarının da farklı olduğu anlaşılan beyaz
öğrenciler onu hakaretlerle kovuyor.



-Ve altına eklenmiş olan
Türkiye’den fotoğraf.



Sami’nin boğazı
düğümlenerek;



-Başörtülülere yapılan
haksızlığın, bir tür ırkçılık boyutuna, okuma hakkını değil, nerdeyse yaşam
hakkını engellemeye ulaştığını gösteren Türkiye’de bir okul ve bağırarak,
kolundan çekiştirerek okuldan kovmaya çalıştıkları başörtülü kız.



- Adaleti, özgürlüğü sadece
kendileri için isteyen zalimler.



-Sadece kendileri için
adalet, sadece kendileri için özgürlük ve sadece kendileri gibi düşünenler
arasında sanal bir demokrasi…



-Ülkemizin kaderi bu Sami.
Bu ülke insanlarından gerçekler saklanıp, yalan bir tarih yazıldı. Haklın neyi
bilmesi gerektiğine karar verip, sadece onu bilmesini sağlayanlar oldu önce,
sonra da daha kötüsü.



-Daha kötüsü mü ?



-Evet, gerçeklerin bir kısmı
gizlendiği gibi, bir de olmamış, yaşanmamış,olaylar da gerçekmiş gibi anlatıldı.



-???



-Az önce yanından
ayrıldığımız Recep bey, senin yanında bahsetmedi. Şimdiki gençlerin yalan
bilgilerle donatıldığını ve birdenbire gerçeklerle karşılaşınca bir tür şoka
girdiğini, kabullenmediğini söyledi.



-Dejavu !



- ??



-Bir filmdeki sahneyi
yaşıyor gibi oldum da. Aynı olayı tekrar yaşadığını zannetmeye ‘DEJAVU’
dendiğini söylenmişti filmde. Matrix diye bir film vardı ya, başrolündeki
karakter Neo da yaşadığı her şeyin bir simülasyon, bir bilgisayar programı
aracılığıyla beynine sunulduğunu öğrendiğinde kabullenmekte çok zorlanmış, isyan
etmişti.



-Şimdikiler doğrusunu
öğrenme gayreti yerine, yanlışını söyleyeni öldürmeyi bile seçiyor.



-“Hayat ne güzel, be yalan
şeydir ve ne güzeldir aldanmak “



-Evet, yalanlarla da olsa
sakin bir hayat istiyor insan bazen.



Sami, düşüncelere daldı.



-Ne oldu ?



-Mavi hapı mı alsaydım
diyorum.



-??



-Filmdeki Neo yaşamına,
yalanlarıyla devam etmesini sağlayacak mavi hapı mı, gerçekler dünyasına
geçmesine yol açacak kırmızı hapı mı alması konusunda kararsız kalmış, sonra
kırmızıyı almıştı. Ondan önce kırmızıyı alan biri ise, gerçekleri öğrenmesine
rağmen pişman olmuş ve maviyle mutluydum en azından demişti.



-Evet, bu konu benimde
zihnimi hep meşgul etmiştir. Öğrenmek acı verir, bilmek acı verir.



-Tabi duygusalsan,
başkalarını da düşünebiliyorsan.



-Başkalarını düşünmeden
yaşayabiliyorsan, zaten insanlığın en büyük özelliklerinden uzaksın demektir.
Fakat bilmeden yaşayabiliyorsan, küçük şeylerden mutlu olabilirsin. Mesela bir
dağ başında, küçük bir bahçemle, tarlamla, hayvanlarımla yaşayabilseydim.
Ülkemize, insanlarımıza oynanan oyunları hiç öğrenmeseydim, anlamasaydım ne
kadar da mutlu olabilirdim diye düşünüyorum. Oysa şimdi içim yanıyor. Yetim
hakkı derler ya, artık hırsızlarda söylüyor, düşünerek hissederek değil. Oysa
ben bir yetim gördüğümde, bir yoksul gördüğümde dişlerimi sıkarak hırsız
politikacıları, bürokratları, iş adamlarını düşünüyorum.



-Ağlayabiliyor musunuz ?



-Boşuna bekleme, benim göz
yaşlarım çoktan kurudu. Ama biliyorum ki hala ağlayabilenler var ve eski bir
siyasetçinin, yabancı diplomata söylediği “Öyle güçlü ülkeymişiz ki, yıllardır,
siz dışardan, bizimkiler de içerden zarar verdiği halde yıkılmadı, dayanıyor bu
ülke” sözü biraz da ağlayabilenler, dua eden temiz kalpliler, dürüstler
sayesinde bu devlet sallansa da yıkılmayacağını düşündürüyor bana.



-Uydurma bir tarihten söz
etmiştiniz.



Gazetenin önüne gelmişlerdi.
Hulusi bey ;



-Benim bir saat kadar işim
var, siz de gazetede işlerinizi yazılarınızı halledin, buluşur konuşuruz.



-En azından ana hatlarını
söyleseniz, ben çatlarım.



-Pekala, Kazım Karabekir,
Çerkez Ethem, İsmet İnönü, Adnan Menderes desem. Bizi geride bırakan ihtilaller
desem. 27-Mayıs, 28 Şubat desem.



-Açıkçası, Türkiye’de mutlu
azınlık gibi, hatta kendi kültürümden uzak batı özentisi biri olarak yaşamaktan
öyle mutluydum ki, nerdeyse sıkıntıdan sorumsuz, kişiliksiz gençler gibi Bağdat
caddesinde araba çarpıştıracak seviyeye düşmek üzereydim. Yani bu konuları ders
kitapları dışında hiç okumadım, araştırmadım. Şeyy… mavi haptan kaldı mı !...



Hulusi bey gülümsedi;



-Siz gazeteye çıkın, işinizi
yapadurun, ben mavi hap içmiş insanlar arasında biraz dolaşayım, sizin için
bakarım.



Sami el sallayıp gazeteye
doğru yürüdü. Tam içeri girmişti ki, büyük bir patlama sesiyle geri döndü. Cadde
kenarında park etmiş arabalardan biri patlamış, yanındaki Hulusi beyin aracına
da büyük hasar vermişti. Koştu, Hulusi beyin başı direksiyondaydı.



-Hulusi amca !



Başını yavaşça geriye
yasladı. Hulusi bey zorlukla;



-Tekrar patlama olabilir,
uzaklaş.



-Beni bırak, seni
kurtarmamız gerek.



Hulusi bey acıyla
kıvranırken, Sami’ye sevgiyle baktı. Boşuna ısrar etmek istemedi.



-Çevrede durum nasıl, ölen
gençler yok değil mi ?



-Yok, sadece patlayan araç
ve bu.



Hulusi bey gülümsedi,
şahadet getirdikten sonra mırıldandı;



-İlk sıcaklık, geçip de kan
uzaklaştıkça konuşamayacağım.



-İyileşeceksin.



-Oyalama beni vaktim az. Bu
konuyu araştırma, bulamazsın, maşanın da maşası vardır. Sen kendi hedeflerine
bak. –Acı acı gülümseyerek- mavi hapı mı arayacaksın.



-Hayır, etkisi geçmesin diye
daha fazla kırmızı hap arayacağım, yani gerçekleri.



-Bana bir şey olursa diye
Hakan’ı tembihledim. Sana ulaşacaktır. Herkese güvenme. Hedef belki de sendin.



Hulusi bey öksürünce,
dudaklarından kan sızmaya başladı.



-Abi konuşma artık,
hastaneye gidelim. Bak ambulans yaklaşıyor.



-Ambulans mı, gözümde bir
güvercin uçuyor, doğduğum yere doğru, Ağrı dağının eteklerine doğru ve
memleketimde barış türküleri Edirne’den Karsa kadar söyleniyor ve uzaktan bir
acı ses “İncir Ağacısı” diyor.



Hulusi bey bir daha
öksürdüğünde hali kalmamıştı, sesi iyice azaldı, zorlukla ;



-Oku-araştır ama unutma
gerçekler tehlikelidir. …artık uzaklaş, …hemen !



Sami bir an alnından öpmek
istedi ilk ve son defa ama yaklaşan polisleri görünce arkasındaki kalabalığa
doğru çekildi. Çevreye baktığında ortam bir mavi, bir kırmızı oluyordu. Sonra
her yer kırmızı oldu.


 


 



Yazan – Araştıran : Ahmet Ünal ÇAM      
ahmetunalcam@gmail.com




http://ahmetunalcam.googlepages.com 



 



----  

1. Sezon Sonu

---





Gözü Açılmış Bir Türk – 9








Yeni Sayfa 1




Sami yolda, arka koltuğa geçmiş uyukluyordu. Hulusi bey, Ankara girişinde
arabayı, Batıkent levhasına doğru döndürdüğünde, Sami gözlerini yeni açıyordu.



-Hulusi bey, şehir merkezine giden yoldan çıktınız.



-Biz, yolu takip etmek için değil, yol bizi hedefe götürmek için vardır.



-Haa !.... Şey, aslında anlamadım.



-O yol bizi Ankara şehir merkezine götürür ama biz oraya gitmeyeceğiz ki.



-Az daha gayret etsem anlayacakmışım, tüh !..



-Uykuyu almış gibisiniz.



-Ne demezsiniz. Beni boş verin de siz uykusuzluğa nasıl dayanıyorsunuz.



-Millet olarak epey uyumuşuz, birey olarak bari az uyuyalım.



Sami, koltukların arasından ön koltuğa zorlukla geçtikten sonra.



-Ben İstanbul’dan geliyoruz, sanıyordum ama siz Nirvana’dan galiba. Noldu ben
uyurken, benliğinize yolculuk yapıp, Nirvana’ya mı ulaştınız.



-Hayır çekirge.



-Ya Hulusi bey, gidiyoruz ama ben hala tam anlayamadım, ‘Tersine sorgu filan’
nedir.



-Az sonra bir sorgulama yapacağız. Nabza göre şerbet veren biri olduğundan,
bizim aleyhimize faaliyetlerini anlatmayacaktır.



Sami gülümsedi;



-Eee, siz sorgu yerine tersine olarak rica mı edeceksiniz ?



-Hayır, biz biz değil başkası gibi davranacağız.



Sami, açıklamayı yetersiz bulduğunu belli eder bir sitemle ellerini açtı;



-Bu gün zekam fışkırıyor, hemen anlıyorum. Biz biz olmayacağız, Nirvana’dan
gelen Tibet dervişleri olacağız, değil mi !



Hulusi bey, yüzündeki gülümseme ile kısa süre Sami’ye baktı, sonra ;



-Derviş değil, terörist olacağız.



Gece yarısı, bulutların gölgesinde ortalık iyice karanlıktı. Arabayı, sağ
taraftaki apartmanların arasına sürdü. Sessizce indiler. Sami, söze gerek
kalmadan Hulusi beyi takibe başladı. Geldikleri yolun sol tarafına geçtiler.
Sami Hipodroma doğru yöneldiklerini fark etti. Ana kapı yerine, geniş bir yarım
daire çizdikten sonra duvardan içeri girdiler. Sami, duraklamadan
ilerlemesinden, Hulusi beyin buluşma yerini daha önceden planladığını anladı.
Hulusi bey durdu, fısıldayarak;



-Elemanlarımdan Kürtçe bilenleri seçtim, sorgulayacağımız adamı inandırmak için
başta Kürtçe konuşacağız.



Sami gülümsedi;



-Hamidiye alaylarından mı seçtin elemanları.



Hulusi bey, birbirine düşürülmeye çalışılan Türk ve Kürtlerin, omuz omuza
savaşlarını acı acı düşündü;



-Hamidiye alaylarından, Çanakkale, Yemen , Trablusgarp cephelerinden, Kore’den,
Ermeni çetelerinin elinden sağ kurtulanlardan. Neyse, sen sadece dinle, ses
çıkarma. Gerçi mahkuma kulaklık taktık, sesimizi olduğundan farklı duyacak. Gün
gelir, karşı karşıya gelse bile sesimizi hatırlamasın diye.



- Kim olduğunu söylemediniz hala.



-Doğu bölgelerimizde gizli faaliyetler yürüten ABD Adana konsolosu.



-Farkında mısınız ! Abdülhamit’in bir öngörüşüyle yine çıktı karşımıza. ABD doğu
bölgelerimize, sanırım Erzurum’a konsolosluk açmak istemiş ama II.Abdülhamit
izin vermemiş, diye okumuştum.



Hulusi bey bir şey söylemedi, bakışlarına çöken bir hüzünle ileri baktı. Az
ilerdeki binaya doğru yürümeye başladılar. Saman artıklarının olduğu küçük bir
pencereden girerken, Sami zorlanarak geçti. Hulusi bey ise, Sami’nin şaşkın
bakışları arasında, kolayca tırmanıp, binanın içine atladı.



Sami;



-Direk giriyoruz, yanlışlıkla bizi vurmasınlar.



Hulusi bey, yakasına elini bastırdı, mavi bir ışık göründü.



-Az önce ışıkla sinyalleştik, sorun yok.



-Aaa, ben binaya doğru bakarken, çevreyi inceliyorsunuz sanıyordum.



-Endişelenme, bina da çok ender kullanılan bir bina. Büyük yarışlar olunca ancak
atlar konuyor, diğer zamanlarda sadece saman deposu.



- Gece güvenlikçi, bekçi filan gelmez mi ?



-At olmadıkça, saman için hiç gelmezler.



Binaya gelmişlerdi, karanlık bölgeden simsiyah giysileriyle zor seçilen biri
aniden yaklaştı. Sami heyecanlanırken, Hulusi bey sakince konuşmaya başladı;



- Sorgu için hazır mı ?



- İkisi de hazır efendim.



- İkisi de mi ! Şoförü de mi sorgulayacağız ?



-Telefon dinlemeleri arttı diye fazla bilgi veremedik, arabada üç kişilermiş.
Üzerinden çıkan belgelerde bazı gizli damgaları vardı. CIA ajanlarında
rastladığımız işaretlere de rastladık. Onu da başka odaya aldık.



-Tamam. O zaman vaktimiz daha da daralmış olabilir. Telefonlarını çaldıranlar
başlamıştır, hemen kapalı yapsaydınız.



-Efendim bu kısımda işimize gelen bir ayrıntı daha var. Yolculuklarda ya rahat
etmek için ya da özel bir görüşme yaptıkları için telefonlarını kapatmışlardı.



-Güzel, demek ki Adana’ya varma saatlerine kadar kimse endişelenip, aramayacak.
Telefonları ne yaptınız.



-Cep telefonları kapalıyken de dinleme cihazı görevi gördüğünden, konuşmaların
duyulmayacağı şekilde uzağa koyduk, işimiz bitince adamların yanına bırakacağız.



Hulusi bey, Sami’ye işaret etti;



-Sen hiç konuşmayacaksın. Sorgu başlayınca Osman seni yan odaya alacak ve
telsizden sorguyu dinleyip sana Türkçe’ye çevirecek.



Sorgu odasına alınırlar. Sami şişman, kel bir bürokrat tipi canlandırmıştı
gözünde. Ortada gözü bağlanmış, zayıf, uzun boylu olduğu belli olan biri vardı.
Dudakları endişeyle titriyordu. Başına acele bulunduğu belli, ağız kısmı
kesilmiş, büyük bir saman çuvalı geçirilmişti. Sami kulak kısımlarında da bir
delik açılıp, ilk defa gördüğü bir kulaklığın yerleştirildiğini fark etti. Bu az
önce öğrendiği, gelen sesleri farklılaştıran kulaklık olmalıydı.



Hulusi bey açıklamak gereği duyarak, Sami’ye tutuklunun bir fotoğrafını ve
alttaki açıklamayı gösterdi. Fotoğraftaki kibirli bakışlı adamın ABD Adana
konsolosu Eric Green olduğu yazıyordu. Gelen işaretle, sessizce başka odaya
geçtiler.



Hulusi bey, tutukluyu inandıracak bir ortam oluşturmak için, öncelikle
yanındakilere Kürtçe sorular sorup, yeni öğreniyormuş gibi bilgiler aldı.
Kürtçe’yi anlayıp anlamadığını tespit için de, tuzak cümleler kurdu ama Eric
Green’in endişeli tavrında önemli bir değişiklik olmadı.



Sonra sorguya geçti;



-Söyle bakalım, biz ABD’yi dost bilip destek vermişken, siz nasıl operasyon için
destek verir,Türk’lere yardım edersiniz.



Göreve geldiğinden beri Kürtçe lisanı az çok tanıyan, Eric Green, kim
olduklarını sormaktan vazgeçti. Titreyen sesine hakim olmaya çalışarak ;



-Yanlış bir iş yapıyorsunuz, biz sizin dostunuzuz.



-Öyle mi, öyleyse niçin destek verdiğinizi de açıklarsınız.



-Siz bu eylemi üstlerinizden habersiz mi yapıyorsunuz ?



-Soruları biz soracağız ama bunu niçin sordun merak ettim.



-Çünkü, komutanlarınızın haberi olsa buna izin vermezdi.



-O niye o ?



-Çünkü bizim yaptıklarımızın bütün açıklamalarını anlattık onlara.



-Eh . bir de bize anlatırsınız arık.



-Ama gizli bilgiler var.



Hulusi sesine bir öfke kattı;



-Adam gibi anlat, yoksa o bilgiler sadece sen de gizliyse, bize anlatmadığın her
şey seninle toprağa girer.



-Durun durun. Gizliliği, komutanlarınız biliyor, sizin bilmenizi istemeyebilir
diye.



-Bana bak, masal dinlemeye vaktimiz yok, başla…



-Siz bilirsiniz. Anlatacaklarımı benden duymadınız !



-Anlaaat !



-Bizim amacımız Türkiye’yi Peşmergelerle masaya oturtmak.



-Bizim örgütle değil yani.



-Sizin örgüt de kabul etti. Kuzey Irak’ta öncelikle Türkiye’nin tanıyacağı bir
Kürt devleti kurulsun, sonra Türkiye’yi bölmek daha kolay olur” diye sizin
liderler de kabul etti.



-Ha bende inandım.



-İnanın böyle.



-O zaman niçin Türk askerlerine uydu desteği verdiniz.



-Türkleri masaya oturtmak kolay değildi, kısa süre destek verdik ama diğer
yandan sizin çeteyi de…



-Çete mi !...



-Pardon, sizin örgütü de zaman zaman haberdar ettik.



-Buna nasıl inanalım ? Sakın liderlerinizi ara sor filan deme, şu anda mümkün
değil.



-Peki. Türk askerleri bizim umduğumuzdan hızlı olarak ilerledi. Böyle bir
ilerleme olunca, sizin liderlere haber verdik, örgütün çoğu elemanını bölgeden
uzaklaştırdı. Hatta Türk ordusu karşısında çatışacak toplu bir grup bulamayınca
dönmeye başladı.



-Noldu, hani ABD baskısıyla çekilmişlerdi.



-Aslında o konuda biz uyanıklık yaptık, yoksa koca orda bir günde karar alıp,
çekilemez değil mi !



-Yani ?



-Yani, uydudan ve çeşitli bilgi paylaşımlarımızdan Türk ordusunun çekilmeye
başladığını öğrenince, ‘ABD baskısı varmış da Türkler çekiliyormuş ‘ gibi bir
ortam oluşturmaya çalıştık. Sizin örgüte de, Irak’lı yetkililere de bu yönde
bilgi ilettik.



-Ha !.. bu çok güzel, böylece fırsatçıların ülkeyi karıştırmasını sağladınız.



-Ya da sazanların.



-Espri yapabildiğinize göre rahatladınız.



-Öyle olması gerekmez mi, aynı taraftayız.



-Biz bir sürü Kürt gencini kaybettik bu operasyonda, bunun tek sebebi sizin
planınız mıydı yani. Türkiye’yi masaya çekebilmek miydi ?



-Ama ne yapabilirdik ki, sizin liderler de belli bir kayıbı göze almışlardı ama
Türk silahlı kuvvetlerinin kış şartlarında böyle hızlı ilerleyebileceği hesaba
katılmamıştı.



-Demek örgüt liderleri bizim gençlerin ölümünü göze alabildiler ha, ne büyük
fedakarlık.



-Bir dakika, lütfen siz bölünen gruplardan mısınız, öyleyse bile bizi dost
görmeniz gerekir.



-Örgütten bölünenlerden mi ! Şimdilik bunu söylemeyeceğim, bilmen gerekmez.



-Ama biz Türkiye içindekilere de destek oluyoruz.



-Türkiye dışındakilerde, Suriye’den gelen Ermeni kökenlileri örgüte lider
yaptınız.



-Hayır hayır, biz örgüt içine karışmayız.



-Neyse, bu konuya sonra döneriz. Türkiye içindekilere nasıl destek oluyorsunuz,
açıkla bakalım.



Güneydoğu haritaları hazırladık. 1980’den beri mağaralar, sığınaklar hep bizim
sayemizde örgütün işine yarar hale geldi.



-Yok canım, niçin sizin bilginiz olsun ki ?



-Hem haritalarla destek olduk hem de helikopterlerle cephane, malzeme attık.



-Yani bizim kullandığımız sığınakları, mağaraları hep biliyorsunuz.



-Bilmesek nasıl helikopterlerle malzeme atalım.



Hulusi bey, yüzündeki acıyı sesine vermemeye çalışarak devam etti.



-Geçen yıl, 2006’da Türk’ler bir operasyon yaptı. Diyarbakır-Muş-Bingöl
üçgenindeki kampımızı bombalayıp, 14 militanımızı öldürdü.



-Şeyy… evet, duymuştum.



-Bazı gazetelerde, bunun ABD uydularından aldığı bilgileri Türklere iletmesiyle
olduğunu yazdı.



-Bunlar uydurma, niçin böyle bir şey yapalım ki.



-Yalan söyleme, gazeteciler bile öğrenecek de, doğuda görevli bir ABD
konsolosunun mu haberi olmayacak. Haberleri hatırlıyorum. 2006 mart ayında ABD
Genel kurmay başkanı Türk başbakanını ziyaret ediyor, o da hemen sonra kendi
Genel Kurmay başkanını görüşmeye çağırıyor. Hemen peşi sıra kalkan uçaklar da
kampı vuruyor.



-… ayrıntıları biliyorsunuz, ne desem boş. ABD’de birbirinden habersiz adım atan
teşkilatlar olabiliyor.



-Evet, çünkü olaydan sonra ABD açıklamıştı, Bu operasyon için Türklerle bilgi
paylaşıldığını. Gizlemeye çalışmanızı anlayamadım.



- O genel politikamızın dışında, yanlış atılmış bir adımdı. Biz hemen
yöneticilere bilgiler göndererek düzeltilmesi gereken bir hata olduğunu söyledik
ve …



-.Evet, ‘ve…’



-Sizin örgüte de Türk askerleri hakkında uydu bilgileri ilettik.



-Ayrıntısını anlat.



-Pekala, bu olay bir yanlış adım olduğundan hemen cenazelerin kaldırılacağı
Diyarbakır’da örgüt sempatizanlarına ulaşıp destek sözü verdik. Sonra örgüte
Elazığ’dan yola çıkan bir askeri birliğin tuzağa düşürülmesini sağladık.



Hulusi bey, bu dinlediklerinin Şemdin Sakık’ın web sitesinden okuduklarıyla
birebir örtüşmeye başladığını fark etmişti.



Karşısındakilerin terörist örgütten olduğunu sanan Eric Green, anlatmaya devam
ediyordu;



-…askeri konvoydaki üst düzey subayların mayınla öldürülmesini sağladık.



-Sizin ilginiz olduğu nerden belli.



-Üst düzey komutanların önünde de, arkasında da koruma araçları vardı. Normal
bir mayın olsa öndeki araç çarpınca patlardı. Subaylar geçerken uzaktan
patlatıldı.



-Uzaktan ! Ne kadar uzaktan ?



-Olayı incelediyseniz öğrenmişsinizdir, nasıl yapıldığını bana da iletmediler
ama İsrail’in Filistinli liderlere suikast için kullandığı yönteme benziyordu.



-Yani ?



-Yani, sıradan bir örgüt mayınla belli bir arabayı vuramaz ve çok uzaktan mayını
ateşlemek uydu bağlantısı da gerektirebilir. Sanırım anında uydu görüntüsü
paylaşımı oldu ve mayın ateşlendi.



Hulusi bey, içi yandığı halde, olaydan hatırladıklarını söyledi;



-Bir albay ve bir binbaşı şe…(Şehit olmuştu diyecekti, kendini toparladı) şey…
ölmüştü de yaralılar da vardı sanırım.



-Evet bir yarbay ve bir asker de yaralanmıştı.



-Ben hâlâ dostluğunuza güvenemiyorum. İkili oynuyorsunuz gibi geliyor. Osman
Baydemir’i ziyaret edip ‘Arkanızdayız. ‘ demiştiniz ya …



-Evet, bu dostluğumuzun göstergesi.



-Birincisi ölen militanlarımızın hepsi Diyarbakır’lıydı, ikincisi bu olay çok
çabuk örgüt sitesinde duyuruldu, sanki ön hazırlık çoktan yapılmıştı.



-Yani bu örgütünüz içindeki bir sorun.



-Bekle, bitmedi… Üçüncüsü siz de hemen gidip terör örgütümüze sempati duyduğu,
militan cenazelerini belediye arabasıyla taşıttığı her yerde yazılıp çizilen
birine gidip, ‘Yanınızdayız’ diyorsunuz. Sonra da cenazelerin kalkması sırasında
halk ayaklanması deneniyor.



-Bunun bizimle ilgisi yok .



-Ve halktan 12 kişi ölüyor.



-Eğer bir anlaşma varsa, benim haberim yok. Örgütünüz bazen ses getirmek için
militanlarını feda edebiliyor.



-Geçenlerde Hakan Gülseven diye bir yazarın köşesini okumuştum. Amerikalıların
her gittiği yere kan götürdüğünü söylüyor. hatta şu cümlesi aklıma takılıyor;
“Bir bayrağın girdiği her yer mi kan kokar arkadaş ! “



Eric Green endişelenmeye başlamıştı ;



-Lütfen, biz dostunuzuz, size özgürlük getirmek için çabalıyoruz.



-Özgürlük mü ! Bahsettiğim yazının başlığı neydi biliyor musun! “Özgür Köpekler
Ülkesi” Niçin diye sormayacak mısın ? Sormazsın değil mi, çünkü biliyorsun,
Yazar şöyle açıklıyordu ; “ABD’nin girdiği ülkelerde insanlar değil, toplu
mezarları eşeleyen köpekler özgürdür “



-Lütfen, lütfen ama biz sizin için Kuzey Irak’ı Irak’tan koparmaya, size devlet
kurdurmaya çalışırken, Türk askerlerinin güzergahlarını size iletirken, sizin bu
konuşmalarınız hiç dostça değil. Türkleri sizlerle masaya oturmaya zorlarken.



-Bizlerle değil, Peşmergelerle, Barzani aşiretiyle.



-Aynı değil misiniz sanki ?



-Aynı olsaydık, kendi lehçelerini bırakıp Türkiye Kürtlerinin lehçelerini
yasaklarlar mıydı ?



-Hepsini değil canım.



-Hiç boşuna konuşmayın, onlar Kürtler için değil, kendi aşiretleri için mücadele
ediyorlar. Türkiye Kürtlerini ise, Türkiye ye karşı kullanabilecekleri birer
maşa olarak görüyorlar. Türkiye’yi birkaç kere bununla tehdit etmişlerdi. Yani
buradaki Kürtlerin ne huzuru, ne canı önemli değil onlar için.



Elemanlarından biri, elinde bir cihazla içeri girdi, Hulusi beyin kulağına bir
şeyler fısıldadı. Hulusi bey;



-Yan tarafta da bir elemanın varmış, konuşturamamışlar ama üzerinden bir kaset
çıkmış. ‘Çok gizli yazıyormuş’ dinleyelim istersen. Belki ilginç bir şeyler
çıkar.



İlk defa gördükleri bir kaset çalar tipiydi, dinlemeye başladılar.







- Türkiye’nin bizi bu kadar uğraştırması yönetimin hoşuna gitmiyor.



- Kendilerini aciz bir ülke konumunda hissetmeleri, her şeye baş eğmeleri için
ne gerekirse yaptık.



- Çuval olayını mı diyorsunuz hâlâ, onun yarardan çok zararı oldu, bize karşı
tepkiyi artırdı.



- Çuvaldan önce de çok baskı yapmıştık ama direndiler. Şu anda da dost görünüp,
Afganistan’a asker vermesi için çabalıyoruz ama yine kabullenmediler.



- Ya diğer konu.



- O konuda yakın bir çözüm görünmüyor. Bizim İran’la savaşmamız için bir
sebebimiz yok diyorlar.



- yani bir savaş durumunda yanımızda olmayacaklar.



- Yanımızda olmak istemedikleri gibi, Irak savaşındaki gibi üs desteği de
vermeyecekler.



- Yazıklar olsun, 1. Dünya savaşında Almanların yaptığı gibi bir tuzak da mı
yapamıyorsunuz ?



- Efendim açıkçası bize verilen emirler gerçeğe uygun değil.



- ???



- Ne demek istiyorsun ?



- Bazı raporlarımızın üstlere ulaşmadan yok edildiğine dair bilgiler geliyor
kulağımıza, yetkimizi aşıp sorgulayamıyoruz. izin verirseniz bir ayrıntıyı
tekrarlayım.



- Evet ?



- Şu anda önceliğimiz, İran’a saldırı veya bu saldırı için Türkiye’nin desteğini
almak olmamalı, çünkü bu sonuç almanın kolay olmayacağı aşikar ve uzun sürecek
bir hedef.



- Hedeflere giden yol tek değildir.



- İran kaynaklı terör olayları da şu anda inandırıcı gelmez kimseye. İran’ın
başı dertteyken, komşu ülkesinin düşmanlığına sebep olmak istemeyeceği aşikar.
Belki ilerde zemin oluşturabiliriz.



- Evet, raporundaki bir ayrıntıdan bahsediyordun.



- Evet, şu an ki hedefimiz, Türkiye’nin Kuzey Irak’ta kurulacak piyon bir
devleti, kukla bir hükümeti tanımasını sağlamalıyız. Bu çok önemli.



- Niçin öncelikli, niçin önemli ?



- Biliyorsunuz Türkiye’nin Musul, Kerkük petrollerinden kuruluşundan beri asla
vazgeçmediği bir hakkı var.



- Çıkacak petrollerden % 10 hakkını mı diyorsunuz. ABD’ye kafa tutamaz bu
konuda.



- Evet ama biz kukla bir yönetim bırakıp çekilince yine gerginlik olacaktır.
Oysa biz gittiğimizde bu sorunu halledip gidersek, bize hizmet edecek hükümet de
daha az sorun yaşar ve ülkemize petrol akışı, petrol geliri akışı daha rahat
olur.



- Halletmek mi ? Türkiye’ye tazminat mı vererek.



- Hayır yönetim bunu kabul etmez. Türkiye’yi terörden kurtarma karşılığında
Talabani ve Barzani aşiretleriyle anlaşmaya zorlayarak. Eğer onların kuracağı
bir Kuzey Irak hükümetini kabul ederse, Kerkük, Musul haklarından da ilk defa
resmen vazgeçmiş olacak.







Çıt sesiyle birlikte, kasetin sonuna geldikleri anlaşıldı. Hulusi ;



-Bu kaset epey işimize yarayacak, sayın Eric Green.



Eric Gren, üzgün görünüyordu ;



-Konuşmaların kasete alındığından haberim yoktu.



Hulusi bey öfkeli bir sesle;



-Sizin kime hayrınız olsun ki, bize olsun. Demek petrol için kukla bir devlet
asıl amacınız.



-Biraz gerçekçi olun, sizin de faydanıza.



-Atladığınız bir ayrıntı var, Peşmerge liderleri eskiden komünizmi savunurlardı,
Özal zamanı Türk dostu oldular, şimdi de size güvenip Saddam’dan hayatlarını
kurtaran Türk’lere düşmanlık yaptılar, Araplara karşı İsrail’le dostluk
kuruyorlar ama yarın size nasıl davranacaklarını sanıyorsunuz ki !.



-Biz sizi her zaman destekledik, biz hep özgürlükçü olduk.



-Az önce bahsettiğim yazıdaki gibi “sizin getirdiğiniz özgürlük, daima leş yiyen
köpeklere yarıyor.



-Yapmayın, doğru değil bu.



-Hangisi doğru değil, Filipin diktatörünü desteklediğiniz mi, Türkiye’de bir
sürü insan öldükten sonra yapılan darbelerde “Bizim çocuklar başardı” diye
konuşmalarınız mı? Saddam’ı Kuveyt’e saldırmaya sizin ikna ettiğiniz
söyleniyordu inanmıyordum ama sonradan gördüm ki, oralara asker göndermek için
de, Suudi Arabistan’ı da, Irak’ı da sömürmek için sizin böyle bahanelere
ihtiyacınız varmış. Saddam birkaç casusa inanıp da “ABD bizi destekliyor sanıp
Kuveyt’e girmeseydi, siz bu kadar rahat olamayacaktınız bu coğrafyada.



-Suudi Arabistan’ı mı ?



-Irak size saldıracak diye Suudi Arabistan’a asker silah yığışınızı, sonra da
Müslümanlara bombalar yağdırışınızı unutmak mümkün değil ama “Sizin için
kullandık” diye bu bombaların parasını Suudilerden almanız asla unutulacak şey
değil. Böylece bu savaşı destekleyenlerin başında bombalarını pazarlayan silah
tüccarlarının olduğu ortaya çıktı.



-Size inanamıyorum, ABD ile dost sanıyordum sizi, düşman gibisiniz.



-Bizim gençlerimizi kışkırtıp, sonra da hedef yapmanız dostluk mu !



-Biz bölgede dost bir ülke kurulsun diye uğraşıyoruz.



-Afganistan’ı da Ruslardan kurtarırken dosttunuz, ne oldu dostluğunuz. Bin
Laden’i Cia destekledi, Taliban’ı yine siz desteklediniz ne oldu. Özgür bir ülke
mi kurdunuz ?



Hulusi bey yanındakilere döndü;



-Diğer ABD’liyi de bu odaya getirin, zehirli gaz bombalarını atın.



-Hayır hayır !...



Onlar bağırırken, Hulusi bey Sami’nin odasına geçmişti.



-Konuştuğunuz konuların etkisindeyim hâlâ ama bu yaptığınızı yakıştıramadım.



-Neyi ?



-Attığınız zehirli bombaları !



Hulusi bey acı acı baktı;



-Onlar Irak’ta misket bombaları, zehirli kimyasallar denerken, halkı birbirine
düşürmek için bir Şii’ler için, bir Sunni’ler için kutsal yerleri bombalayıp
kenara çekilirken yakıştırabilmiş miydiniz ?



-Yazıklar olsun Hulusi bey, herkes kendine yakışanı yapar, o rezillikler onlara
yakışıyordu belki, o insanlıktan uzak haller onlara yakışıyordu ama bu sizin
yaptığınız !...



-Dediniz ya, “Herkes kendine yakışanı yapar !” biz de bize yakışanı yaptık,
korksunlar diye bayıltıcı gaz olduğunu söylemedik. Bayılınca arkadaşlar
arabalarına taşıyacak, sonra yol kenarına bırakacak, merak etme.



Yazan – Araştıran :  Ahmet
Ünal ÇAM  

ahmetunalcam@gmail.com  Yazılış : 10-Mart-2008 17:30






16 Ağustos 2008

En Mühim İşimiz: Berat Kandilimizin İhyası

En Mühim İşimiz: Berat Kandilimizin İhyası

İlim, fikir ve gönül insanı Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan (Rh.A.) Hocaefendi’nin, İslam Mecmusaı’nın Ocak 1996 sayısı için kaleme aldığı başyazısını istifadenize sunuyoruz. Mübarek “üç aylar”dan Şâbân-i şerîf içindeyiz; Ramazan’a az kaldı. Hem onbir ayın sultanı ve mü’minlerin sebeb-i gufrânı Ramazan’ın heyecanı içimize düştü, hem de “Berat gecesi”nin telaşı gönlümüzü kapladı.Şaban ayı, Resûlullah (sas.) hazretlerinin ayıdır; Efendimiz bu ayda; geceleri sabahlara kadar ibadet ederdi; çok oruç tutardı. Hz. Âişe validemiz (ra.) sebebini sorunca buyurmuş ki;“Ya Âişe! Bu, melekü’l-mevte (Azrail) o sene içinde vefat edeceklerin isimlerinin yazdırıldığı aydır. Ben de ismimin ancak oruçlu iken kaydedilmesini seviyor ve istiyorum.” Ashâb-ı kirâm ve geçmiş evliyâullah büyüklerimiz bu ayda çok oruç tutar, çok Kur’ân-ı Kerîm okurlar, Peygamber Efendimize çok salavat getirirler, af ve mağrifet olunmak için onu tevessül edinirlerdi; zenginler zekâtlarını bu ayda fakirlere verip, onların Ramazan orucu için kuvvetlenmelerini düşünürler, valiler durumu şeran müsait mahkûmları hapisten azat ederler, tüccarlar borçlarını alacaklılarına öder, hesaplarını kapatırlar; çoğu Ramazan hilalini görünce de gusül abdestini alıp itikâfa girerlerdi.Leyle-i Berâet, Berat gecesi, Şaban ayının en mühim gecesidir; yılın da en mübarek, en dikkat edilecek, ihya olunacak gecelerinden biridir, meleklerin bayramıdır; bu gece yeryüzüne çok rahmet, bereket ve hayır iner; çok mü’minler af ve mağrifet olunur; ancak şirke bulaşanlar, birbirlerine kin tutanlar, dostlar ve akraba ile ilgiyi kesenler, sihir yapanlar, kâhinler, ayyaşlar, faizciler, namusunu satanlar hariç!Berat gecesinde eceller, rızıklar, hacca gidecekler, ölecekler, saidler, şakiler, senenin mühim olayları yazılır, tesbit olunur, kesinleşir; kimi Allah’ın rahmetine erer, kimi mahrum kalır; kimi mükâfatlandırılır, kimi cezalanır; nicesinin kefeni hazırlanmıştır, o çarşıda alış verişte; kiminin kabri kesinleşmiştir, o gafilce eğlencede; nice gülen vardır, eceli yakın; nice bina vardır, sahibi toprağa girecek; nice cennet uman vardır, cehennemde yanacak; nice sevap uman vardır, ikaba uğrayacak; nice kâr bekleyen vardır, zarara çarpılacak...Berat gecesi müthiş bir gecedir; Hasan-ı Basrî hazretleri bu gecede evinden çıkmıştı, yüzü sapsarı; sanki kabre konulmuş da kalkmış... Sebebini sordular bu korku, hüzün ve kederin, buyurdu ki“Vallahi gemisi parçalanmış bir kimse benden daha fena durumda değildir; çünkü işlediğim günahlarımı kesinlikle biliyorum ama iyiliklerimin kabul olduğundan şüphedeyim, acaba hâlim ne olacak diye telaştayım...”Sevgili kardeşlerim, bu mühim gece için öncelerden hazırlanın, oruçlar tutun, zekâtlar, sadakalar verin, salât u selâmlar getirin, çok zikir yapın, tevbe edin, Kur’an okuyun, nafile namaz kılın, sıla-i rahîm yapın, ağlayın, dua edin, Mevlaya yalvarın da sizi, bizi mağfiret eylesin, adımızı “Dîvân-ı Süedâ”ya kayıt buyursun, bahtımızı güzel kılsın, rızkımızı bol versin, nusretiyle bizleri ve mücahid kullarını takviye etsin, zaferlere erdirsin; fütûhât ve füzyûzata mazhar kılsın, başımızdan musibetleri, belaları, cezaları, kötülükleri uzaklaştırsın, bizleri iki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin!Yoksa bu âlemin hayhuyu bitecek gibi değil; dünya boş ve fânî; baki ve ebedî olan âhiret! Allah cümle ümmet-i Muhammed’i nevm-i gafletten ikaz buyursun, hakkı görüp ona uymayı, batılı sezip ondan korunmayı, âhirete iyi ve tam hazırlanmayı nasip ve müyesser eylesin!
AKRA FM

14 Ağustos 2008

KADININ TOPLUMDAKİ YERİ

KADIN tarihin her evresinde Kadın olarak tanımlanmış,Kadın anadır.Kadın aileyi oluşturur.Kadınlara hep bir takım özellikler verilerek görevler biçilmiştir.Bu görevler aile tarafından benimsetilmiş.(Kız çocukları hep bebeklerle,erkek çocukları araba,silah vs. oyunlar oynar)veya “her hangi bir şeyde sen kızsın otur,o erkektir yapar” gibi sözlerle kız çocukları geri plana itilmiştir.Kadın kırılgan ve narin olma sebebiyle muhtaç durumdadır.Aileye bağımlıdır.Babalarının veya ağabeylerinin sözünden çıkmazlar.Evlendiğinde ise rol eşine verilmiştir.Söz sahibi olamayan kadın kendini ifade edemez ve kendine güvenemediği içinde pasifleşir.Evde kadın,tarlada kadın,iş alanında kadın,sosyal hayatta kadın.Yani yaşamın temelini oluşturan kadın her yerde.Kadın sevilir,kadın şiddete uğrar,terör cinayetlerine kurban gider.Kadın bedel öder,kadın berdel olur.Peki! KADIN sizce nedir?Yoksa,Duygu ASENA’nın kitabına konu olan Kadının adı mı yok!...
Kadın tarihler boyu var olma savaşı vermiş ve haklarını almaya çalışmıştır..Birleşmiş Milletlerin araştırmalarına göre; üretimin % 66’sı kadınların gerçekleştirdiğini, buna karşılık gelirden %10 pay aldığını ve kadınların mal varlığının ise sadece % 1’ine sahip olduğu tespit edildiği belirtilmiştir.Ayrıca; Uluslararası Af Örgütü’nün 2004’te hazırladığı rapora göre kadınların erkeklere göre %20,% 50 daha az maaş alıyormuş.
Ülkemizde kadınlar Ulu Önder ATATÜRK’ün öncülüğünde aydınlanma hareketiyle diğer dünya ülke kadınlarından çok önce haklarına kavuşmuş ve yaşamın her alanında etkin olmaya başlamıştır.Bu aydınlanma hareketiyle başlayan Kadın hakları bu gün ne durumdadır? Baktığımızda kadını her alanda görürüz ama karar mekanizmalarında yeterli sayıdamıdır? Devlet İstatistik Enstitüsü’nün verilerine göre Türkiye’de çalışabilir durumdaki kadınların %25’inin işgücüne katıldığı belirtilmiş ve istihdam edilen toplam 5712 kadının % 71.4’ünün kayıt dışı olarak faaliyet gösterdiği belirtilmiştir.Birleşmiş Milletlerin kalkınma raporunda Türkiye de okuma yazma bilmeyen kadın nüfusunun ise 5.5.milyon civarında olduğu belirtilmiştir.Türk kadınının okuma yazma oranının artmasıyla bilinçlenerek kültür seviyesi yükselir.Kadın bu aşamadan sonra ülkenin gelişmesinde büyük rol oynar.Bir toplumu ayakta tutan ve yaşamın en önemli vazgeçilmez unsuru olan kadın bilimden siyasete,eğimden sanat ve ticarete kadar var olabilmelidir. Kadınlar üretici ve yaratıcı çalışmalarla ev dışında da kendini göstermiştir.Ülkemizde kadın hakları alanında ulaştığı seviye yüksek olsa da Kadınlar siyaset ve karar alma mekanizmaların da istenilen düzeyde değildir.Ülkemizde siyasette kadın oranına baktığımızda çok düşük seviyelerde hatta Hindistan, Nijerya, Ürdün gibi ülkelerinden bile altında olduğunu görürüz. Ülkemizde %4.4.tür.Oysa bu oran İsveç’te %52,İspanya’ da %50,Finlandiya’da %47,Almanya!da %46,Norveç’te% 44.Bu tablo ülkelerinde ,kadının karar verici mekanizmalarda çok olduğunu gösteriyor.Kadının siyasete katılımı kotalarla, belirlense de kültürel,ekonomik ve sosyal koşullar kadının siyaset yapmasını engellemektedir.Oysa oransal olarak bizim ülkemizde %4.4 tür.Partilerin kadın kotaları;CHP % 25,DYP %10,ANAP % 33,SHP &33 olsa da bu kağıt üzerinde kalmaktadır.Kadın adaylar seçilmeyecek sıra ve yerlerden aday gösterilmektedir.Kadının siyasetteki yerini ve etkinliğini azaltmaktadır. Her ne kadar Başbakan Tayyip ERDOĞAN örgüt seçimlerinde yönetimlerin %30’nun kadınlardan oluşmasına özen gösterse de AKP’nin tüzüğünde bu yönde bir hüküm bulunmamaktadır.Siyasi partiler kadın kotasını uyguladıklarını söyleseler de kadınlar listelerin seçilemeyecek yerlerinde yer alıyor. Ya da kendini kanıtlayan her bayanın aramızda yeri vardır” gibi geçerliliği olmayan sözle kadınları birbirleriyle karşı karşıya getirmektedir. Erkeklerin siyasetteki hakimiyeti nedeniyle kadınlar siyasette zorlanıyor ve erkek kurallarına göre siyaset yapmak zorunda kalıyor.Evet yeryüzünde erkek ve kadın ayrı yaratılmış olsalar da her iki cinsin birbirine destek olduğu sürece yaşam devam eder.Erkek erkektir,kadın kadındır denilse de kadın bir toplumun vazgeçilmezidir.Kadın sadece cinsel obje ve evin iş yapanı olarak görülmemelidir.Yaşamın her alanında etkin olabilmesi için var olan eksiklikler yasalar çerçevesinde çözümlenmeli ve hukuki düzenlemeler bir an evvel yapılmalıdır.Ülkemizde cinsiyet ayrımcılığın sona ermesi ve kadının toplumdaki statüsünün gelişmiş ülkeler seviyesine ulaşması için sadece yasal düzenlemeler yeterli olmayacağından toplumsal bilincin oluşturulması gerekir.Bu da kız çocuklarının eğitilmesine yönelik kampanyalarla ve sivil toplumun yürüttüğü toplumu bilinçlendirme çalışmalarıyla orta ve uzun vadede gerçekleştirilerek topluma benimsetilebilir.Ayrıca,siyasette kadın sayısının artması,kadınların kendi yaşamlarını ilgilendiren politikalar üzerinde söz sahibi olabilmeleri için öncelikle seçim ve siyasi partiler kanununda yasal düzenlemeler yapılarak kota sistemi hayata geçirilmelidir. Ülkelerin gelişmişlik seviyesi ancak “kadın,erkek” eşitliğiyle ölçülür.Bu nedenle; Kadın, kamu alanında, parlamentoda, yerel yönetimlerde ve siyasi partilerin her bir biriminde etkin hale getirilmelidir.

Nermin AYDINLI

Son 7 Gün Sayfa Görünümü