Bu Blogda Ara

28 Aralık 2010

DUYDUK DUYMADIK DEMEYİN…

DUYDUK DUYMADIK DEMEYİN…
Polis, e.devlet ödülü aldı.

etanik@egm.gov.tr

Bu söz kulağımıza çok da yabancı gelmez… Hani çocukluğumuzda, her hangi bir şeyi çevremizdekilere duyurmak için avazımızın çıktığı kadar “duyduk duymadık demeyin” diye bağırmaz mıydık? Tabi’i ki bağırırdık… Aslında bu söz; padişah fermanının halka duyurulması sırasında şu şekilde, “DUYDUK DUYMADIK DEMEYİN,PADİŞAHIMIZIN FERMANI” diye söylenirmiş…Yani her kesin duyması sağlanırmış…

Evet, bende duyduk duymadık demeyin diyorum. Neden mi? Çünkü, Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) ve Türkiye Bilişim Vakfı (TBV) tarafından bu yıl 8. si düzenlenen e-devlet uygulamalarının ödülü, Emniyet Genel Müdürlüğünün Araç ve Sürücü Bilgi Sistemi (ASBİS) projesi, 20 Aralık 2010 günü Türkiye Büyük Millet Meclis’inde yapılan oylamayla, kamudan vatandaşa e-hizmet kategorisinde birinci seçilerek en büyük “ e-devlet ödülü “ne layık görülmüştür. Bunu her kes duymalı, bilmeli…

Araç Tescil ve Sürücü Belgesi İşlemlerinin elektronik ortamda online olarak yapılması projesi, Trafik Hizmetleri Başkanlığı ile Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığının ortak çalışmaları neticesinde, 01.5.2010 tarihinden itibaren uygulamaya geçirilmiştir. Bu uygulamaya göre noterden satış işlemi tamamlanan aracın tescil belgesi 3 iş günü içerisinde ikamet adresine gönderilebildiği gibi, talebi halinde en yakın trafik tescil kuruluşundan elden de teslim edilebilmektedir.

E-devlet verimliliği artırmak ve çağdaş olmanın gereği olarak ortaya çıkmıştır. e-devlet kavramı çağdaş toplumlarda devlet ve birey ilişkilerinde, devletin vatandaşlara karşı yerine getirmekle yükümlü olduğu görev ve hizmetler ile vatandaşların devlete karşı olan görev ve hizmetlerinin karşılıklı olarak elektronik iletişim ve işlem ortamlarında kesintisiz olarak sağlanmasıdır.

Çağımızdaki bu gelişmeleri yakından takip eden Emniyet Teşkilatının e- kurum olarak bir çok projesi mevcut olup, e-devlet ödülüne layık görülen ASBİS projesi sadece bunlardan birisidir… Kamudan vatandaşa hizmet kategorisinde; e-kurum olarak, e-pasaport projesi de 1.6.2010 tarihinden itibaren uygulamaya geçirilerek tanzim edilen pasaportlar 3 gün içerisinde müracaat sahibinin belirtmiş olduğu adreste kendisine teslim edilmektedir.

Sonuç olarak diyorum ki; polisin vatandaşa vermiş olduğu bu hizmetlerden, polisin bu donanımından, bilgisinden, uzmanlığından, neden hiç bahsedilmez?. Hani TV kanallarında defalarca hep duyarız ya, polis şunu copladı, bunu yakaladı, şunun evini yıktı, şüpheliyi vurdu, yine polis göstericilere engel oldu vb…Bu sözleri gazetelerde de okuruz. Ama polis hep susar, susar, sabreder … Neden mi? Kim ne derse desin polis yinede vatandaşa hizmet için var olduğunu bilir. Bazen haksız yere eleştiri çığırtkanlığı yapanlar, birazda polisin yapmış olduğu bu başarılı hizmetlerinden bahsetseler olmaz mı? Olmaz! Olur mu hiç? Reyting düşer…

Fakat ben yazımı ”Duyduk duymadık demeyin! POLİS; e- devlet ödülüne layık görüldü” diye bitiriyorum…27.12.2010

Elveda TANIK

24 Aralık 2010

ÇALIŞTAY

Sonunda bu da oldu. Evet evet yıllardır dökülen kanların nedeni ortaya çıktı. Diyarbakır’da yapılan Demokratik Özerklik Çalıştayı Kürdistan rezaletini ortaya koydu.

Yapılan bu çalıştayda;

a-Kürt sorununun çözümü için en önemli proje demokratik özerkliktir. Hedefimiz, demokratik özerk Kürdistan’ın inşasıdır. Demokratik Özerk Kürdistan Toplum Kongresi, Demokratik Türkiye Cumhuriyeti Parlamentosuna kendi temsilcilerini göndererek “Ortak Vatan” politikalarına dahil olur.

Dikkat edilecek husus;

“Türkiye Cumhuriyeti’nin adı “Demokratik Türkiye Cumhuriyeti” olacak. Ve Türkiye, Türk-Kürt ortak vatanı olacak”!!!


b-Demokratik Özerk Kürdistan, kendini temsil eden özgün bayrak ve sembollere sahiptir.

c-Türkiye ve Kürdistan’ı ortak vatan olarak görmekteyiz. Yeni Demokratik Özerklik hukuku, yeni Türkiye Cumhuriyeti anayasası ve AB hukuku tarafından tanınarak yasallığı sağlanmalıdır.

Bölücülük devam ediyor;

d-Öz savunma örgütlü topluma dayanır. Varlığını korumanın olmazsa olmazıdır. Kürtler işgalci ve istilacı güçlerin saldırısından günümüze kadar her türlü işgal ve saldırılara karşı varlığını korumak için öz savunma içinde olmuştur. Şehir, kasaba, mahalle ve köylerinde yaşayan tüm halklar faşist, gerici ve soykırımcı (dedikleri; Türk Ordusu ve Türk polisi oluyor)saldırılara karşı bilinçli ve duyarlı olmalı, toplumsal direnişi ifade etmelidir.

e-Kürtçe’nin kamusal alanda kullanımı sağlanmalı, Kürdistan’ın resmi dili Kürtçe ve Türkçe olmalı. Hizmet dili Kürtçe olmalı. Bölgede ki ekonomik kaynaklar kurulacak olan Kürdistan devleti tarafından kontrol edilmeli vs.vs.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bir yurttaşı olarak böyle rezalet görmedim. Ülke içinde bir ülke kurulmasının konuşulması demokratikleşmek ise ben demokrat olmak istemiyorum. Bağımsızlık uğruna bu güne kadar dökülen kanların hesabını kimler verecek!
Bu cennet vatanımızın birlik ve beraberliğini istemeyen Atatürk’ün bizlere emanet ettiği laik Türkiye Cumhuriyetinin yıkılması için elinden geleni yapan iç ve dış nifaklar son kozlarını oynamak için arenadalar. Sözüm ona kendini yazar çizer olarak niteleyenler TV. Kanallarında boy gösteriyorlar.



Kanıma dokunuyor kanıma!


Açılım ve Demokratikleşme adı altında her şey allak pullak edildi. Bir sevda peşinde koşanlar Türk ulusu ile oynuyor. Milletin meclisinde, Türk milletinin paralarıyla meydan okurcasına konuşuyorlar. Parçala, böl, yönet bermuda şeytan üçgenini uyguluyorlar. Neymiş efendim sadece düşünülmüş ve tartışılmış. Nasıl bir düşünceymiş bunlar da zafer kazanmış edasıyla açıklamalar yapılıyor. İşsizlik, yoksulluk ve ülkenin bütün sorunları çözülmüş, halkın refah seviyesi yükselmiş de, tek sorunumuz olan kürt sorununu konuşur hale gelmişiz.
Toplumsal mutabakat diye toplumu germeye hiç kimsenin hakkı yok.

Yazık çok yazık!

Bu güne kadar Türkiye Cumhuriyetinin her bir vatandaşı eşit haklara sahip olmadı mı? Yok siz Kürtsünüz de bu haklardan yararlanamazsınız mı dendi? Benim Anadolu’ma, kasabama, köyüme hizmet edildi de, doğu ve güneydoğuya mı hizmet götürülmedi? Kürt vatandaşlar aç, susuz, eğitimsiz deniyor. Peki! Yoksulluk içinde kıvranan bu devlete vergisini ödeyen diğer vatandaşlar ne yapsın?

Yeter artık!


Bu sinsi oyunlarınız ile şehit kanlarıyla sulanmış bu toprakları parçalamaya, Türkiye Cumhuriyetini bölmeye gücünüz yetmeyecektir…

“Bu memleket dünyanın beklemediği, asla umut etmediği ayrıcalıklı bir var oluşa sahne oldu. Bu sahne en az 7 bin senelik bir Türk beşiğidir. Beşik doğanın rüzgarıy’la sallandı; beşiğin içindeki çocuk doğanın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk doğanın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu sonra onlara alıştı; Onların oğlu oldu. Bir gün o doğa çocuğu, Doğa oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu... Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.” M.Kemal ATATÜRK
23.12.2010

Nermin AYDINLI

7 Aralık 2010

TOPLUM OLARAK NEREYE GİDİYORUZ

Günler günleri kovalarken bir oyana, bir buyana savrulan vatandaşın ülkemizde olanlardan haberi bile yok. Geçim derdine düşen yoksul halkı ise hiç mi hiç düşünen yok. Devlet erkanı ise kendi halinde, açıklamalar ise çelişki dolu. Biri “emeklinin satın alma gücü arttı” diğeri ise “emekliler açlık ve yoksulluk sınırı altında” olduğunu söylüyor. Kime inanalım, kime dert yanalım. Ah ile vah ile ömrümüzü mü geçirelim. Yoksa peri masallarında olduğu gibi hayal dünyasında mı yaşayalım…

Seçimler yaklaşırken siyasi arenada hızlı gelgitler yaşanmaya başladı. Demokrasi, ifade özgürlüğü, düşünce hürriyeti çağdaşlık olduğu söylense de uygulama kişilere göre değişiyor. Sen ondansın, sen bundansın, bana karşı isen suçlusun anlayışı ne yazık ki almış başını gidiyor.

Vatandaş kendi derdiyle uğraşırken politikanın sadece kendisine verilen patates, soğan vs. yardımlar olduğunu düşünmesi normal değil mi sizce? Sandıklara halkın iradesi mi yansıyor acaba? işsiz, çocuğuna haçlık veremeyen, evine bir lokma ekmek götüremeyen anne, babadan kimin haberi var sorarım size...

Dünyayı sarsan WikiLeaks belgeleri hiç etkilemedi bile!!!

18.Milli Eğitim şurasında “Andımız” ve İstiklal Marşı’nın okunması zorunlu olmaktan çıkarılmasında ki amacı soranımız var mı?

Kıbrıs’ta neler oluyor, Ülkemizde demokratikleşme adı altında yapılan pazarlıklar, Türk Hava Sahamızın daraltılması, Sağlık ve eğitimde olan sorunlar, Tarım, Hayvancılık, Sanayi, Ekonomi vs.vs.sanırım hiç biri bizi ilgilendirmiyor ne dersiniz?

TOPLUM OLARAK NEREYE GİDİYORUZ? Diye soranımız varmı???



07.12.2010

Nermin AYDINLI

1 Aralık 2010

ÖN YARGILI MI OLMALI
Elveda TANIK

etanik@egm.gov.tr 25.11.2010

Ön yargı aslında bir tutumdur. Ön yargıya dayalı tutumlar ise hoşnutsuzluk, korku, kin ve nefret gibi katı duyguları içerir. Aslına bakarsak bu duygu belli bir oranda hepimizde olabilir. Ama olmamalıdır. Ön yargı, hem kendimize hem de çevremizdekilere zarar veren bir duygudur, tutumdur. Ön yargı yanlış kararlar verdirebilir…

Her nedense; hiç kimse kendisinin ön yargılı olduğunu kabul etmez, fakat karşısındaki kişiyi tanımadan onu hakkında peşinen hüküm verebilir. Bu ön yargı değil mi? Evet, ön yargı. Bezende hak etmediğimiz bir davranışla karşılaştığımızda beni tanımadan, işin aslını astarını anlamadan beni yargıladı deriz. Hayatımızda, kin, nefret, hoşgörüsüzlük gibi duygu ve tutum yerine, koşulsuz sevgi, hoşgörü ve şefkat olsa daha iyi olmaz mı? Kesinlikle daha iyi olur. Katıldığım bir seminerde paylaşılan ve beni çok etkileyen, beğenileceğini düşündüğüm “ ÇOK ÖZEL BİR HİKÂYE “ isimli yazıyı ben de paylaşmak istedim.

Hikâye şöyle;

“Kendini bildi bileli mor menekşeyi çok severdi. Çocukluğunun geçtiği iki katlı evin bahçesinde bahar geldiğinde mor, mor açar, mis gibi kokarlardı. Annesi, menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi.

“ Menekşeler, gölgeyi sever kızım!...” derdi.

Oysa öğretmeni. Bitkilerin güneş ışınları ile fotosentez yaptığını anlatmıştı ona… Bitkiler güneş ışığına muhtaçtı. Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi; “Her bitki güneşi severken, onlar neden gölgeyi tercih ediyorlar? Diye düşündü durdu Hande… Küçük, ufacık aklı ile aslında menekşelerin diğer çiçeklerden farklı olduğunu keşfetmişti. İşte belki de menekşeler, bu yüzden bu kadar güzeldi. Her kesten farklı olursan, bu hayatta değerli olursun kanaatine varmıştı. Daha o yıllarda farklı olmak için gayret etmeye başladı. İlk olarak, okulda kimsenin yanına oturmak istemediği Hacer’in yanına oturmak istediğini öğretmenine söylemesiyle başladı, farklılıklarla süren hayatı… Hacer bile şaşırmış, şaşkın şaşkın bakıyordu onun yüzüne. Hacer çok dağınık, biraz anlama zorlukları olan problemli bir ailenin kızı idi. Hande ise Mühendis Kemal Beyin biricik kızı… Öğretmen, daha sonra bir tatsızlık çıkmasın diye pek oturtmak istemedi, Hacer’ in yanına Hande’ yi …Bu yüzden kendisiyle konuşmak için Hande’nin annesini okula davet etti.

Annesi eve geldiklerinde Hande’ye sordu:

“Hacer’in yanına neden oturmak istiyorsun, yavrum?”

Hande cevap verdi:

“Geçen baharda menekşeler ekiyorduk hani anne, o gün sen bana menekşeler güneşi sevmez demiştin, oysa her bitki güneşi sever. Menekşeler farklı, beklide bu yüzden bu kadar güzeller… Hacer’in yanına kimse oturmak istemiyor. Ben farklı olmak istiyorum. Belki Hacer de güzeldir, onu fark etmek istiyorum!.".. dedi

Annesinin ağzı açık kalmıştı. İlkokul dördüncü sınıf öğrencisi kızının bu olgunluğuna hayran kalarak:

“ Peki kızım, kimin yanında istersen oturabilirsin!..” diyebildi sadece…

Pazartesi günü hande, hacer’in yanında oturmaya başladı. Hem Hande tedirgindi, hem de Hacer… Birbirleri ile hiç konuşmuyorlardı. Diğer kızlar da soğumuştu, Hande’den. Nasıl Hacer gibi dağınık, bir şeyi, iki kere anlatmadan anlamayan, fakir bir kızın yanına oturmayı istemişti, hala kabullenemiyorlardı. En çok alınan Doktor Cemal Bey’in kızı Esin’di. Anne-babaları her hafta sonu görüşüyorlar, Hande ve Esin birlikte oynuyorlardı. Hande, nasıl olur da kendi yerine Hacer’i seçerdi. Gururu çok kırılmıştı, Esin’in. Hande ile konuşmuyordu. Birgün Hande ve âilesi, Esin’lerle dağ köylerinden birinde gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler. Hande gene Esin’in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu. İçin için de Hacer’e kızmaya başlamıştı arkadaşları ile arasının bozulmasına sebep olduğu için… Neden bu kadar dağınıktı, neden her şeyi iki kerede anlıyordu? Yoksa aptal mıydı? Sonra menekşeleri hatırladı, hemen düşüncelerinden utandı. Hacer farklı diye yargılamaması gerekiyordu. Hacer’in kimsenin bilmediği güzelliklerini keşfedecekti. Buna tüm gücü ile inandı. Panayıra gittiklerinde Esin somurtarak karşısında oturuyordu, Hande ile konuşmuyordu.

Hande canı sıkıldığından biraz dolaşmak için annesinden izin aldı. Köy yolunda yürümeye başladı. Hava iyice soğumuş ve ayaz iyice artmıştı., kar atıştırmaya başlamıştı. Hande karı çok seviyordu, yürüdü, yürüdü. Köye gelmişti. Bir evin önünde durdu. Evin penceresindeki saksıya gözü ilişti. Gözlerine inanamıyordu, bunlar mor menekşelerdi. Ama kıştı ve menekşeler soğuğu hiç sevmezlerdi. Eve doğru bir adım attı. Kapıda beliren gölgeyi çok sonra fark etti, bu Hacer’di. Hande’ye gülümsüyordu.

“ Hoş geldin Hande buyurmaz mısın?” diye mırıldandı Hacer…

Hande, biraz ürkek, şaşkınlıkla kapıya doğru ilerledi ve içeri girdi. Oda sıcaktı odun sobası her yere ısıtmıştı.

“ Menekşeler…” diyebildi sadece Hande… “Bu soğukta?”

“ Onlar annem için, annem onları çık sever:”

Sonra yatakta yatan kadını fark etti Hade.

“ Annen hasta mı?” diye sordu.

“ Evet, iki sene önce felç oldu, ona ben bakıyorum. Bizim kimsemiz yok, bir tek ineğimiz var, onunla geçiniyoruz. Ama tüm işler bana baktığı için derslere çalışacak pek vaktim olmuyor!..” dedi. Hacer utanarak… “Bir de bizim köyden şehre açar yok. Bu yolu her gün yürüyorum, o yüzden de çok yorgun okula geliyorum. Dersleri anlamakta güçlük çekiyorum.”

Hande’nin gözleri dolmuştu. Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi. Annesi onu arıyordu. Çok merak etmiş olmalıydı. Dışarıya koştu ve annesine sarıldı, ağılıyordu. Bir müddet sonra:

“ Anne, bu Hacer!..” diye tanıştırdı sıra arkadaşını…

Hacer’in yaptığı sıcak çorbadan içtiler birlikte. Hande annesine anlattı Hacer’in hayatını, ağlayarak:

“ Bir şeyler yapalım anne!” dedi. Hacer’e duyurmamaya çalışarak…

O hafta annesi ve Hande, Hacerlere gidip annesi ve Hacer’i kendi evlerine taşıdılar. Hacer, artık Handelerden okula gidip geliyordu, he dağınıktı, ne de aptal. Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu. Seneler geçti. Hacer ve Hande bir arkadaş değil, iki kız kardeştiler artık…

Mor menekşeler, Hande’ye Hacer’i armağan etmişti. Hacer’e ise hem Hande’yi, hem hayatı… Seneler sonra ikisi de evlendi.

Hacer şimdi bir doktor… Hande’den vicdanın ne kadar önemli olduğunu öğrendi, hastalarına vicdanıyla birlikte şifa dağıtıyor. Hande ise bir öğretmen… Çocuklara farklı olan şeyleri sevmeyi de öğretiyor. Bir kızı var. Adı Hacer Menekşe. Hayatta en çok sevdiği iki şeye, birini daha ekledi Hande.”

Lütfen sevginize önyargı koymayın. Her şey sevinceye kadar farklıdır, sevdikten sonra ise, sevginin dili aynıdır.



Sonuç olarak; ön yargılı davranmanın ne kadar yanlış bir tutum ve davranış olduğunu bu hikâye çok güzel açıklıyor. Tek doğru, bizim bildiğimiz olmamalı, yanılabileceğimizi de unutmamalıyız… Ön yargılı davranışta bulunup da telafisi mümkün olmayan olumsuzluklara sebebiyet verdiğimizde, hayatımız boyunca söyleyeceğimiz o keşkeler hiçbir şeyi değiştirmeyecektir, yapılan yanlışı beklide hiç düzeltemeyecektir. Yazımı, Albert Einstein’ın Önyargı için söylemiş olduğu güzel bir söz ile bitirmek istiyorum…25.11.2010

“ Önyargıyı Yıkmak Atomu Parçalamaktan Zordur.”

Elveda TANIK

Eklenme Tarihi :26 Kasım 2010 Cuma | Okunma :34

13 Kasım 2010

UYUŞTURUCU İLE MÜCADELENİN YOLU VE TEDAVİ MERKEZLERİ…

UYUŞTURUCU İLE MÜCADELENİN YOLU
VE TEDAVİ MERKEZLERİ…

Elveda TANIK
etanik@egm.gov.tr

Belirli dozda alındığında; kişinin sinir sistemi üzerinde etki ederek, akli, fiziki ve psikolojik dengesini bozan, fert ve toplum içerisinde iktisadi ve sosyal çöküntü meydana getiren, alışkanlık ve bağımlılık yapan, kanunların kullanılmasını, bulundurulmasını ve satışını yasakladığı uyuşturucu maddelerin sınıflandırılması ile bu maddelerin kişi ve toplum üzerinde yapmış olduğu hasarları daha önce ki yazılarımda anlatmaya çalışmıştım.
Şimdi ise; kişiyi hayattan kopartarak kendisine bağımlı, esir yapan, kişi ve toplum üzerinde (TERÖR, ÇEŞİTLİ HASTALIKLAR, SUÇ ARTIŞI ve EKONOMİ) etkileri olan bu maddelerle mücadele ile bağımlı olup da bu illetten kurtulup tekrar yaşamın tüm güzelliklerine dönebilmeleri için başvurabilecekleri tedavi merkezleri hakkında bilgi paylaşımında bulunmak istedim.
Uyuşturucu ile mücadelenin yolu, yine her şeyde olduğu gibi eğitimdir. Evet, bütün kötülüklerin tedavisi, gerçek ve güvenilir bir eğitimle mümkündür…
Uyuşturucu ile mücadele önce ailede başlar. Hani hep deriz ya! Atalarımız boşa dememişler diye. Hani boşa söylemedikleri bu sözlerden birisi de, hepimizin bildiği “ Ağaç yaş iken eğilir.” Sözdür. Çocuklar mutlaka küçük yaşta eğitilmelidirler. O yaşlarda işlenmeye, her türlü bilgi ile donatılmaya elverişlidirler. Hani yaş ağaç gibi istenilen şekle girebilirler. O yaşlarda edinilen davranışlardan hayatları boyunca kolay kolay da vazgeçemezler. Büyüdükçe eğitilmeleri zorlaşır, kolay kolay eğitilemezler. Kuru ağaç gibidirler. Eğilmezler, biraz zorlarsan kırılırlar. Onlara yeni bir davranış kazandırmak hemen hemen imkânsızdır. Öyle Değil mi?Evet öyle!
Anne ve babalar çocuklarını terbiye ederlerken; onlarla iyi bir iletişim kurarak bunu sürdürmeli, çocuğunun hayatı ile ilgilenmeli, açık kurallar koyarak bunlara uymalarını sağlamak için tutarlı olup, uygun sonuçlar alana kadar çabalamalı, çocuğuna olumlu model olmalı, çocuğunun arkadaşlarını akıllıca seçmesini ve gerekli yerlerde hayır demesini öğretmeli, çocuğunun aktivitelerini izleyerek yetişmelerini sağlamalıdırlar. Yine anne ve babalar, çocuklarını eve geldiğinde öyle karşılamalılar ki; çocukları, dönebilecekleri en güzel yerin evi olduğunu hissetmeliler. Eğer bir çocuk, ona daima dostluk güler yüz ve anlayış gösteren bir çevrede yaşarsa, dünyanın içinde yaşanacak güzel bir yer olduğunu öğrenir.
Uyuşturucu kaçakçılığı bir insanlık suçudur. Uyuşturucu suçları ile mücadele sırasında uluslar arası iş birliği yapılması gerekir. Uyuşturucu madde kaçakçılığını motive eden etkenler arasında en kuvvetlilerden biri, üretim bölgeleri ile tüketim bölgeleri arasındaki uyuşturucu fiyatlarındaki önemli faktördür. Uyuşturucu madde fiyatları, üretim bölgelerinden, tüketim bölgelerine olan binlerce kilometrelik yolculuklarının sonunda katlanarak değer kazanmaktadır. Kolay ve bol kazanç elde etmek isteyen şahıs ve suç organizasyonları için cazip bir unsur olarak kabul edilmekte ve uyuşturucu madde kaçakçılığı faaliyetlerini körüklemektedir.
Bağımsızlığını yeni kazanan ülkelerde yaşanan siyasi ve ekonomik kaosun yanı sıra, bu ülkelerin bazılarında, idari yapının henüz tam olarak teşekkül etmemesi ve güvenlik güçlerinin uyuşturucu madde kaçakçılığını önlemeye yönelik olarak gerekli eğitim, araç-gereç ve donanımından mahrum olmaları belirgin bir zafiyeti ortaya çıkarmıştır.
Türkiye’de, bulunduğu coğrafi konum itibariyle direk veya dolaylı olarak uyuşturucu rotasına maruz kalmaktadır. Bu nedenle Türkiye, uluslar arası işbirliğine, ulusal personel faktörüne önem vererek uyuşturucu madde ile mücadelesini sürdürmektedir. Uyuşturucu madde ile mücadele bir Devlet politikasıdır.
Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişi hakkında, kullanılmak için uyuşturucu ve uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmaktan dolayı soruşturma başlatılmadan önce resmi makamlara başvurarak tedavi ettirilmesini isterse, TCK 192/4 maddesinde, cezaya hükmolunmaz denilmekte olup; madde bağımlılarının tedavi edilebileceği tedavi merkezlerini de,

AMATEM ( Alkol ve madde bağımlılığı tedavi, merkezi)
Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi
Ankara AMATEM
Gazi Üniversitesi Araştırma Hastanesi.
Manisa Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi.
Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi olarak sıralayabiliriz.

SONUÇ OLARAK; insanların dimağını, düşüncelerini yok eden, sağlıklı düşünme ve hayatı sekteye uğratan, kullanan kişinin kendisine, ailesine, çevresine, ülkesine ve insanlığa zararlı hale getiren her türlü madde bağımlılığına karşı mücadele etmek için, toplumun her kesiminin özellikle çocuk ve gençlerin madde bağımlılıklarının nedenlerini tespit ederek bu maddeleri ortadan kaldırmak ve madde bağımlılığına yönelmelerine mani olmak üzere madde kullanımına karşı eğitimler düzenlenmeli, toplumun her kesimi bu konuda bilinçlendirilmelidir. Bunun yanında, bu illetin ağına düşmüş, karanlıkta kalıp, nereye, nasıl gideceğini, yolunu bulamayan bu kişilerin yolunu aydınlatan küçücük de olsa bir ışık olup, onların hayata tekrar merhaba demeleri için ellerinden tutup tedavi olmalarına yardımcı olunmalıdır…Yazımı, eğitimin toplumlar için önemini anlatan veciz bir söz ile bitirmek istiyorum…

“Tahsil ve terbiyesi mükemmel olan bir toplumun idare edilmesi kolay, fakat esir edilmesi imkansızdır.”

Elveda TANIK
3.Sınıf Emniyet Müdürü

28 Ekim 2010

YANDIK Kİ NE YANDIK...

Ülkemiz terör belasıyla yıllardır şehitlerine ağladı ve ağlamaya da devam ediyor. İmralı’da yatan vatan haini artık Türkiye Cumhuriyeti ile pazarlık yapıyor. Kürt hakları, demokratikleşme, çağdaşlaşma derken bir takım şeyler hafızalarımızdan silinip gitmişken TV. Kanalının birinde ucube giyinişli ve geçmişiyle övünürcesine konuşan bir kişi bizlere tekrar hatırlatılıyor. Bu kişinin kim olduğunu Fadime Şahin ismi geçtiğinde hatırlamayanımız olmaz sanırım. Evet, bu kişi Müslüm GÜNDÜZ.
Ekran da o kadar rahat o kadar da keskin sözler sarfediyor ki.”Kemalizm’in sonunun geldiğini, bu rejimi yıkmak istediğini açıkça söyleyen benim için hiçbir değeri olmayan bu şahsın bu güvenceyi nereden aldığını sormadan edemeyeceğim??? “Rejim bizi yere vurdu. Ama bizde rejimi yıktık” diyor ve ne kadar acıdır ki hukuk tarafından hiçbir şey yapılamıyor. Nerede kaldı devletin anayasal güvencesi?
Hele hele programcıların meczup diyeceğim bu kişinin konuşmaları karşısında gülmelerine ne dersiniz? Türkiye Cumhuriyeti nerelere gelmiş.Vah vah!!!Vatandaş ise ne halde bilen yok. Duyarlı, aydın ve geleceğinden endişeli olanların çığlığını duyan yok.
Demokratikleşme eğer bu kelimelerde gizli ise yandık ki ne yandık!!!
Bu kişinin özel hayatı hiç kimseyi ilgilendirmez ama söyledikleri Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesi ilgilendirir. “Demokratik hakkını kullanıyor” diyenleriniz olacaktır ama maalesef ben rahat bir şekilde söylenenler karşısında gülemeyeceğim.
Affedersiniz ifade özgürlüğünü unutmuşum!!!
Sanki bir öncekiler ve yapılmak istenenler kapatılırcasına her gün gündeme yeni olaylar sunuluyor. Laikler ve anti laikler, Müslümanlar ve gayri müslimler, açıklar ve kapalılar, Türkler ve Kürtler vs.vs. şeklinde ayrıştırmak Türkiye Cumhuriyetini parçalamak ve bölmek değil de nedir?
Tabiî ki Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan herkes eşit olmalı, yurttaş anayasal güvence altında haklarını aramalıdır ama bu da vatan hainliğiyle karıştırılmamalıdır.
Lütfen kendimize gelelim her şey çok geç olmadan…



28.10.2010
Nermin AYDINLI

23 Ekim 2010

Başı açtırmak mı kapattırmak mı Laikliğe aykırı ?

Başı açtırmak mı kapattırmak mı Laikliğe aykırı ?

Yıl 2010 aylardan Ekim gündem de yine bildik bir konu var başörtüsü yasağı. Maalesef Türkiye'de yıllardır değişmeyen konulardan bir tanesi başörtüsü yasağı. Hani bazı insanlar memleketlerinden ayrıldıktan 20-30 sene sonra geldiklerinde memleketlerini tanıyamadıklarından çok değişmiş olduğundan bahsedeler. Öyle ya o zamanlar memleketlerinde bu kadar çok katlı bina yoktu, telefon yaygın değildi cep telefonu hiç yoktu, yollar genelde patika ve bakımsızdı, okuma yazma oranı bu kadar yüksek değildi, Türkiye uzaya (başkaları yapmış olsa da) uydu göndermemişti vb. Haliyle insanın acaba burası benim memleketim diye şüphe duyması normaldir. Bu durumda olan insanlar başörtüsü sorununun hala bıraktıkları gibi devam ettiğini görünce memleketlerine gelmiş olduklarından emin olabilirler.

Memlekette birileri çıkıyor başörtüsü siyasi simgedir diyor. İyi ama hangi siyasi partinin simgesi (!) Diğer partileri bir tarafa bırakalım. Bu ülkede kendini Cumhuriyetin ve Laikliğin en temel ve yegane koruyucusu olarak tanıtan parti bile çarşaflı kadınları partisine hem de törenle üye yapmadı mı? Aynı partinin genel başkanı bu sorunu biz çözeceğiz demedi mi? Laikliğin yegane koruyucusu parti bile başını siyasi nedenlerle değil (ki böyle bir nedenin geçmişte vardıysa bile bugün olmadığına inanıyorum) kendi tercihi nedeniyle kapatmak isteyen bayanların bir sorunu olduğu kabul etmiş ve bunu çözeceğini ilan ediyorsa Allah aşkına bu hangi partinin siyasi sembolüdür?

Siyasi sembol tutmadı o zaman Laiklik'den gidelim. Çünkü başını örtenlere karşı olanların olmazsa olmaz tezlerinden birisi başörtüsü serbestliğinin Laikliğe aykırı olduğu yönünde. Laiklik neyi ifade ediyor; toplum hayatı ile ilgili kurallar dini kurallara dayandırılamaz. Buradan hareketle şimdi şöyle bir uygulama ortaya çıksa ve dense ki "bundan sonra üniversitelere başı açık girmek yasaktır her bayan öğrenci başını kapatarak üniversiteye girmek zorundadır" o zaman bunun baştaki Laiklik tanımına aykırı olduğu söylenebilir. Ama buradaki konu mevcut olan (ya da olmayan) yasağın kaldırılarak dileyen öğrencilerin başını örterek de derse girmelerinin serbest bırakılmasıdır. Kimse burada şu dinin şu mezhebine göre bayanların başlarını örtmeleri gerekmektedir onun için herkes böyle yapacaktır diye bir şey söylediği de ima ettiği de yoktur. Dolayısıyla Laiklikle ilgili bir sorun olduğunu düşünmüyorum.

Siyasi partilerin samimane olarak  konuyu çözmelerinin gerekliliği ortadadır. Hangi parti olursa olsun çözüm noktasında samimi olması gerekmektedir. Özellikle ana muhalefet partisinin burada sergileyeceği tutum çok önemlidir. Doktorun önüne yaralı bir hasta getirildiğinde doktor tedaviye bir yerden başlamak durumundadır. Önce kanamalı yerlerin kanamasını durdurmaya çalışan doktora bir başkasının hayır doktor bey kanamayı durdurma bu hastanın nabzı da düşük, kırıkları da var, travma da geçiriyor diyebilir mi? Diyemez. Çünkü doktor tedaviye bir yerden başlamak durumundadır ve yaptığı bir tedavi diğer bölgeleri tedavi etmeyeceği anlamı taşımamaktadır. Dolayısıyla konu üniversitelerdeki başörtüsü sorununun çözümü iken yok efendim dokunulmazlıklar sorunu da var, YÖK sorunu da var gibi başka konuları öne sürüp asıl üzerinde konuşulan konuyu çözümsüzlüğe itmek samimilik değildir.

Başörtüsü konusunda ülkemizin biran önce çözüm bulması ve bu konunun sürekli ısıtılarak gündeme gelmesinin önüne geçilmelidir. Bulunacak çözümde içinde yaşadığımız çağa, insan hak ve hürriyetlerine, inanç özgürlüğüne uygun olmalıdır.

 

Samimi günler dilerim

İbrahim ALİN

ibrahimalin@gmail.com

21 Ekim 2010

TÜRBAN MI, BAŞÖRTÜSÜ MÜ!!!

Ülke gündemi Türbanla meşgul olurken, kamu kuruluşları değil, üniversiteden sonra ilköğretim de türbanla girmek isteyen öğrenciler ortaya çıktı. Acaba bunlar bilinçli bir şekilde mi yapılıyor veya yaptırılıyor?
Türban veya başörtüsü çözümü için turlar devam ederken, yasaları ve yargı kararlarını hiçe sayan YÖK başkanı bu işe çözümü buldu bile!!! Evet Anayasa ve hukuk kuralları sanırım bir kenara atılarak bundan sonra yapılacak bütün sınavlarda türbanlı girilebileceğinin açıklanması kafalarda soru işaretleri bırakmıyor mu?
Türban mı, Başörtüsü mü? Diye tartışıla dursun Anadolu kadını başını yaşmakla, salma yemeniyle, tülbentle vs. örtmeye devam ediyor. Başörtüsü Anadolu kadınının geleneksel örtüsüdür. Türban tesettür giyiminin moda tarzı değil midir? Anadolu kadınının örtüsü neden siyasete alet ediliyor? Özellikle kadınlar üzerinden neden siyaset yapılıyor? Ben bir kadın olarak bunu şiddetle kınıyor ve siyasilerin kendilerine gelmelerini istiyorum. Benim annemin, anneannemin, babaannemin başörtüsünden ellerini çekmeleri gerektiğini düşünüyorum. İnançlarımızı hiç kimse kapalı veya açık diye sorgulayamaz. Bu güne kadar dini vazifelerini yapmak isteyen hangi vatandaş engellendi? Kimlerin inançları sorgulandı. Bu gün bu yapılan provoke değil de nedir? Sorun haline getirilen türban aslında ülkenin gerçek sorunu mu? Bütün bunlar örgütlenme değil de nedir? Bu temel hak ve özgürlük olmayıp laikliğe aykırı değil mi? Özgürlük deyip, anayasal hakların ihlal edilmesi ülkede kargaşa ve kaos ve kutuplaşma yaratmaz mı?
İslam dininde başı kapatmak var mı yok mu? Bu konu üzerinde değişik yorumlar yapılmakta ve ortaya kesin bir açıklama getirilmemektedir. Bu nedenle de vatandaşın kafası işin ehli olan veya olmayan kişilerin açıklamalarıyla karışmaktadır. Esas olan Kur’an değil mi dir? Peki! Kur’an’da “kadınların başlarını örtmelerinin emredildiği” söylenen ayet, Nûr Suresi’nin 31. ayetidir.

Söz konusu ayette Allah, Peygambere hitaben şöyle diyor:
“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler…”(6).
Aslına bakılırsa Kur’an’da kadınların başlarını örtmeleri konusunda herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. . Ayette geçen “Başörtüsü” değil, sadece “Örtü”dür. Ancak nedense İslam âlimleri, ayette “Örtü” anlamında kullanılan “Humur” kelimesini, “Başörtüsü” olarak anlamışlar ve ona göre hüküm vermişlerdir. Gerçekte ayette bulunan ilgili cümlenin “Örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler” anlamına geleceği açıktır Bu konudaki düzenlemeler, tamamen müfessirlerin (Kur’an yorumcularının) ve fıkıhçıların (İslam hukukçularının) yorumlarına bağlıdır. Yani Kur’an’da örtünme konusunda düzenleme bulunmakla birlikte, kadınların başlarını örtmeleri konusunda herhangi bir hüküm yoktur ve bu konuda 1400 küsur yıldır var olduğu söylenen hüküm, bütünüyle İslam alimleri tarafından konulmuş hükümlerdir. Zaten başörtüsü gibi konularda çıkan tartışma ve çatışmalar da genelde bu gibi hükümlerden çıkmaktadır. Yani, Kur’an’da açıkça zikredilmemekle birlikte, daha çok İslam bilginlerinin anlayış, kavrayış ve algıları doğrultusunda ve Hz. Peygamber’den sonraki devirlerde konulan hükümlerdir.

Aslına bakılacak olursa, Kur’an’da ne bu ayette, ne de başka bir ayette “Başörtüsü” kavramı bulunmamaktadır. Sadece “Örtü” ve “Örtülecek yerler” den bahsedilmekte olup, kadınlar için örtülecek yerlerin, yani avret yerlerinin arasında “baş” ve “saçlar” bulunmamaktadır.

Her neyse okuma kültürü olmayan bir toplum olarak Kur’an’da Nûr Suresi’nin 31. ayetinde Allah, Peygambere hitaben şöyle diyor kısmından itibaren Ömer Sağlam hocamızın yazısından alıntıları sizlerle paylaşmak istedim.

Ülkemizin derdi açılmak veya kapanmak olmazsa olmazlarımızdan olmamalıdır. Ülke yoksullukla, terörle boğuşurken neden önümüze bu tür gündemler konulmaktadır. Bir toplum yoksul bırakıldıkça gerçek gündemden uzaklaşır. Ülke üzerinde hain emelleri olanların, rantçıların, çıkarcıların işleri kolaylaşır. Yetki alan siyasi otoritenin halkı germeye hakkı yoktur.Adalet siyasete alet edilemez.Demokratikleşiyoruz diye hukuk kuralları ihlal edilmeye başlanırsa sonumuzun ne olacağını varın siz düşünün!!!

Nermin AYDINLI
21.10.2010

16 Ekim 2010

BİTMEYEN SORUNLAR!!!

Uzun zamandır yazı yazmakta zorlanıyorum. Konu bulamadığımdan mı, yoksa yazı yazamadığımdan mı? Elbette değil. Ülkemizde hızla değişen bir gündem de konu bulmamak gündemden gündeme bizleri atlatanlara haksızlık olur diye düşünüyorum. Her neyse ülkemiz eksen kaymasına hızla ilerlerken, korku toplumunun oluştuğu umarım gözden kaçmıyordur. Özellikle seçim atmosferi yavaş yavaş siyasilerin suni gündemleri ekranlara yansıtılırken yurttaşın sorunları çığ olmaya devam etmektedir.
Referandumun galibinin Yoksulluk olduğunu belirtmiştim. Evet, yokluk ve yoksullukla mücadele yerine halkın ilgisinin başka yönlere çekilmesi sağlanmış ve bütçemizden milyonlar genel seçimlere harcanması gerekirken sadece birilerinin egosunu tatmin etmek için kullanılmıştır.
Türkiye’nin yüzde 90’ı açlık ve sefaletle boğuşurken zengin daha zengin, fakir ise daha fakirleşmiştir. Fakirleşen yurttaşlar kader deyip durumlarını kabullenmektedir. Devletin kendilerinden elini çektiği, kaderlerine terk edildiğini anlamasınlar diye dağıtılan yardımlarla gizlenmektedir. Yoksul ve yoksun bırakılan yurttaş geçim derdine düşmüş olduğundan yurttaşlık bilincini de kaybetmek üzeredir.
Eğitim ise allak pulsak. KPSS skandalı ve sınavlar vs.ise gençlerin geleceğini yok etmektedir. Sormak istiyorum, eğitimin yandaşlığı olur mu? Peki diğerleri bu ülkenin evladı değil mi?
Tarım ülkesi olan Türkiye tarımını, hayvancılığını bitirmiş dışardan ithal etmeye başlamıştır. Bu yoksullaşmak değil de nedir?
Türban ile kapanmaya çalışılan demokratik açılım, yani doğu ve güneydoğuda özerklik tartışması ve İmralı da yatan malum şahısın pervasızca istekleri ve açıklamaları nedense medyada teğet geçilmeye başlandı.
HSYK’da toplu istifalar akıla yargı sistemine de neşter vurulduğunu göstermiyor mu? Yandaş medya kelimesinden sonra yandaş yargı mı oluşturulmaya çalışılıyor? Bir ülkede, bütün haklar herkese eşit düzeyde uygulanmıyorsa, o ülkede kaos olur ve yönetime güvensizlik oluşur.
Yani; sosyal devlet aynı zamanda hukuk devletidir. Adaletli bir hukuk düzeni sosyal devletin temel görevidir. Sosyal devlette insan vatandaşlık hukuku ile güvence altındadır. Acaba bugün bu yapı sarsılıyor mu?
Evet, daha vs.vs.vs.diye sıralanacak bitmeyen sorunlarımızın altından ve ülkemiz üzerinde oynanan kirli oyunlardan ancak; ATATÜRK İLKELERİNE BAĞLI KALMAK, ONUN VE KAHRAMAN TÜRK EVLATLARININ BİZE EMANET ETTİĞİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNE SAHİP ÇIKMAKLA MÜMKÜNDÜR.

12.10.2010
Nermin AYDINLI

4 Ekim 2010

Bilmek mi daha önemli yoksa dinlenilmek (ya da anlatabilmek) mi?

Bilmek mi daha önemli yoksa dinlenilmek (ya da anlatabilmek) mi?

Bu sıralar aklımda başka konular vardı yazmak için ancak yakın geçmişte ve gün içinde yaşadığım bir olay beni bu yazıyı yazmaya yöneltti. Bu yazıyı yazmama neden olan bugünkü olayı sizlere aktarabilirsem bu başlığı neden attığımı zannederim anlatabilmiş olurum.

Çalıştığım firmada firma sahipleri sürekli olarak müşteri bulmak için yurtdışına gezi programları düzenlemenin gerektiğini düşünüyorlardı. Hatta işe başladığım ilk gün bazı ülkeler için gezi programı yapmam bile istendi. Ben de altyapısı oluşmadan gezi yapmanın firmaya çok getirisi olmayacağını söylüyordum. Ancak benim yaklaşım tarzım sanki yurtdışına çıkma konusunda isteksizlik gibi algılanıyordu. Hatta bu konuda aramızda soğuk rüzgarlar bile esiyordu.

Dış ticaret konusundaki tecrübelerime dayanarak firma sahiplerine şunu öneriyordum; bir ülkeye gezi düzenlemeden önce o ülkeyi araştıralım. Özellikle internet üzerinden yapacağımız firma tarama ve bulma çalışmalarıyla öncelikle firmalarla irtibat kuralım, ürünlerimize, fiyat seviyesine, kalite beklentilerine vb konulara yaklaşımlarını görelim. İlgili müşterinin ve ülkenin ürünlerimiz için potansiyel arz ettiği kanaatine varırsak ülke ziyareti yapalım. Sonuçta ülke ziyaretleri yorucu olsa da yeni yerler görme ve insanın ufkunun açılması adına çalışanlar içinde istenilen bir faaliyettir.

Fakat bu yaklaşım ve öneriler istenilen neticeyi doğurmadı. Ülkelerle ilgili genel çalışmalar yapılıp ülke ziyaretleri gerçekleştirildi ve 4-5 ülkeye iş gezisi düzenledi. Sonuç firma için kabarık bir seyahat masrafı ve gerçekleşen tatmin edici olmayan birkaç satış.

Hali hazırda da başka ülkeler için daha uzun süreli bir iş gezisi planı yapıyor ve bunun için yoğun şekilde çalışılıyordu ancak bugün firma sahiplerinden birisinin oğlu geldi ve bu şekil iş gezilerinin firma için çok uygun olmadığını bildirdi. Sonuç şaşırtıcıydı fikrini bu kadar değiştiren şey ne idi.

Cevap çok basitti aslında; bir arkadaşı ona bu tür iş gezilerinin firma için iyi olmadığını kendilerinin bu şekil bir iş gezisi düzenlemediklerini, bu şekilde uygun müşteri bulmanın pek olası olmadığını anlatmıştı. Benim aylardır anlatmaya çalıştığım ve anlatamadığım konuyu arkadaşı belki bir bardak çay içerken anlatmış ve firma sahibinin fikrini değiştirebilmişti.

Hayatta neyi ne kadar bildiğiniz ya da anlatabildiğiniz kadar karşınızdakinin sizi anlamaya ne kadar açık olduğu da önemlidir.

Ne güzel söylemiş Mevlana Hazretleri "Ne kadar anlatırsan anlat karşındakinin anladığı kadarsın...."

Saygıyla kalın

İbrahim ALİN

ibrahimalin@gmail.com

15 Eylül 2010

REFERANDUMUN GALİBİ

Aylardır ülkeyi meşgul eden Anayasa paketi sonunda oylandı. Bir taraf evet derken bir taraf hayır oyu kullandı. Kimisi bilerek, kimisi bilmeden, kimileri de benim partim diyerek gelecek ile ilgili karar verdi. Peki! bu referandumun sonucu bizlere ne getirir veya neler götürür hiç düşündük mü? 13 Eylül itibarıyla yeni anayasa paketinin hazırlanacağı konuşulurken başkanlık sistemi de gündeme getirilmeye başlandı. Nedir bu başkanlık sistemi? Ülkemiz buna hazır mı? Olmazsa olmazlardan mı bu sistem? Kim neyi ne kadar biliyor. Çok üzgünüm ama hiç kimse hiçbir şey bilmiyor. Birileri bizlerin önüne koyuyor ve peşinden sürükleniyoruz. Dedik ya ne getirir, ne götürür zaman içinde görülecektir. Birçoğunun söylediği gibi ‘ülkemiz için ne hayırlı ise o olsun’ derken geç kalmış olmayalım! Ülkemiz de bir ayrışmaya gidildiğini ve bir takım hesapların yapıldığını da görmezden gelmememiz gerekir. Darbelere son verilecek derken bu yapılanın sivil darbe ve Atatürk ilke ve devrimlerinin tırpanlamaya başlanılması demokratikleşme amacı altında yapıldığını da görmemek mümkün değil.
Referandum sürecinde insanların büyük bir çoğunluğunun neden oylama yapıldığını bilmediğini alan çalışmalarında birebir gördüm. Çoğu yerlerin özellikle yoksul kesimin muhtaçlık duygusu içinde olduklarından gelen yardımların büyük etkisinin olduğunu görmemek mümkün değil. Çoğu konuşmalar içimizi buran cinstendi. Anayasa paketi hakkında ne düşünüyorsun, neye oy vereceğinizi biliyor musunuz? dendiğinde;”ben bilmem, ben açım, işsizim, gelen yardımlarla geçiniyorum, bize de AKP veriyor, başkası gelse bunları kesecekmiş” şeklinde verilen cevap vatandaşın ne kadar çaresiz olduğunu gösteriyor. Kusura bakmayın ama sanki kendi ceplerinden verilircesine devletin her türlü olanaklarını kullanması ne kadar doğru ve adaletli sizce? Elbette yoksulumuza ve düşkünümüze yardım edilmeli ama onu hazırcılığa, acizliğe iterek değil, insanlık onuruna yakışacak ve kendisinin de bir birey olduğunu hissettirecek olan iş imkanı sağlanarak yapılması en güzeli değil mi?
Ayrıca bazı şeyleri şaşkınlıkla izledim. Bir annenin ATATÜRK’ÜN büstünü gösteren çocuğuna “bilmene gerek yok o bir put” demesi kadar vahim ne olabilir ki! Yazık çok yazık nedir bu Atatürk düşmanlığı? Nedir bu cumhuriyetle hesaplaşma? Korkunç hem de çok korkunç!!! Bütün bu yaşananlar neyin belirtisi? Endişe duymamak, bize bir şey olmaz demek ise rehavet içinde olmak değilmidir? İmralı’da yatan caninin “demokratik özerklik istiyorum” demesi her şeyi göstermiyor mu? Kısaca taşlar bir bir yerine oturtturuluyor. Bilerek yoksun ve yoksul bırakılan vatandaş ise nelere alet olduğundan haberi yok. Ama haksızlıkçık ta etmeyelim bilenlere değil mi?
Kısaca bu referandumun tek galibi YOKSULLUK olmuştur. Hiç kimse zafer çığlığı atmasın.

14.09.2010
Nermin AYDINLI

7 Eylül 2010

KORKU VE ENDİŞE

Günümüzde siyaset öyle bir hal aldı ki ağızdan çıkan sözlerle korku toplumunun yaratıldığını görmemek mümkün değil. Toplum tehdit edilircesine söylenen sözlerle yıldırılıyor ve korku ortamı yaratılıyor. Böylesine korku saçılan bir ülke de demokrasinin olduğu söylenebilir mi? Her insanın vatanının bölünmez bütünlüğüne zarar vermeyecek şekilde özgürce düşüncesini ifade edemeyecekse o zaman konuşan değil, susan bir Türkiye istenildiği sanırım hiçbirimizin gözünden kaçmıyordur. Daha doğrusu Millet (ulus) kavramlarının yok edilerek ümmetçi bir toplumun yaratılmaya çalışılması aşikar değil de nedir? Demokratik bir ülkede tehdit ve bilgi kirliliği insanları korkuya ve yanlış yönlendirilmesine neden olduğu gibi o ülkede bireysel haklardan ve demokrasiden söz edilemez. Görmedim, duymadım diyen vatandaşın acaba çoğulculuk ve çok seslilik anlayışıyla hareket etmemesi onun kişilik haklarının elden alınması demek değilmidir ? Böylesi bir ortamda demokrasiden söz edilebilir mi? Bir ülkede korku varsa, yoksulluk varsa, kişi hakları gasp ediliyorsa o ülke de eksen kayması başlamış demektir. Korku ve endişe totaliter rejimlerde olur. Totaliter rejimde ifade ve düşünceni yansıtamazsın. Karşıt görüşlüler sindirilir, baskı uygulanır, sorgusuz sualsiz cezaevlerine atılır, işkencelere maruz kalır hatta öldürülür. Demokrasi kavramı ise yok edilir.
Günümüz de yanlış uygulamalar ve bir dizi isimlendirilen operasyonlarla ne ile suçlandırıldıkları bile bilinmeden cezaevlerinde tutulanlar neyin başlangıcıdır? Tarafsız olması gereken medyanın yanlı davranması veya davranmaya sevk edilmesi doğrumudur? “Ben seçildim ve benim her şeyi yapmaya hakkım vardır” anlayışı içinde olmak diğer bireylerin haklarının ihlali ve baskı değilmidir?
Bu ülkede yaşayan her vatandaşın görüşlerini, düşüncelerini ve ülke sorunlarını dile getirmeye hakkı vardır. Düşünemeyen, konuşamayan, bireysel haklarını kullanamayan bir toplum geriler, çağ dışı yaşantıya sürüklenir. Hangimiz isteriz baskı ve zulüm görmeyi. Bizler emperyalist güçlere karşı bağımsızlığımızı ilan etmiş, kahraman bir toplumun çocuklarıyız. Bizlere armağan edilen bu güzelim cennet ülkemizin karanlığa gömülmesine, vatan toprağımızın parçalanmasına asla izin vermeyiz ve vermemeliyiz. İktidar hırsı içinde olanları en kısa zamanda ülkenin en büyük sorunu olan yoksulluk, işsizlik ve diğer sorunlarını çözmeye davet etmeyi duyarlı ve ülkesini canı pahasına seven, hukuk devletine inanan bir yurttaş olarak hakkım olduğunu düşünüyorum. YA SİZ??????


“Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilin de iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.


Ey Türk İstikbalinin Evladı!
İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”Mustafa Kemal ATATÜRK


Nermin AYDINLI

24 Ağustos 2010

Pakistan'da Sel Felaketi

Pakistan sel felaketinin pençesinde

BAĞIŞLARINIZ İÇİN


TÜRK YARDIM KURULUŞLARI (A-Z)

Deniz Feneri Derneği

İHH İnsani Yardım Vakfı
Kimse Yok mu Derneği

Türk Kızılayı
Yeryüzü Doktorları

Pakistan'da son 15 günde 1600'den fazla kişinin ölümüne, 13 milyondan fazla kişinin evlerini terk etmesine yol açan sel felaketinden en fazla etkilenen Pencap eyaletinin Başbakanı Şahbaz Şerif, maddi hasarın boyutlarını kestiremediklerini, felaketin Pakistan'ın ekonomisine büyük zarar vereceğini söyledi.




Selin vurduğu bölgelerde incelemelerde bulunmak için geldiği Rahim Yar Han kentinde AA muhabirine demeç veren Şerif, muson yağmurlarının yol açtığı, son zamanların en büyük sel felaketinde, en fazla hasarın ülke ekonomisinin can damarı olan Pencap eyaletinde olduğunu belirtti.

Eyalet topraklarının geneline yakının selden etkilendiğine işaret eden Şerif, 5 bine yakın köyün tamamen sular altında olduğunu, 9 milyondan fazla kişinin de evlerini terk etmek zorunda kaldığını belirtti.



Felaketin boyutlarının tespit edilemeyecek ölçüde büyük olduğuna ve ekonomik etkisinin ağır olduğuna dikkat çeken Şerif şunları kaydetti:



"Milyonlarca hektar tarım arazimiz sular altında kaldı, yollarımız, köprülerimiz ve sulama kanallarımız büyük hasar gördü, felaketin tarım alanlarına ve hayvancılığımıza verdiği ve uzun vadede vereceği zararı kestirmekte zorlanıyoruz. Zaten yoksul olan mağdurların çoğunluğu, sahip olduğu küçük arazileri ekerek ve besledikleri birkaç hayvanla geçimlerini sağlıyordu. Şimdi sahip oldukları her şeylerini kaybettiler. Biz devlet olarak bütün imkanlarımızı seferber etmemize rağmen maalesef yetersiz kalıyoruz, federal hükümetten ve uluslararası kuruluşlardan henüz yardım almadık, ancak felaketin boyutları devlet imkanlarıyla telafi edilemeyecek kadar büyük. 10 milyona yakın insanımızın geleceği tehdit altında..."



Açıkta kalan sel mağdurlarının acilen temiz su, gıda ve çadıra ihtiyacı bulunduğunu, salgın hastalıkların önünün alınması için çok acil tedbirler almak zorunda olduklarını ifade eden Şerif, "Sel suları içinde yaşamak zorunda kalan halkımız susuzluk çekiyor. Günde 500 bin plastik şişe suyu mağdurlara dağıtıyoruz. Salgın hastalıklara karşı aşılama çalışmalarımızı sürdürüyoruz ve zehirli hayvanların ısırmalarına karşı bütün kamplara serum gönderdik" diye konuştu.



Pakistan'da son 80 yılda kayıtlara geçen en büyük doğal afetin etkilerinin sonraki günlerde daha da ortaya çıkacağını belirten Şerif, uluslararası örgütleri Pakistan için daha duyarlı olmaya çağırdı.





(AA)

19 Ağustos 2010

YA SİZ???

Ülke toz duman. Her şey birbirine karışmış neyin doğru, neyin yanlış olduğunu çöz çözebilirsen!!! Vatandaşın kafası ise allak pullak. Bir kısmın ise olan bitenlerden haberi yok. Hal böyleyken gelecek ile ilgili kaygı duymayanları da anlamış değilim. Soruyorum size her şey güllük gülistanlıkta ben mi acaba halüsinasyon mu görüyorum? Sizce demokratikleşme nedir? Peki! demokratikleşme diye bas bas bağırılırken ispatlanmamış suçlarla içeriye tıkılanlar ne olacak? Türk Ulusunun en değer verdiği, canını emanet ettiği silahlı kuvvetleri şimdi ne durumda? Referandum açlığa, yoksulluğa, işsizliğe, ülkenin bağımsızlığına çözüm mü acaba? Ya da kapalı kapılar arkasında neyin pazarlıkları yapılıyor da sandığa gidilmeyeceğini açıklayan DTP, şimdi ‘Şartlar oluşursa yeni anayasayı destekleriz’ diyor. Ve “Devletle anlaştık, ateşkes imzaladık” diyen hain Murat Karayılan’ın bu açıklaması ne anlama geliyor? “Kürt sorunu artık bir çözüm sürecine girdi” diyen Ahmet Türk’ün bu açıklamasının içeriğinde neler var? Nereye doğru sürükleniyoruz, bizleri neler bekliyor. Endişe ediyorum ülkemin geleceğinden!!! YA SİZ???

Nermin AYDINLI

2 Ağustos 2010

KADIN-ERKEK EŞİTLİĞİ

Gündemin yoğunluğu bazı gerçek sorunları geride bırakıyor ve sanki öyle bir sorun yokmuş gibi gündemde yer alamıyor. Bunlardan en önemlisi olan kadın erkek eşitliği (pozitif ayrımcılık) dir. Geçenler de Sn. Başbakanın Sivil Toplum Kuruluşlarıyla yaptığı toplantıda “Ben kadın erkek eşitliğine inanmıyorum” diyor. Orada bulunan kadınlara fazla açık vermemek için üstü kapalı “farklı doğarlar, farklı görevleri vardır” diyor. Yani; kadın toplumda sadece çocuk üreten, annelik görevini yapan, erkeğe hizmet eden, kusura bakmayın ama seks aracı olarak gördüğünü üstü kapalı bir şekilde anlatmaya çalışıyor.
Tabiî ki kadınların biyolojik yapısının daha narin ve hassas olması çağdaş bir ülkede kadınların yasal haklarının olmaması anlamına gelmez. Kadın erkek eşitliğini, biyolojik farklılığa bağlamak nasıl bir düşünde tarzıdır anlamış değilim!!!
Kadın; düşünen, üreten, yöneten bir insandır. Erkek ile farklılığı biyolojiktir. Kadını arka plana iten zihniyet asla toplumun gelişmesini istemez. Her ne kadar Türk Kadını dünya’da en önce haklarını almış olsa da maalesef günümüze kadar istenildiği düzeye gelememiştir. Gelen iktidarlar pozitif ayrımcılıkla ilgili yasa ve düzenlemelere istenilen ölçüde yer vermemiştir. Kadınların işgücü piyasasına katılımları yetersiz ve siyasette ise kadın sayısı parmak sayısı kadar azdır. Kadın erkek eşitliği lütuf değil, bir haktır. Kadınlara her alanda fırsat eşitliği, çağdaş, laik demokratik cumhuriyetimizin ön koşuludur. Kanun önünde kadınların erkekle eşit duruma gelmesi, eşitsizlik sorununu çözmez. Cinsiyetler arası eşitliğin bir parçası olan “pozitif ayrımcılık” ilkesi yaşama mutlaka geçirilmelidir.
Teknolojinin yetişilemediği bir dünya da maalesef bizler kadın erkek sorununu bile çözemedik. Kadının toplumdaki yeri sadece biyolojik, hele hele kadının bir malzeme olarak görülmesi kadınlar açısından onur kırıcı ve küçük düşürücü değil de nedir ki?...
Çağdaş bir Türk kadını olarak, böyle düşünenleri kınıyorum. Her ne kadar kadın yok sayılmaya çalışılırsa çalışılsın Türk toplumunun gelişmesi için her alanda yer alacağız, hiç kimsenin bizi kapalı kapılar arasına atarak yok saymasına izin vermeyeceğiz. Bu vatanı bize emanet eden, kadının toplumda yer alması için her türlü hakkı veren Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK’e ve silah arkadaşlarına çağdaş, laik Türk kadını olarak bir kez daha minnet ve şükran duygularımızı ifade ediyoruz.

Kadınları küçümseyen sözlerin söylenmesine kızan Mustafa Kemal ATATÜRK;”Bunları ağza alanlar kendi analarına, eşlerine, kız kardeşlerine ve kızlarına hakaret etmekten başka bir şey yapmıyorlardır.”
"Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun bir organı faaliyette bulunurken diğer bir organı işlemezse o sosyal toplum felçlidir."

02.08.2010
Nermin AYDINLI

28 Temmuz 2010

TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR!!!

Ülkemiz de yaşananlar gittikçe akıl almaz bir hal alırken askere, sivile, haksızlığı dile getirenlere son yapılan uygulamalar ise tam faşizan bir hal almıştır.1980 ihtilalinden hesap sorulacak derken günümüzde yapılanlar o günleri aratmaz oldu.Korku yaratılarak "biz herşeye ve herkese dokunuruz" düşüncesiyle ülkenin gerçek gündemi olan yoksulluk, terör göz ardı edilmektedir.Ülke gündemine dair yazacak ve söyleyeceklerimiz bitmeyecek ve yazmaya devam edeceğiz.Düşüncelerimi kısaca belirttikten sonra değerli üstadımın yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Nermin AYDINLI

"Türkiye kâbus yaşıyor?

Sanal ortamda bile düşünceler, olaylar faşizan uygulamalara takılmamak için açıklanmıyor. Yazmak için can atanlar, içleri dolu, kalemi haykıranlar artık köşelerine çekildi. Hayır çekilmedi de çekilmek zorunda bırakıldı. Sıkıysan yaz, her cümlen takipte ve kayıtta. Bu koşullarda kim yazı yazabilir ki? Üstelik millet için çırpınanların başına bir şey geldiğinde, hakkı savunanlardan kaç kişiden destek mesajı alıyor bunu da sorgulamak lazım. Silivri’de kalemlerinin ve dillerinin bedelini yargısız infaz olarak ağır bir şekilde ödeyenler var. Onlar ve diğerleri neden orada? Milletin hakkını ve geleceğini savundukları için, kendilerini feda ettikleri toplumdan çıt yok. Neden çıt yok? Bu sorgulanmalı. Birincisi faşist uygulamalar ve korku, ikincisi ise iyi oldu memnuniyeti. Malum açıldık, saçıldık, bölündük.

Temmuz ayı sıcak mı sıcak geçiyor. Aynen Türkiye’de yaşananlar gibi. Asker, polisi dövüyor, PKK azdıkça azıyor, Şehitlerimizin arkası ardı kesilmiyor (Dillendirdiğinizde, şehitlerden nemalanıyor oluyorsunuz). Ne acı? , artık eşkıya şehirde at oynatıyor. Halk tepki veriyor ve korkulan senaryolar yaşanmaya başlanıyor. Özetle tetiğe basılmış kabuslu günlere doğru bilinmezlik içinde gidiliyor. Generaller tutuklanıyor. Yargı delik deşik. Tutuklayanların hukuk nosyonları ve kariyerleri sanırım ordinaryüs profesör seviyesinde . Hocaların hocası ne derse saygı duymak lazım. Verdikleri kararlar siyasi de olabilir, kişisel kininden de kaynaklanabilir, ordu karşıtlığı ve birlikteliğe kurşun sıkma hedefi de olabilir. Tam aksine birliğimiz, beraberliğimiz, bölünmezliğimiz adına da bunları yapıyor olabilirler! mi dersiniz?!!!!
Hatay olayları. Yıllardır geliyorum diyen bir olay, çoğu hayretler içinde. Üç yıl önce İskenderun, Dörtyol, Hatay gezim oldu. Halk şikayetçi, kimseye seslerini ulaştıramıyor, kimse de dinlemiyor. Güzelim narenciye bahçelerini doğu kökenliler önceleri tahrip etmişler, sonra da zorlan ve cebren halkın elinden almışlar, yerli halkı göçebe durumuna düşürmüşler. Bu olaylardan emniyet güçlerinin, tapu işlemlerini yapanların haberleri yok mu? Hele hele mülki amirlerin. Hal böyle iken gelinen nokta hiçte öngörülmeyen nokta değildi. İskenderun ve Hatay’da çok olayların yaşandığını dinledik. Üzüldük, içimiz parçalandı.

Adamlar yıllardır bağırıyor Akdeniz’e ve Karadeniz’e açılacağız diye. Aynı şekilde Mersin, Adana, Gümüşhane, Tokat, Giresun buralarda denize açılma yolları. Karadeniz’de üretici doğulu terörist işçi istemiyor. Zaten batının anasını ağlatıyorlar. Haraç bunlarda, her türlü pis işler bunlarda. (Türk milleti ile bir ve bir arada olan Kürtler bu yazının dışında, onlara söyleyecek sözümüz olamaz)
Polis, askere dayak atıyor. Emniyet gücü emniyet gücüne dayak atıyor. Şu cürete bakın. Sen kimin polisisin Allah aşkına. Yönetim birimlerinde haftalık asayiş toplantıları olur. Mülki Amir, polis, jandarma gerek duyulduğunda diğer birim amirleri bulunur. Asayiş toplantısında polisin askere dayak attığı bir gündemin olduğunu düşünebiliyor musunuz?

Biz neyle uğraşıyoruz? Eve-Hayır’la gündemimiz Evet-Hayır değil beyler. Suni gündemin arkasında halk isyan ediyor, isyan edecek noktaya getirildi.

Gündemimiz artık halkta bıçağın kemiğe gelmiş olması. İnegöl, Hatay olayları, az geçmişte İzmir, İstanbul olayları. Artık halk ayrılıkçılara karşı tepkisini yakarak, yıkarak veriyor. Türkiye’nin gündemi bu. Generalleri tutuklama, boş laf, boş söylemler de bulunma, Silivri eziyet ve işkence kampını doldurma, gündem bu değil. Hele hele dinci bir kadrolaşmanın gerçekleştirildiği rejimi dinci bir rejime dönüştürmek hiç değil. Durumun vehametini ABD’de yaşayan günümüz mimarı zat-ı muhterem de görüyor ve uyarıyor. TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR? Hâla bu soruyu beyninizde yanıtlayamamışsanız. Sizin beyniniz durmuş, gözünüz görmez, kulağınız duymaz olmuş, Kusura bakmayın bu dünyada yaşamıyorsunuz. Türkiye ise hiç umurunuzda değil.
Alıntı:Tuz Yolu-B.AYHAN

TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?

Ülkemiz de yaşananlar gittikçe akıl almaz bir hal alırken askere, sivile, haksızlığı dile getirenlere son yapılan uygulamalar ise tam faşizan bir hal almıştır.1980 ihtilalinden hesap sorulacak derken günümüzde yapılanlar o günleri aratmaz oldu.Korku yaratılarak "biz herşeye ve herkese dokunuruz" düşüncesiyle ülkenin gerçek gündemi olan yoksulluk, terör göz ardı edilmektedir.Ülke gündemine dair yazacak ve söyleyeceklerimiz bitmeyecek ve yazmaya devam edeceğiz.Düşüncelerimi kısaca belirttikten sonra değerli üstadımın yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Nermin AYDINLI

"Türkiye kâbus yaşıyor?

Sanal ortamda bile düşünceler, olaylar faşizan uygulamalara takılmamak için açıklanmıyor. Yazmak için can atanlar, içleri dolu, kalemi haykıranlar artık köşelerine çekildi. Hayır çekilmedi de çekilmek zorunda bırakıldı. Sıkıysan yaz, her cümlen takipte ve kayıtta. Bu koşullarda kim yazı yazabilir ki? Üstelik millet için çırpınanların başına bir şey geldiğinde, hakkı savunanlardan kaç kişiden destek mesajı alıyor bunu da sorgulamak lazım. Silivri’de kalemlerinin ve dillerinin bedelini yargısız infaz olarak ağır bir şekilde ödeyenler var. Onlar ve diğerleri neden orada? Milletin hakkını ve geleceğini savundukları için, kendilerini feda ettikleri toplumdan çıt yok. Neden çıt yok? Bu sorgulanmalı. Birincisi faşist uygulamalar ve korku, ikincisi ise iyi oldu memnuniyeti. Malum açıldık, saçıldık, bölündük.

Temmuz ayı sıcak mı sıcak geçiyor. Aynen Türkiye’de yaşananlar gibi. Asker, polisi dövüyor, PKK azdıkça azıyor, Şehitlerimizin arkası ardı kesilmiyor (Dillendirdiğinizde, şehitlerden nemalanıyor oluyorsunuz). Ne acı? , artık eşkıya şehirde at oynatıyor. Halk tepki veriyor ve korkulan senaryolar yaşanmaya başlanıyor. Özetle tetiğe basılmış kabuslu günlere doğru bilinmezlik içinde gidiliyor. Generaller tutuklanıyor. Yargı delik deşik. Tutuklayanların hukuk nosyonları ve kariyerleri sanırım ordinaryüs profesör seviyesinde . Hocaların hocası ne derse saygı duymak lazım. Verdikleri kararlar siyasi de olabilir, kişisel kininden de kaynaklanabilir, ordu karşıtlığı ve birlikteliğe kurşun sıkma hedefi de olabilir. Tam aksine birliğimiz, beraberliğimiz, bölünmezliğimiz adına da bunları yapıyor olabilirler! mi dersiniz?!!!!
Hatay olayları. Yıllardır geliyorum diyen bir olay, çoğu hayretler içinde. Üç yıl önce İskenderun, Dörtyol, Hatay gezim oldu. Halk şikayetçi, kimseye seslerini ulaştıramıyor, kimse de dinlemiyor. Güzelim narenciye bahçelerini doğu kökenliler önceleri tahrip etmişler, sonra da zorlan ve cebren halkın elinden almışlar, yerli halkı göçebe durumuna düşürmüşler. Bu olaylardan emniyet güçlerinin, tapu işlemlerini yapanların haberleri yok mu? Hele hele mülki amirlerin. Hal böyle iken gelinen nokta hiçte öngörülmeyen nokta değildi. İskenderun ve Hatay’da çok olayların yaşandığını dinledik. Üzüldük, içimiz parçalandı.

Adamlar yıllardır bağırıyor Akdeniz’e ve Karadeniz’e açılacağız diye. Aynı şekilde Mersin, Adana, Gümüşhane, Tokat, Giresun buralarda denize açılma yolları. Karadeniz’de üretici doğulu terörist işçi istemiyor. Zaten batının anasını ağlatıyorlar. Haraç bunlarda, her türlü pis işler bunlarda. (Türk milleti ile bir ve bir arada olan Kürtler bu yazının dışında, onlara söyleyecek sözümüz olamaz)
Polis, askere dayak atıyor. Emniyet gücü emniyet gücüne dayak atıyor. Şu cürete bakın. Sen kimin polisisin Allah aşkına. Yönetim birimlerinde haftalık asayiş toplantıları olur. Mülki Amir, polis, jandarma gerek duyulduğunda diğer birim amirleri bulunur. Asayiş toplantısında polisin askere dayak attığı bir gündemin olduğunu düşünebiliyor musunuz?

Biz neyle uğraşıyoruz? Eve-Hayır’la gündemimiz Evet-Hayır değil beyler. Suni gündemin arkasında halk isyan ediyor, isyan edecek noktaya getirildi.

Gündemimiz artık halkta bıçağın kemiğe gelmiş olması. İnegöl, Hatay olayları, az geçmişte İzmir, İstanbul olayları. Artık halk ayrılıkçılara karşı tepkisini yakarak, yıkarak veriyor. Türkiye’nin gündemi bu. Generalleri tutuklama, boş laf, boş söylemler de bulunma, Silivri eziyet ve işkence kampını doldurma, gündem bu değil. Hele hele dinci bir kadrolaşmanın gerçekleştirildiği rejimi dinci bir rejime dönüştürmek hiç değil. Durumun vehametini ABD’de yaşayan günümüz mimarı zat-ı muhterem de görüyor ve uyarıyor. TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR? Hâla bu soruyu beyninizde yanıtlayamamışsanız. Sizin beyniniz durmuş, gözünüz görmez, kulağınız duymaz olmuş, Kusura bakmayın bu dünyada yaşamıyorsunuz. Türkiye ise hiç umurunuzda değil.
Alıntı:Tuz Yolu-B.AYHAN

Sayın Kazan İle Sayın Sav'ın Görüşmesi Ticari Niletiktedir.

Sayın Kazan İle sayın Sav görüşmeleri Siyasi Değil Ticari Nitelikli Bir Görüşmedir.
Sayın Sav faturasını ibraz etmeli ve Saadet Partisi de Gider kayıtlarında Göstermelidir.

Geçen hafta olaylı geçen Saadet Partisi kongresinin ardından hepbirlikte liginç gelişmeleri izledik. Saadet Partisinin ağır toplarından sayın Şevket KAZAN taban tabana zıt bir parti CHP’nin Genel Sekreteri sayın Önder SAV ile gizlice görüştü. Konu çok mühim ve stratejik olmalı ki sayın Sav açıklama yapmaya kendini 'mezun görmezken' baskıların ardından nihayet sayın Kazan bir açıklama yaptı. Yaptığı açıklamada “Sayın Sav eski bir dostumuz ve aynı zamanda (avukat) meslektaşımız. Kendileri kongre partisi olarak tanındıkları için, kongre konularında bilgi alışverişinde bulunduk. Kendileri sık sık kongre yapıyorlar. Biz de kongre sürecimizde herhangi bir usul hatası yapmamak için kendilerinin tecrübelerinden istifade etmek istedik. Bu görüşme Sayın Sav’la benim aramda yapılan kişisel bir görüşmeydi. Bunun size kadar ulaşmış olmasına hayret ediyorum” dedi.

Kıymetli Gündem Blog müdavimleri, yukarıda sürecini yazdığımız olayın gözden kaçan bir tarafını gündeme getirmek istiyorum. Gözden kaçan tarafın daha iyi anlaşılabilmesi için önce bir fıkra ile giriş yapmayı daha uygun buluyorum
        
Bir tıp doktoru bir gün arkadaşları ile oturduğu bir ortamda aralarına yeni katılan avukat Ali Cengiz beye bir derdini açar. Azizim der, bizler hangi ortamda olursak olalım vatandaş bizim doktor olduğumuzu öğrendiğinde hemen şöyle bir rahatsızlığım var böyle bir sorum var vs diye şikayetleniyor ve biz de Hipokratatan çekindiğimiz için oracıkta teşhisi koyuyor ve şuna dikkat et, buna dikkat et, şunları ye vs diyerek kısmen tedavileri için yol gösteriyoruz. Tabii dediklerimiz yapılınca muayenehaneye de gelmiyorlar zamanla iyileşiyorlar. Böylece herkes ücretsiz muayene oluyor. Bu sorunu nasıl aşacağım çözemedim demiş.  Doktoru dinleyen avukat Ali Cengiz bey üstadım bu sorunu çözmekten daha kolay ne var demiş. Bakın bize de yine böylesi ortamlarda danışanlar oluyor, biz de onları dinleyip yol gösteriyoruz. Büroma gelmesini de beklemiyorum yaptığım sadece ertesi gün o kişinin işyerine danışmanlık ücreti olarak faturayı fakslamak oluyor demiş. Bunu duyan doktorun gözleri parlamış, evet demiş ben de hemen son günlerde böylesi ücret  almadan muayene olanlara faks çekeyim demiş.

Ertesi gün sayın doktor ilk iş olarak fatura fakslamayı düşünerek muayenehanesine gidiyor, faksın başına geçiyor, ki ne görsün bir faks gelmiş. Avukat Ali Cengiz bey dün akşam verdiği  danışmanlık hizmeti karşılığı fatura fakslamış.

Evet Kıymetli Gündem Blog müdavimleri, her şeyin bir bedeli vardır. Saadet partisi saadetinin bozulmaması için ne fedakarlıklar vermeye hazırdır kimbilir. Sayın SAV’ın da bir avukat olduğu düşünülürse bürosu dışında verdiği bu danışmanlık ücreti için bir fatura kesip kesmediğini öğrenmek için Saadet Partisinin gelen faks kutusunda bir fatura var mı yok mu incelmek gerekir.

Artık bu incelemeyi, Saadet’in rahatsız olan delegeleri, vergi denetim elemanları ve Baro yetkili kurulları incelesin.

Şu saat, şu dakika, şu saniyeden sonra sorun siyasi olmaktan çıkmış tamamen vergisel bir durum almıştır.

23 Temmuz 2010

LÜTFEN UNUTMAYALIM!

Ülkemiz de bütün sorunları hallettik ve tek sorunumuz olan anayasa paketine odaklandık. Ne diyelim şaşkınlıkla izliyoruz medyayı. Gündemi meşgul eden 12 Eylül darbesinin üzerinden tam 30 yıl geçti. O günlerde nice ocaklara ateş düştü. Nice gençler darağaçlarında, işkencelerde can verdi.O günleri yaşayanlar elbette yüreklerinde acıyı hala duyuyor ama bu günün o günlerden farkı ne acaba?...
Yine göz yaşı, nice fidanlar teröre kurban veriliyor.Yine anaların göz yaşı dinmiyor.Bu gün bunlara çare bulunacağına 30 yıl önceki yaşananların hesabı sorulacak deniyor.Ne duruyorsunuz sizi engelleyen hiçbir şey yok. İmralı da yaşayan bebek katilinden ve PKK terör örgütü üyelerinden neden hesap sormuyorsunuz?
Evet faili meçhul olan aydınlarımızın katillerinden hesap sorabildik mi?Kemal Türkler’in katiline zaman aşımı oluyor, ailesinin feryadını kimse duymuyor ama her nedense 30 yıl önceki geçmiş bir bir film şeridi gibi halka sunuluyor. Suçlu 30 yıl önceki de suçlu, 20 yıl önce ki de suçludur. Suçun zaman aşımı olmaz. Ha! yanlış anlaşılmasın asla ve asla 12 eylül’ü savunmam ve hatta hesap sorulsun isterim. Darbeleri hiç kimse özlemez çünkü demokrasinin yok olmasıdır. İnsanların acı çekmesidir. Bunlarda hem fikiriz amma! yanlış zaman ve dayatmaya getirilen bir Anayasa. Sorarım size o zamanki askeri darbe de, şimdi yapılmak istenen sivil darbe değil de nedir?...
O zamankinden ne farkı var?... Zorlama ve çeşitli dalaverelerle halka içeriği tam olarak anlatılmadan duygusal ve mağduriyete sokularak kamuoyuna yansıtılan anayasanın oylatılması ne kadar doğrudur… Bütün kanallarda siyasiler, aydınlar ve kendini yazar, çizer olarak nitelendirenler bu konuyu değerlendiriyor ve anayasanın yargıyı bağımlı hale getirileceği nedense söylenmiyor. Peki! yargısı bağımlı hale gelen bir ülke de özgürlükten, temel hak ve hürriyetlerden bahsedilebilir mi? Herkesin görüşü kendini bağlar ama el insaf be kardeşim! bu ülkenin geleceğini ciddi bir şekilde etkileyecek olan kararlar üzerinden lütfen siyaset yapmayalım. Halkın manevi duygularıyla oynamaya kimsenin hakkı olmadığı gibi o günün mağdurları üzerinden yapılan siyaset ise tamamen mağdurların ailelerini huzursuz etmekten başka bir şey değildir. Nasıl ki geçmişin acıları silinmiyorsa, bu günde teröre sürekli kurban verilen Mehmetçiklerimizin acıları da silinmez. Maneviyatımız da kul hakkının çok önemli olduğunu unutmadan gelecekte vebal altında kalmayı istermisiniz???...
Yargıda bağımlılık kölelik, kulluk dönemini getirir.Son pişmanlık fayda etmez ve Türkiye’yi hiçbir şey kurtaramaz. Geleceğimizi kendimiz belirleyeceğimizden dolayı iyi düşünelim!!!
İnsanların ilgisi başka yönlere çekilerek bu referandum ile HSYK ve Anayasa Mahkemesinin yapısının değiştirilmek istendiğini, Siyasetin yargıyı etkileyeceğini lütfen UNUTMAYALIM!...

22.07.2010
Nermin AYDINLI

16 Temmuz 2010

SORUNUMUZ YOKSULLUK

Türkiye’ye egemen olan güçler ve siyasiler sadece doğuyu, güney doğuyu değil bütün bölgeleri yoksul bıraktılar ki daha çok sömürü ve yoksullar üzerinde rant sağlamayı amaçladılar. Yoksul ve yoksun bırakılan bölgelerde devlet gücünü o bölgelere yatırımlar yaparak kullanmalıdır. Tarım ve hayvancılık yine ön plana çıkartılmalıdır. Ülke doğal kaynaklarını kendisi kullanmalıdır. Peşkeş çekilen ülke ekonomisinde önemli yeri olan kurum ve kuruluşlar tekrar geri alınmalıdır. Bunların yanı sıra insanın insan gibi yaşamasını sağlayacak sosyal devlet anlayışını uygulamalıdır.
Ülkemizin sorunu Açılım ve Kürt sorunu değildir.
Sorun YOKSULLUK, yok edilmeye çalışılan İNSANLIK ve İNSANLIK ONURUDUR.
Barış ve demokrasi için yoksulluğun yok edilerek, insanın insan gibi yaşaması sağlanmalıdır. Siyasi rant, dini sömürü ve kulun kula köleliği halkın yaşam seviyesinin yükseltilmesiyle son bulur. Devlet sosyal devlet olma özelliğine tekrar kavuşturulmalıdır.
Devletin ülke ekonomisindeki istikrarsızlığı, sınıflar arasında uçurumların oluşmasına neden olmaktadır. Özellikle ülkemizde çığ gibi büyümüş enflasyonun sıfır.… olarak açıklanması ne kadar inandırıcıdır. Siyasi irade çözüm yerine çözümsüzlük üretirse her şeyin allak pullak olmasına neden olmaktadır. İnsanların en doğal yaşam haklarını ellerinden alınması demek değilmidir yoksulluk?... İhtiyaçlarını karşılayamayan yoksul insanlardan değerlerine sahip çıkması istenebilir mi? Demek ki; insanlar bilinçli bir şekilde yoksullaştırılıyor ki kan emiciler, rantçılar daha kolay emellerine ulaşabilsinler.
Yoksulluk terörü yaratır.
Yoksulluk emek sömürücülerinin çıkar kapısıdır.
Yoksulluk karamsarlık getirir vs.vs.
Maalesef ülkemizde yaşanan son gelişmeler halkı çıkmaz bir yola sürüklemektedir. Özellikle 12 Eylül’de yapılacak olan Anayasa paketi tam bir muemmadır. Hiç kimse bu pakette ne var, ne getirecek ve ne götürecek bilmiyor. Vatandaş sandık başına gittiğinde bilinçsizce siyasi partisine göre oyunu kullanacak. Bu anayasa değişikliği halkın hiçbir sorununu çözmeyecektir. Bu anayasa değişikliği halka bir dayatmadır. Bu nedenle halkımızın daha duyarlı olması gerekir. Özgür bir birey olarak yaşamak istiyorsak vatanımıza, ordumuza, yargımıza ve haklarımıza sahip çıkmalıyız. Yoksulluk bizleri yıldırmasın. Yoksulluk içinde bütün emperyalist güçlere karşı savaşarak emsali görülmemiş bir mücadeleyle ve vatan aşkıyla Türkiye Cumhuriyetini bizlere emanet eden Ülkemizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, silah arkadaşları ve bu ülke için canını vermekten çekinmeyen kahraman aziz şehitlerimizin mirasına sahip çıkmalıyız.
Her bir karış toprağı şehit kanlarıyla sulanmış olan Türkiye Cumhuriyetinin kolay kurulmadığını unutanlara bir kez daha hatırlatalım!!!
“Vatanımız, Türk Milleti'nin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını sürdüren eserleri ile bugünkü yurttur. Vatan hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez ve bütündür.”M.Kemal ATATÜRK

Nermin AYDINLI

UYUŞTURUCU MADDE KULLANIMININ KİŞİ VE TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ…

UYUŞTURUCU MADDE KULLANIMININ
KİŞİ VE TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ…

etanik@egm.gov.tr

Uyuşturucu madde kavramı; genel anlamda uyuşturma özelliğine sahip maddeleri ifade eder. Yani, uyuşturan, duyarsız hale getiren madde demektir. Önceki yazımda; afyon ve türevleri, kokain ve türevleri, kenevir ve türevleri ile sentetik uyuşturucular olarak sınıflandırmasını anlatmaya çalıştığım uyuşturucu maddelerin kullanımının kişi ve toplum üzerindeki etkilerini gelin hep birlikte görelim. Bu maddelerden;

ESRAR; mizacı, düşünceyi ve davranışları olumsuz etkiler. Beyinsel bağlantılarda kopukluk, reflekslerde, koordinasyonda bozukluk yapar. Dikkati dağıtır, paranoya ve muhtemelen psikoza yol açar. Unutkanlığa, yüksek dozda alındığında hayal görmeye neden olur. Bronşit ve akciğer kanseri riskini artırır. Uykulu hal yaratır, hafıza kaybına neden olur. Kalp rahatsızlığı yaratır, ağız ve boğazda kuruluk, gözlerde kanlanma meydana gelir. Erkeklerde sperm sayısında azalma ve kısırlık, kadınlarda testosteron düzeyinde artış ve kısırlık yaratır. Eroin, kokain gibi tehlikeli uyuşturucu maddelere geçiş basamağıdır.

EROİN; merkezi sinir sistemini direk etkiler. Hareket ve konuşmada yavaşlama olur, gevşeme ve sıcaklık hissi verir. Yüzde kızarıklık, göz bebeklerinde küçülme, görme kabiliyetinde yavaşlama görülür. Beslenme yetersizliği çekme, buna bağlı olarak kabızlık ve ishal durumu yaşanır. Şiddetli yoksunluk, kas ağrıları ve kramplar olur. Uykusuzluk, gözde yaşarma, burun akıntısı, solunumun yavaşlaması ve koma hali görülür. Yüksek dozda alındığında kişi ölür.

KOKAİN; merkezi sinir sistemi üzerinde uyarıcı etki yapar. Yoksunluğun yanı sıra ruhsal çöküntü, halüsinasyonlar görmeye neden olur. Halsizlik, güçsüzlük, vücut ısısında azalma, çok uyuma, mutsuzluk hali görülür. Nabız ve tansiyonda aşırı yükselme, geçici aşırı zindelik, burun kanamaları, beyin damarlarında tıkanıklık, cinsel iktidarsızlık olur. Migren tipi baş ağrıları görülür, yüksek derecede bağımlılık yapar.

EXTASY; enerji artışı, canlılık, karşı cinse yakınlık hissi, algılamada artma, uykusuzluk ve paranoyaya neden olur. Aşırı kuşkuculuk yaratır, aşırı hareketlerden dolayı su kaybına, kalp rahatsızlığı, yüksek tansiyon, ağız kuruluğu, terleme ve iştah kaybına neden olur. Böbrek ve karaciğer üzerinde olumsuz etkileri vardır. Koordinasyon ve solunum yetmezliğine neden olur.

UÇUCU MADDELER; tiner, bali, çakmak gazı, benzin, oje vb maddelerdir. Bu maddelerin kullanılması neticesi, neşe hali veya sakinlik duygusu, hayallerin görülmesine neden olur. Beyin üstüne doğrudan toksin etkisi yaptığından çok zararlıdır. Bağımlılık potansiyeli yüksek, sıklıkla ani ölümler meydana gelir. Saldırganlık ve tehlikeli davranışlar, ciddi sarhoşluk, denge bozukluğu yürümede güçlük görülür. Baş ağrısı, kusma, bulantı, tıkanma, boğulma gibi sorunlar ortaya çıkar. Dikkat eksikliği, öğrenme güçlüğü, kavrama yeteneğinde bozulma, okul başarısında düşme, böbrek yetmezliği, kalpte ritim bozukluklarına neden olur.

Uyuşturucu maddelerin kullanıcılar üzerindeki etkilerinden bazıları bunlar. Peki, uyuşturucu madde kullanım kuşkusu yaratacak belirtiler nelerdir? Yakınımızdaki genç ve çocukların uyuşturucu madde kullandığını hangi davranışlarından anlarız ya da şüpheleniriz? Birde bunlara bakalım.

ÇOCUK VE GENÇLERDE UYUŞTURUCU MADDE KULLANIM KUŞKUSU YARATABİLECEK BELİRTİLER; derslerdeki başarı oranının birden düşmesi, sık sık arkadaş değiştirme ya da arkadaşlarına sırt çevirmesi, çevreyle ilişkilerden kaçınmak. Tamamen içine kapanma, hiçbir şeye ilgi duymama, her şeyden uzak kalma, zaman zaman aşırı neşe ile öfke, saldırganlık arasında gidip gelme, evde odaya kapanma, kendi bakım ve temizliğine özen göstermemek. Fazla para harcama, okulu ya da iş eğitimini tamamen bırakma, kendi geleceği için hiçbir yol görememe, geleceğe yönelik hiçbir adım atmak istememe, ellerde titreme, aşırı derecede terleme ve uykusuzluk çekmek gibi belirtiler görülür. Bu belirtilerin yanında, uyuşturucu madde kullanan insanlardaki davranış bozukluklarını da görmek mümkündür. Bu davranış bozuklukları da hemen göze çarpar. Mesela; hastalıklara karşı direnci azalır, sağlığı bozulur. Kullandığı madde fiziksel ya da ruhsal bağımlılık yapar. Maddenin kullanımı nedeniyle kaza yapma riski artar, güvenliği tehlikeye girer. Uyuşturucu maddelerden aynı etkiyi elde etmek için kullanma dozunu giderek artırmak zorunda kalır. Aşırı doz ölüme yol açar. Maddenin parasını karşılamak için yasa dışı yollarla para sağlamaya çalışır. Bazı maddeler, başkalarına yönelik şiddet eğilimini artırır. Madde, arkadaşlıklardan öne geçer. Kişi arkadaş çevresinden uzaklaşır ve dostlarını kaybeder.
Uyuşturucu maddelerin kullanıcılar üzerindeki etkileri bunlar.

Peki, uyuşturucunun toplum üzerindeki etkilerini biliyor muyuz? Toplum üzerinde ne gibi etkileri vardır? Uyuşturucu madde toplumu nasıl etkiler. Uyuşturucuya bağlı olarak toplumda ne gibi sorunlar ortaya çıkar. Şimdide; uyuşturucunun toplum üzerindeki etkilerine bir bakalım.

UYUŞTURUCUNUN TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ;

TERÖR; terör olaylarında artış olur. ( PKK-HİZBULLAH-DİĞER ÖRGÜTLER)

HASTALIKLAR; uyuşturucu madde kullanımının, hastalıklara karşı direnci azaltması neticesi bazı hastalıklarda da artış meydana gelir. (AİDS, FELÇ, KALP KRİZİ, KANSER VE BÖBREK YETMEZLİĞİ vb.)

SUÇ ARTIŞI; uyuşturucu madde kullananlar, maddenin parasını karşılamak için yasa dışı yollardan para sağlamaya çalışırlar. Bu nedenle, toplumda suç oranlarında artış olur.( CİNAYET-GASP-FAHİŞELİK-HIRSIZLIK-SOYGUN)

EKONOMİ; kayıt dışı para aklama gibi ekonomik sorunlar ortaya çıkar.( KARAPARA)

SONUÇ OLARAK; insanlık tarihinin başlangıcından itibaren, keyif verici, ağrı giderici ve hastalıkları iyileştirici olarak kullanıldığı bilinen uyuşturucu maddelerin suiistimal edilerek kullanılması, canlıların organizmasını olumsuz yönde etkilemektedir. Sinir sistemi üzerine etki ederek, akli, fiziki ve psikolojik dengeyi bozan, alışkanlık ve bağımlılık yapan, kişi ve toplum içerisinde ekonomik ve sosyal çöküntü meydana getiren uyuşturucu madde ile mücadele ve tedavi merkezleri ile ilgili konuları daha sonraki yazımda sizlerle paylaşmak istiyorum…
16 Temmuz 2010
Elveda TANIK

15 Temmuz 2010

Diriliş Çağrısı

Diriliş Çağrısı

Milletim, uyan! Kendine dön! Aslını unutma! Geçmişini bil. İçinden, gerçek aydınlardan kurulu bir kadro çıkar. Çıkar ki, onlar, hem bugününü, hem yarınını kurtarsınlar. Geleceğini, ancak, bilinçli, idealist bir aydın nesil güven altına alır.




Milletim! Büyük bir milletsin. Çok büyük bir ülken var. Onun bir çok parçasına el konulmuş. Öbür parçalarına da göz dikilmiş. Çok köklü bir tarihe sahipsin. Gerçek bir medeniyetin, Hakikat Medeniyeti’nin sahibisin. Onu yeniden ayağa kaldır. Diril ve Dirilt! İnsanlık seni bekliyor.



Milletim! Doğu’ya, Batı’ya dur diyecek güç, sensin. Kendini bildiğin gün, kurtulacaksın.Ve bütün insanlığı kurtaracaksın. Yoksa, insanlık, büyük bir felâkete doğru gidiyor. Sınırsız hırs sahipleri dünyayı yakmaktan geri durmuyorlar.



Milletim! Uyan, kendine gel! Yeni bir sayfa aç. Yeni bir çağ aç. Geçmişte birkaç kez çağ açmıştın. Yine açabilirsin. Yine açabilirsin. Yine açabilirsin.



YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ



Genel Başkanı



A. Sezai KARAKOÇ

9 Temmuz 2010

ATATÜRK BİZİM

Seveni ve sevmeyeni bol olan Hincal Uluc'un yazisi.Yoruma bile gerek yok.

Gün Atatürkçülerin günüdür!..Atatürkçüler!..Atatürk Cumhuriyetinin sahipleri..
Laik, çağdaş,
batılı, demokrat Türkiye Cumhuriyeti' ne inanan insanlar.. Eğer bugün susarsanız, bugün sinerseniz, bugün koparılan gürültüler, toz duman edilen ortamda Atatürk ve Cumhuriyeti' nden şüphe ederseniz hele, biteriz.
Atatürk biter. Atatürk Cumhuriyeti biter..
Yıllar önce İkinci Cumhuriyet sulandırmasıyla ortaya çıkıp, aslında Ortadoğu ve Orta Asya'ya göz dikmiş Amerika'nın ihtiyaç duyduğu tampon, uydu "Ilımlı İslam" devletine döneriz. O zaman yeni bir Atatürk de bekleyemeyiz.
Çünkü Atatürkler tarihte kolay yetişmiyor.. En azılı düşmanı Lloyd George'un dediği gibi, yüzyılda bir geliyorlar dünyaya..
Geçen yüzyıl bize nasip olmuştu.
İki yüz yıl üst üste şansın bize dönmesini ummayın..
Bakın, Ortadoğu ve Orta Asya siyasetini tamamen bir Ilımlı İslam Türkiye'ye bağlamış Amerika'nın niyetleri nasıl açık!.. Ne diyor gayri resmi sözcüleri Newsweek dergileri..
Türkiye'de iki derin devlet var. Biri temiz.. Onlar Atatürk
Cumhuriyetçisi laikler.. Kimler?.. Ordu.. Yargı.. Üniversiteler.
Yani tüm dinamik güçler ve tüm Atatürk bekçileri..
Bunlara dil uzatamıyor. Ne diyor.. Bir de Kirli derin devlet var..
Temiz derin devlet varlığını devam ettirebilmek için kirliye muhtaç.
Yani eninde sonunda o da bulaşık... O da kirli..
..Ve baklayı ağzından çıkarıyor..
"Ey Türk milleti.. Bu derin devletten kurtulmak için tek yol var önünde.. Mart ayındaki seçimlerde oyunu AKP'ye ver. Yüzde 47'den daha fazla ver ki, onlar iyice coşsun, ötekiler iyice pıssınlar.." Yani, Deniz Baykal'ın göstermelik, Devlet Bahçeli'nin "Yavru" muhalefetine bile tahammül edemiyorlar, görünüşte.
Aslında Amerika'nın sorunu muhalefet değil. Bir Kemal Derviş müdahalesiyle işi nasıl başarıp, darmadağın ettikleri tüm öteki partiler yanında iktidarı AKP'ye nasıl altın tepside sunduklarını bilmeyen var mı?. Amerika'nın sıkıntısı Atatürk'ün ve ilkelerinin yılmaz bekçisi Ordu..
O orda, öyle dimdik durdukça, cumhuriyetin laik ilkelerinden ödün vermek, Ilımlı İslam devleti kurmak mümkün olmayacak..
O zaman hedef ne?..Ordu!..
Türkiye'nin derin devleti var da Amerika'nın yok mu?..
Onlar salmazlar mı kendi derin devletlerini Türk Ordusunun üzerine..
O ordu yıpratılır, o ordunun Türk halkı nezdindeki başından beri açık ara süren "1 numaralı güvenilen kurum" niteliğine gölge, şüphe düşürülürse iş kolaylamaz mı?..
Oynanan oyun bu..Bu ülkede her iktidar, polisi ele geçirebilir..
Ama Menderes dahil, Ordu'yu ele geçirebilen çıkmadı. Çıkmaz.
O Harpokulu orda durdukça çıkmaz. Bugün polis ne durumda biliyor musunuz?.
Tarikatlar ne kadar sızmışlar haberiniz var mı?. Bugün Ordu'yu yıpratan her olayın içinde ve başında polisin olması tesadüf mü?.
Polis, yargının, yani savcıların, mahkemelerin isteğiyle mi hareket ediyor, yoksa iktidarın emir kulu mu?.
Polisin o gün nereleri basacağını polisten evvel devlet televizyonunun bilmesini neye bağlıyorsunuz mesela.. Çok kritik bir Ordu mensubunun evi basılır, güya çok önemli belgeler ele geçirilirken, savcılara haber verilmeyişi, polisin eve gelip yalnız başına 3 saat çalışması ve bilgisayarı yedekleme yapmadan alıp gitmesi tesadüf mü?. İçinden çeşitli silahlar çıkan kazı yapılırken, polisin tüm özel yayın kurumlarına engel olup, sadece TRT kameramanı eşliğinde çalışması hep masum tesadüf, ya da talihsizlikler mi?. Ordu'dan şüpheyi pompalayan satılık kalemler, hem de bu kadar temel yanlışı yapan polisi niye eleştirmiyorlar sizce?. Geçen gün, bulunan silahlarla ilgili, 1965 yılında askeri okulda bize verdikleri dersi özetledim. İşgal altındaki ülkede, işgalcilerle gerilla savaşı yapmak için, barışta gömülen, saklanan silahları anlattım. Bir emekli General dedi ki.. "Yazdıkların doğru.. Bak sana söylüyorum. Bugün bulunan tüm silah ve cephanenin devlete kayıtlı olduğunu asker de, polis de biliyor. Asker görev bilinci içinde sırlarını açıklamaz. Susuyor. Polis bunu biliyor ve kullanıyor.. Asker hızla yıpranıyor.." Ergenekon adı altında kopan tüm gürültünün baş hedefi, Atatürkçüler ve de özellikle Atatürk'ün ordusu..
İşte onun için diyorum..
Gün susma, sinme, geri adım atma, "Hele bir bekleyelim" deme günü değil..
Onlar organize.. "Fet" diyorum, yüzlerce küfür, tehdit maili yağıyor.
Bir yerden işaret almış gibi.. Bütün gazete yöneticileri, bütün köşe yazarları bu baskının altında..
Atatürk'e söven yazılar son günlerde nasıl azdı, nasıl yoğunlaştı?..
Çünkü onlara da alkış yağıyor her sövmelerinde, ayni merkezlerden. . Coşuyorlar.
Atatürk Cumhuriyetçileri. .Atatürk'ün Cumhuriyeti emanet ettiği gençler..
Korkmayın.. Sinmeyin.. Susmayın.. Bilgisayarlar kilitlensin haykırmanızla. ..
Atatürk'ün kurumları, onlara sahiplendiğinizi görsün, hissetsin, yaşasınlar..
Bu ülke bizim.. Bu cumhuriyet bizim.. Atatürk bizim..Biz yaşadıkça..
Korkmadıkça, sinmedikçe, palavraya pabuç bırakmadıkça..
* * * * * * * * * * * * * * * Hıncal ULUÇ
Alıntı:(Tuzyolu)...

6 Temmuz 2010

Çok Basit Hareketler Bunlar

Çok Basit Hareketler Bunlar



Türkiye'nin gündemindeki en önemli konu yılladır terördür. Akademisyenler, stratejistler, emekli askerler, köşe yazarları, yorumcular, bürokratlar vb. terörün nasıl bitirileceğine dair açıklamalar yapar. Bazısı uzmanlık alanına göre olayın askeri yöntemlerini masaya yatırır bazıları ekonomik boyutunu bir başkası da sosyal yönünü.

Muhalefet partilerinin de terör konusuna ayrı bir hassasiyetleri vardır. Olması da çok normaldir hatta olmaması anormaldir. Çünkü siyaseten muhalefet demek ülkeyi yönetmeye talip insanlar demektir. Bakarsınız bir sonraki seçimde halk kendilerine buyur birde seni görelim iktidar olarak diyebilir. İktidara gelmeleri durumunda da terörle mücadeleden birinci derecede kendileri sorumlu olacaktır.

Akademisyenler, stratejistler, köşe yazarları vb daha çok fikir üretme ve yorum yapma konumunda bulunurken ülkeyi yönetmeye talip insanların ülkenin sorunlarının çözümüne ilişkin somut projelerinin olması gerekir. Ülkeyi yönetmeye talip olmak kolay bir iş değildir. Uygun platformlarda, seçim meydanlarında, televizyon ekranlarında muhalefet partisi kendi projelerini seçmene anlatır bu projelere göre de seçmen oyunu kullanır. Hangi partinin projelerini daha çok beğeniyorsa o partiye oyunu verir. (Projeye filan bakmam benim partim filanca partidir o ne derse doğrudur diyen seçmenlere sözümüz yok tabii ki burada)

Ülkenin her sorununun çözümü ile ilgili muhalefet partilerinin somut projeleri olması gerekir dedik. Bu projeler sadece seçmenleri etkilemek ve oy devşirmek için mi kullanılır? Yoksa şu şekilde düşünen muhalefet partileri de var mıdır? Ülke için hayati önem taşıyan konular da öncelik ülkenin çıkarlarıdır; iktidar olmak, iyi muhalefet yapmak sonraki meseledir, bu ülke ağır yara alırsa ben iktidar olsam ne olmasam ne? Bir vatandaş olarak ülkeyi yönetmeye talip olan insanların muhalefette de olsa iktidarda da olsa özellikle terör konusunda ikinci şekilde düşünecek olgunlukta olmalarını temenni ederim.

Tabii ki siyaset ayrı bir uzmanlık alanı ve partilerin kendilerine özgü politikaları ve stratejileri var. Ancak ülkemiz yıllardır terör belasından çok çekmiştir ve hala da çekmektedir. Eğer bu sorun biran önce elbirliğiyle (iktidarı, muhalefeti, askeri, sivil toplum kuruluşları, akademisyenler, halk vb) çözülmezse bu durumda hangi parti iktidara gelirse gelsin bu sorunla uğraşmak zorunda kalacaktır.

Ancak bazı muhalefet partilerinin (terörü sorun olarak görüp bunun biran önce bitmesini istediğini düşündüğümüz muhalefet partileri) sorunun çözümüne katkıda bulunmak yerine maalesef hala oy devşirmenin peşinde olduğu görülmektedir. Üstelik bunu yaparken de nerdeyse konuyu "sen siperde çömeldin ben ayakta durdum o zaman ben daha cesurum, terörle daha iyi mücadele ederim" basitliğine kadar indirgediler.

İktidarla, muhalefet konuyu görüşmek üzere bir araya gelip konuşamıyorlar bile. Biri ben gelmem o gelsin diyor öteki olmaz Cumhurbaşkanı çağırsın diyor. Belki siyaseten yaptıklarının bir açıklaması vardır ancak problemin büyüklüğü ve çekilen acıların yanında bunlar "çok basit hareketler" olarak kalıyor. Lütfen aynı gemide isek ve gemi su alıyorsa el birliğiyle önce gemiyi tamir edelim ondan sonra dümen kavganıza kaldığı yerden devam edersiniz.   

İbrahim ALİN


Hotmail: Güçlü İSTENMEYEN POSTA koruması ile güvenilir e-posta. Hemen kaydolun.

23 Haziran 2010

UYUŞTURUCU MADDELERİN TANIMI VE SINIFLANDIRILMASI…

UYUŞTURUCU MADDELERİN TANIMI VE SINIFLANDIRILMASI…
Elveda TANIK
etanik@egm.gov.tr
Belirli miktarda alındığında, kişinin sinir sistemine etki ederek, akli, fiziki ve psikolojik dengesini bozan, kişi ve toplum içerisinde ekonomik ve sosyal çöküntü meydana getiren, alışkanlık ve bağımlılık yapan, kullanılmasını, bulundurulmasını, üretilmesini ve satışının kanunlarla yasaklandığı narkotik ve psikotrop sözcükleriyle de tanımlanan maddelere Uyuşturucu madde denir. Uyuşturucu madde kavramı genel anlamda, uyuşturma niteliğine sahip maddeleri ifade eder. Yani uyuşturan, duymaz hale getiren demektir. Bazen de keyif veren, kışkırtan, yatıştıran, uyanıklık sağlayan maddeler içinde kullanılmaktadır.
Kişiyi hayattan kopartarak kendisine bağımlı yapan, kişi ve toplum üzerinde (TERÖR, ÇEŞİTLİ HASTALIKLAR, SUÇ ARTIŞI ve EKONOMİ) üzerinde etkileri olan bu maddelerin neler olduğu, nelerden, niçin ve nasıl yapıldığı hakkında bir bilgimiz var mı? Veya merak ediyor muyuz? Gelin, hep birlikte bu maddelerin neler olduğunu görelim.
Bu maddelerin sınıflandırılması;
1- AFYON; haşhaş kozasının çizilmek suretiyle akan süt beyaz özsuyundan elde edilmektedir. Hava ile temasında ise kıvamı koyulaşır ve kahverengi bir renk alır. Haşhaş; her sene tohumdan yetişen, beyaz, pembe, kırmızı ve mor renkte çiçek açan dallı budaklı bir bitkidir. Olgunlaşan haşhaş bitkisinde, fındık ve küçük portakal büyüklüğünde bir koza oluşur. Bu kozanın kendisi bir uyuşturucu olmayıp, afyon ve türevlerinin elde edildiği bir kaynaktır.

Afyonun türevleri ise; Morfin, Kodein, Eroindir.

MORFİN; Afyonun kimyasal yollardan ayrılmasından elde edilir. Toz veya tablet halinde bulunabilir. Ayrıca morfinin maddesi tıpta geniş bir kullanım alanına sahiptir. Beyaz renkli, kokusuz ve çok acı bir tadı olup, suda erir.

KODEİN; kodeinde haşhaş kozası ve afyonda mevcuttur. Morfinden kimyasal süreçlerle elde edilen kodein tıp alanında kullanılır. Bu madde afyonda 0,5 oranında bulunur.

EROİN; baz morfinin asetik anhidrit maddesiyle çeşitli kimyasal işlem ve süreçlerden geçmesi sonucu edilen bir uyuşturucudur. Beyazdan açık kahverengiye kadar değişik renklerde bulunabilen, kokusuz, acı, kristal, toz bir maddedir. Kapsül ve tablet hali nede getirilebilir. Merkezi sinir sistemi üzerinde yatıştırıcı bir etkiye sahiptir. Eroin kullanıldığında vücudumuz tarafından morfine dönüştürülür.

2- KOKAİN; Güney Amerika kıtasının kuzey ve kuzey batı boyunca uzanan And dağlarındaki ılık iklim koşullarında yetişen ve Erythroxylou Coca olarak adlandırılan bitkinin yapraklarından elde edilen bir alkaloiddir. Bolivya ve Peru’da değişik oranlarda kokain içeren fiziki görünümleri birbirinden farklı iki tür koka yaprağı mevcuttur. Ekildikten 4 yıl sonra bitkinin yaprak hasadı yapılabilir.

Kokainin türevi ; crack dır.

CRACK; kokainin tehlikeli bir türevidir. Kokainin çeşitli kimyasal işlemlerle saflaştırılması neticesinde elde edilir. Beyaz ve krem renginde olup, kokainden daha etkili bir uyuşturucudur.

3- KENEVİR; dünyanın hemen hemen tüm coğrafi yapısı kesimlerinde yetişebilen bir bitkidir. Bitkinin özsuyunda bulunan uyuşturucu aktif maddesi Tetraa Hydru Cauuabiuol’ü, haşhaş bitkisinde olduğu gibi kolayca elde etmek mümkün değildir. Bitkinin çeşitli yollarla işlenmesi sonucunda içindeki özsuyunu muhafaza etmesi sağlanarak kullanımı mümkün olmaktadır. Birde bitkinin gövde ve yaprak bölümlerinde bulunan aktif maddenin değişik oranlarda olması nedeniyle maddenin çeşitleri de artmaktadır.
Kenevirin türevi; esrardır.
ESRAR; kenevir bitkisinin yapraklarının üzerindeki reçinenin çıkarılması ile “REÇİNE ESRAR” kurutularak elekten geçirilmesiyle “TOZ ESRAR” çeşitli şekillerde preslenmesiyle “PRES veya TAKOZ ESRAR” aktif maddenin fazlaca bulunduğu üst yapraklardan elde edilen esrara “GONCA ESRAR” esrarın alkol kloroform, hexane veya petrol eteri ile damıtılmasıyla “LİKİT ESRAR ” ismi verilen esrar çeşitleri elde edilir. Çok eski tarihlerden bu yana yaygın olarak kullanılan bir uyuşturucudur.
4- SENTETİK UYUŞTURUCULAR; doğal uyuşturucuların karşılığı olarak, kimyasal yollarla üretilmiş olan suni uyuşturuculardır. Kullanıldığında insanların sinir sisteminde yapmış oldukları etkilere göre; depresantlar, stimulantlar, halüsinojenler gibi sınıflandırmaya tabi tutulmuşlardır.

DEPRASANTLAR; barbituratlar, trankilizanlar ve sedatifler olarak tasnif edilmektedir.

CAPTOGAN; etkin maddesi fenetyllin olarak üretilen ve satılan captagonun, üretiminin yasaklanması neticesi yasa dışı yollardan gizli laboratuarlarda üretilmeye başlanması ile etkin maddesi ve içerisinde ne olduğu tam olarak bilinmeyen, ancak hapların üzerinde ki captagon logolarından dolayı satışı yapılan, farklı özelliğe sahip haplarda tespit edilmiştir.
EXTACY; ilk olarak Çeçe sineği gibi böcekler soktuğunda insanları uyku halinden kurtarmak için 1912 yılında üretildiği bilinen extacy’nin uyuşturucu olduğu ilk kez 1985 yılında Hollanda da rapor edilmiştir. Merkezi sinir sistemini uyaran amfetamin türevi, halüsinasyonlara da sebep olabilen sentedik uyuşturucu, tablet, kapsül, toz veya sıvı şeklindedir.
METHAMFETAMİN; amfetaminin çok aşırı bağımlılık yapan ve oldukça yüksek zehirleyici özelliği bulunan şeklidir. Etkisi ne kadar kullanıldığına bağlı olarak 2-24 saat arasındadır. Kısaca METH olarak bilindiği gibi, şeffaf kaya gibi görünmesi nedeniyle ICE (buz) olarakda bilinir. Bağımlılık yapar. Kullanıcıları takıntılı şekilde ciltlerini kaşıyarak, hayali böceklerden kurtulmaya çalışırlar.
LSD; renkli tabletler ve emici kâğıt şeklinde, su gibi renksiz sıvı ve ince jelatin kareleri şeklinde satılır. Ağızdan alınmanın yanı sıra, emici, parlak vs kâğıttan, çocukların çok hoşuna gidebilecek renkli çıkartmalardan, puldan vs yalanarak kullanıldığı bilinmektedir.
GHB ( GAMMA HYDROXYBUTYRATE); önceleri vücut çalışması yapanlarda kas büyümesini uyarmak için kullanılırken, son yıllarda eğlence partilerinde suiistimal edilmeye başlanmıştır. Elektrik panellerini temizlemeye yarayan bir kimyevinden sentez edilmiş olup, sıvı ve toz halindedir. Genellikle excaty ile birlikte kullanıldığı bilinmektedir. Kokusu ve tadı yoktur. Bu nedenle, her hangi bir şey içine kolayca karıştırılır.
KETAMİN; Hayvanların ameliyatlarında anestezide kullanılan “Özel K” denen maddedir. Özel K denen bu uyuşturucu, ketaminin ocak üstünde sıvıdan toza dönüştürülmesi ile elde edilmektedir. Çok güçlü halüsinasyona yol açar. Etkisi yarım ile iki saat arasındadır.
PCP (Phencyclidine); beyaz kristal toz şeklinde olup, kanun dışı uyuşturucu dünyasında tabletler, kapsüller ve renkli tozlar şeklinde görülür. PCP kullanan birçok insan bilmeden kullanıyor olabilir. Çünkü PCP katkı maddesi olarak kullanılmaktadır. LSD ve METAMFETAMİNLERE ilave edildiği bilinmektedir. PCP 1959 yılında damar içine yapılan anestezi ilacı olarak geliştirilmiş kuvvetli bir uyutucu olarak veterinerler tarafından kullanılmıştır.
Evet, bu maddelerin küçümsenemeyecek kadar büyük bir kısmının tıpta geniş kullanım alanına sahip olduğunu da görmekteyiz. Sadece sınıflandırmasını yaparak tanıtmaya çalıştığım, belirli dozda alınması durumunda kişinin sinir sistemi üzerinde etki ederek bağımlılık yapan bu maddelerin, kişi ve toplum üzerindeki etkileri, bağımlılığın sonuçları, uyuşturucu ile mücadelenin yolu ve tedavi merkezleri ile ilgili konuları da daha sonra ki yazı dizimde sizlerle paylaşacağım… 23.06.2010
Elveda TANIK

Son 7 Gün Sayfa Görünümü