Bu Blogda Ara

29 Nisan 2007

Garip Türkiye

Kaynak: 29 nisan 2007 Çağlayan’daki Şişli Abide-i Hürriyet Meydanı’nda gerçekleştirilen “Cumhuriyet Mitingi” ile ilgili TV haberlerinden dikkatimi çeken ifadeler. Mikrofon uzatılan vatandaş söylüyor:

“Türkiye laiktir, laik kalacak inşallah
Başka söze gerek var mı?


---------------------------------------------------
Haberlerde gördüğüm bazı bağlantılar.
1)
Sezer sadece ADD'ye cömert
Cumhurbaşkanı Sezer görevi boyunca ADD'ye 221 bin YTL para yardımı yaparken, bu cömertliğini başka kuruluşlara göstermedi kaynak

2)
Ankara'da 14 Nisan'da Atatürkçü Düşünce Derneği öncülüğüne yapılan ve büyük yankı uyandıran 'Cumhuriyet Mitingi'nin İstanbul ayağı, bugün saat 14.00'te Çağlayan'da başlayacak. Mitinge katılmak için çok sayıda vatandaş başta Ankara olmak üzere diğer illerden İstanbul'a geldi. Mitinge, CHP, DSP, SHP, İP gibi çeşitli siyasi partiler ve çok sayıda sivil toplum kuruluşu destek veriyor. kaynak
-------------------------------------------------------------------------
1)
Onbinler Anıtkabir'e yürüdü
Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) öncülüğünde düzenlenen ''Cumhuriyet Mitingi'', Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile şehitler için saygı duruşu ve İstiklal Marşı'nın okunması ile başladı.
kaynak

2)
Mustafa Kemal Paşa “Ölülerden yardım istemek medeni bir toplum için uygun değildir”, dedi. kaynak

Vesayet Altında Demokrasi olmaz...

Değerli Okuyucular,

Ülkemiz yine bir krizin eşiğine itildi, düştü denemez...

Artık ne AB hayalleri kurmaya ne enflasyonsuz bir ekonomi özlemeye hakkı yok insanımızın...

varsa yoksa ne olduğu bilinmeyen tanımlanmasına müsade edilmeye laiklik...

gözün aydın türrkiyem son kale askeri yargı kararı ile korundu...

28 Nisan 2007

Asker ve Fare


Yıllardır sanal alemde yaptığımız tümüyle gerçek olan çalışmalar yerel manada sonuç vermiştir, hepimiz gördük. Bizim “internet yayıncılığı”na olan ısrarımız, internet yayıncılığı ile memleket için çok şeyler başarabileceğimizi iddiamız bu alanın gelecekte çok önemli bir araç olacağını görmemizden kaynaklanıyordu. Bakın bugün hepimiz gördük, son darbe veya son muhtıra internet sitesinden yapıldı. Ne tank yürüdü, ne sokağa çıkma yasağı kondu. Buna rağmen Sanal muhtıranın etkisi de öncekileri aratmamıştır.

Artık asker silah değil fare (mouse) tutmaktadır.

Not: Bir darbe veya muhtıraya elbette karşıyım, ancak bir fenomen olarak bu olay kullandığımız internetin ne kadar önemli olduğu vurgulayan çarpıcı bir ispat unsurudur.



Bu Adam Ne Yapıyor?

Bu Adam Ne Yapıyor?
A) Başka CHP'li gelirse diye telaş ediyor
B) Boş koltukları sayarak seçimi iptal etmek istiyor
C) Gül gibi Cumhurbaşkanını "içine sindiremiyor"
D) Ne yaptığını bilmiyor

26 Nisan 2007

Gözlerini 367 bürümüş :(

'Gözlerini 367 bürümüş' Bugün, 10:20
Bir doktorun zenci ya da ne bileyim Çinli diye bir hastaya bakmamasını kabul edebilir misiniz? Öyle bir doktorun en hafif tabiriyle mesleğine ihanet ettiğini düşünmez misiniz? Bugün 367'yi savunan... Yani Meclis'in, cumhurbaşkanını seçmek üzere yapacağı ilk toplantıda en az 367 milletvekilinin bulunması gerektiğini öne süren hukuk hocaları da işte o doktorun durumundadır.
Emre Aköz-SABAH
Gözlerini 367 bürümüş Doktorlar Hipokrat yemini ederler. Yani dil, din, ırk ve cinsiyet farkı gözetmeden her hastaya en iyi biçimde bakacaklarına dair söz verirler.
Bir doktorun zenci ya da ne bileyim Çinli diye bir hastaya bakmamasını kabul edebilir misiniz? Öyle bir doktorun en hafif tabiriyle mesleğine ihanet ettiğini düşünmez misiniz?
Bugün 367'yi savunan... Yani Meclis'in, cumhurbaşkanını seçmek üzere yapacağı ilk toplantıda en az 367 milletvekilinin bulunması gerektiğini öne süren hukuk hocaları da işte o doktorun durumundadır.
367'yi savunan siyasetçilere kızmıyorum. Çünkü onlar gerçeği kendilerine göre yorumlar. Hatta yalan bile söylerler.
Ama işi bilim olan... Yani bilimin ve hukukun ahlakına uymalarını beklediğimiz bazı hocaların, "367 gereklidir" demeleri, mesleklerine ihanettir.
Bunlar üniversitedeki öğrencilerine öyle mi öğrettiler? Hayır! Dediler ki:
1) "Çocuklar! Aman dikkat edin, "toplanma yeter sayısı" ile "karar alma yeter sayısını" birbirine karıştırmayın. Aksi halde gülünç duruma düşersiniz. Çünkü herhangi bir derneğe üye olan sokaktaki vatandaş dahi aradaki farkı gayet iyi bilir."
Bir de şunu öğrettiler:
2) "Arkadaşlar! Kanun 'seçmek' amacıyla yapılır, 'seçmemek' için değil. Cumhurbaşkanlığına ilişkin Anayasa maddelerinin amacı da Çankaya'ya birisini seçmektir. Meclis'in üçte biri mızıkçılık ediyor diye cumhurbaşkanını seçmekten vazgeçilemez. Aksi halde bu durum, bir dahaki seçimde de tekrarlanabilir. Üçte bir oranında sandalyeye sahip, kriz yanlısı bir çılgınlar takımı, sistemi işlemez hale getirebilir. Sakın bunlara prim vermeyin."
Durum bu...
Ama o da ne? Anlı şanlı kimi hocaların, bazı emekli hâkim ve yargıçların gözünü 367 bürümüş. Hukuku eğip bükerek değil, hunharca kırarak "ille de 367" diyorlar.
Peki böyle bir şey olabilir mi? Yani 27 Nisan Cuma günü yapılacak ilk turda, toplantıya 367'den daha az milletvekili katılırsa...
CHP de bunu Anayasa Mahkemesi'ne götürürse... Anayasa Mahkemesi, "Evet 367 gereklidir" diyebilir mi?
Bilemem.
Ancak bildiğim iki şey var:
1) Cumhurbaşkanı Sezer, Anayasa Mahkemesi'nin 45'inci kuruluş yıldönümü nedeniyle Başkan Tülay Tuğcu'ya gönderdiği mesajda "Anayasa Mahkemesi, yasama ve yürütme organlarının oluşturduğu iktidar gücü karşısında denge rolü üstlenmektedir " diyor.
"Denge rolü" hukuki değil siyasi bir kavramdır. Sadece Anayasa Mahkemesi'nin değil, hiçbir mahkemenin "denge rolü" yoktur. Mahkeme bir vakayı "teknik" açıdan inceleyip karara bağlar.
Aynı hakemler gibi: Bir mahkemenin "denge rolü" üstlenmesi, bir hakemin 3 gol yiyen takım lehine havadan penaltılar vererek, skoru eşitlemesine benzer.
Sezer satır arasında, "AKP çok güçleniyor, Anayasa Mahkemesi olarak buna izin vermeyin" demekte.
2) Şimdiki Anayasa Mahkemesi'nin üyelerini tenzih ederim ama bu kurumun 45 yıllık mazisinde az da olsa kara sayfalar maalesef vardır.
Bakın Anayasa uzmanı, Doç. Zühtü Arslan ne diyor: "12 Eylül 1980 darbesinden sonra, ortada fiilen bir anayasa olmamasına rağmen, bu mahkeme çalışmalarına devam etmiştir. 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından, kurulduktan hemen sonra, Yüksek Adalet Divanı'nın kararlarını ve 27 Mayıs'ı eleştirmeyi yasaklayan kanunun Anayasa'ya uygun olduğunu ilan etmiştir."
Tarihimizdeki bu olumsuz örnekleri hatırlayınca... Ayrıca mevcut Cumhurbaşkanı da giderayak 'teşvik' edici sözler sarf edince... İnsan bir yandan 'Yok canım mümkün değil' diyor, öte yandan da tedirgin oluyor.

Son Komplo...

EKREM DUMANLI
e.dumanli@zaman.com.tr
Son komplo
BÜLENT UYGUN
Abdullah Gül'ün Köşk adayı olarak açıklanmasının ardından yaşananlara dikkatlice bakmak gerekiyor. Hemen herkesin kanaati, Çankaya'ya Başbakan Erdoğan'ın çıkacağı üzerineydi. Özal ve Demirel öyle yapmıştı.
Ancak Erdoğan, önemli bir feragatte bulundu ve partinin ikinci adamına Çankaya yollarını açtı. Bu davranışıyla Erdoğan'ın takdir topladığı aşikâr; çünkü "hiçbir fani, ayağına kadar gelmiş Köşk imkânını reddetmez" sözünü elinin tersiyle itti. Bu arada "Başbakan icraatın başından ayrılmasın" diyen sevenlerini de mutlu etti. Ayrıca, kendisinin cumhurbaşkanlığını içine sindiremeyip ülkeyi kamplaşmaya götürmek isteyenlere de izin vermedi.
Abdullah Gül ismine hemen her kesimden olumlu cevap geldi. TÜSİAD Başkanı Arzuhan Yalçındağ dün çok net bir duruş sergileyerek "Köşk seçiminde Meclis'e saygı, demokrasinin vazgeçilmez gereğidir" ifadesini kullandı ve Gül'ün 'uzlaşmacı kişiliği'ne vurguda bulundu. MÜSİAD'ın ve diğer sivil toplum kuruluşlarının tavrı da aynı çerçevede. Güler Sabancı'nın Abdullah Gül ile ilgili değerlendirmesi de oldukça önem arz ediyor. Sabancı, bir yandan Tayyip Bey'in fedakârlık ve istikrar isteğine işaret ediyor; diğer taraftan da Gül'ün herkese sempatik gelen özelliklerini hatırlatıyordu. İş dünyasının olumlu yaklaşımın bir diğer göstergesi de şu oldu; borsa dün rekor yükselişle kapandı.
Sokağın havası nedir? Çok net: Vatandaş Gül'e sıcak bakıyor. Çünkü Abdullah Bey'in hiçbir kimseyle kavgası yok. Herkesle uyum içinde, uzlaşma gayretleriyle tanınan bir siyasetçi o. Bu sebeple AK Parti dışından insanlar da Gül'ü sempatik bir aday olarak görüyor. Milliyet Gazetesi internet sitesinde anket yapılıyor; orada bile vatandaş yüzde 62 oranla Gül'ü destekliyor. 358 bin oy içinde böyle bir oranın çıkması yabana atılacak bir durum değil. Ayrıca ekonomideki olumlu gidişat , cumhurbaşkanlığı seçiminin krize dönüşmesi yüzünden olumsuz etkilenirse vatandaş buna sebep olanları unutmaz.
Çok kritik bir nokta var: AK Parti'den kim aday olursa olsun, kavga çıkarmaya baştan karar vermiş takıntılı bir zümre var bu ülkede. Tayyip Bey aday olsaydı, kıyameti koparacak gürültüler çıkarmayı planlıyorlardı. Gül, onlar için de sürpriz oldu. İlk anda hevesleri kursağında kalan bu dar zümre, şimdi başka bir komplo peşinde. Mesela var güçleriyle merkez sağ diye gördükleri Anavatan ve DYP'ye yükleniyorlar. Hayatlarında yataklarından bile sağ taraftan kalkmamış adamlar birden sağcı kesilivermiş. Aylar önce başlayan Mesut Yılmaz ve Demirel destekli çalışmalar, ilk genel seçimlerden ziyade, Meclis'teki ilk oylamayla ilgili. 367 diye ortaya atılan ve Türk siyaset tarihinin en büyük palavrası sayılacak bir senaryoyu Erkan Mumcu ve Mehmet Ağar'ın üzerine yıkmak istiyorlar. Hatta Ankara'da sıkça konuşulan bir söylenti hızla yayılıyor: Güya gazetecilik yapan, ancak otobüslerin üzerine çıkıp tükürükler saçarak kin ve nefret körükleyen bir adam merkez sağ parti liderleriyle görüşmeler yapmış, onlara arkasında ulusalcı bir grubun olduğunu, destek vereceğini vaat etmiş. Tek dileği varmış 367 meselesinin krize dönüşmesi. İddia o ki, solu harekete geçiremeyen şahıs sağdaki partilere Yüksek Yargı'daki dostlarından bahsediyor ve şayet bu mesele Anayasa Mahkemesi'ne giderse kesinlikle aleyhte karar çıkacağını söylüyor. Zaten bu şahıs nereye gitse yargı üzerindeki güçlerini(!) ifade ederek başlıyor söze...
Merkez sağ liderlerinin, CHP ile ittifak anlamına gelecek oturuma katılmama kararını kendi seçmenlerine izah etmesi mümkün değil. Hele söz konusu kişi Abdullah Gül'ken ve arkasında bu kadar geniş kamuoyu desteği varken Erkan Mumcu'nun ve Mehmet Ağar'ın kendi tabanlarıyla karşı karşıya gelmesi düşünülemez. CHP ile durum böyleyken, ağzından çıkanı kulağı duymayan ve ettiği hakaretlerle milletin öfkesine sebep olan bir kişiyle ittifak kurulması düşünülebilir mi? Şahsen ben ihtimal vermiyorum. En azından -tanıyabildiğim kadarıyla- Mumcu'nun buna boyun eğmeyeceğine ve Ağar'ın bunu kesin bir dille reddedeceğine inanıyorum.
Ya tam aksi olursa? Yani, yargının siyasal tasarrufuna kapı aralanırsa ve hiçbir dönemde aranmayan 367 şartı, AK Parti döneminde ortaya atılırsa, cumhurbaşkanlığı seçimi sonsuza kadar kilitlenirse... Açıkça söylemek lazım ki o zaman AK Parti mağduriyetin verdiği hızla oy patlaması yapar, merkez sağdaki partiler çok büyük sıkıntı çeker. Ülkenin yaşayacağı kaos da işin cabası. İşte tam o noktada vatandaş sorar: "Ne gereği var bu komplonun ve ne mantığı var komplocularla işbirliğinin?"
26 Nisan 2007, Perşembe

24 Nisan 2007


"TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞI'NA
Anayasa'nın 101. maddesi uyarınca Türkiye Cumhuriyeti'ninin 11. Cumuhurbaşkanlığı için aday olduğumu ve gereğini saygılarımla arz ederim.

24.04.2007
Abdullah Gül
Kayseri Milletvekili"

Abdullah Gül bu dilekçeyi saat 13:46:52 de Bülent Arınç'a verdi...
Ülkemiz için yürekli bir adım olarak görüyorum, hayırlara vesile olmasını dilerim.

22 Nisan 2007

Misyonerlik tebliğ midir?

Merhaba,
Yeni bir mekânda, yine dostlarla olmak mutluluk verici.
Sayın Ahmet Gülşen’in davetiyle geldiğim bu köşede, gündeme ait olaylarla ilgili acizane fikirlerimi sizlerle paylaşacağım.
Her yazı sahibinin dileği, benim de dileğimdir. Yazdıklarımıza ne kadar çok ilgi ve eleştiri gelirse, yazma şevkimizin de o kadar artacağı muhakkaktır.
İlk yazımı, içinde bulunduğumuz şartlar nedeniyle anlamı daha da önem kazanan ‘Milli Egemenlik’ konusuna ayırmayı düşünüyordum. Ancak, Malatya’da yaşanan vahşet, bu yazımı ertelememe neden oldu.
Malumunuz, geçen hafta Malatya’da meydana gelen vahşet, gündeme damgasını vurdu.
Üniversiteye hazırlanan 5 genç, İncil ve diğer Hıristiyanlık kitaplarının basım ve dağıtımını yapan bir yayınevinde, bir Alman ve iki Türk Hıristiyan’ı öldürmesiyle ilgili gözaltına alındı.
Bu olayla ilgili 12 kişinin sorgusu sürüyor. Umarım, bu cinayetlerin arkasındaki sır perdesi aydınlatılır.
Ancak, tıpkı Trabzon’daki Rahip Santoro ve İstanbul’daki Hrant Dink cinayetleri sonrasında olduğu gibi, bu vahşet sonrasında da özellikle Avrupa’da, Türk Milleti’nin inancına saldırı okları yönlendirildi.
Müslüman Türk Milleti olarak, bin yıldır Anadolu’da diğer dinlere karşı ne kadar hoşgörülü olduğumuz gün gibi açık olduğu için bu saldırıları hiç de hak etmediğimiz kanaatindeyim.
Batı, tıpkı, Ermeniler’e iddia edildiği gibi bir soykırımı işlemediğimizi çok iyi bildiği gibi, Müslüman’ın hoşgörüsünü de iyi bilmektedir. Onların amacı, bu yalan propogandalarla, Türkiye’yi bölmektir.
Malatya’da işlenen cinayetleri, tabii ki, hiçbir akl-ı selim haklı gösteremez. Ancak, Batı’nın tuzağına düşerek, bu cinayetlerin ezikliği altında, Misyonerlik faaliyetlerini görmezden gelmeyelim.
2005 yılında, ‘Misyonerlik’ ile ilgili bir yazım, bir dergide yayınlanmıştı. Dergi, idealist bir arkadaşımın (Abdülkadir Karataş) büyük fedakârlıklarla çıkardığı ‘Küçük Asya’ isimli fikir dergisiydi. Altı sayı çıkma başarısını gösteren bu aylık dergi, ne yazık ki, ekonomik zorluklara daha fazla direnemedi. Sevgili Abdülkadir’in yüreğinde sönmeyen bir ateş olduğunu düşündüğüm bu derginin yeniden yayın hayatına başlaması dileğimizdir.
Malatya’daki olaylarla birlikte, arşivimdeki Küçük Asya’ları karıştırarak o yazımı buldum. Satır satır okudum ve bu platformda sizlerle de paylaşmak istedim.
Şubat 2005 sayılı ‘Küçük Asya’daki yazım şöyleydi:


Misyonerlik tebliğ midir?


Misyonerlik faaliyetleriyle ilgili haberler son günlerde yeniden gündeme ağırlığını koydu. Türk gençliğinin dini eğitimle yetişmesine karşı çıkanların, imam hatip liselerinin sayısının çokluğundan dert yananların bile bugün “Din elden gidiyor” feryatlarıyla misyonerlikten dert yandığını görüyoruz.
Nedir Misyonerlik?
Latince ‘Missio’ kelimesinden Batı dillerine türetilen misyon, “Bir iş için bir kimseyi özel olarak görevlendirme” anlamına gelirken, ‘Misyoner’ de bu işi benimseyen kişiye verilen ünvan olarak kullanılıyor.
Yahudiler’in, seçilmiş insanlar olduklarına inanmaları ve Musevi inancını yayma faaliyetlerini M.S. 2. Yüzyıl’da bırakmaları, İslam’da ise tebliğin sadece dini tanıtma ile sınırlı olması ve insanların zâfiyetlerinden yararlanma, kandırma gibi metotları kullanmaması sebebiyle, günümüzde misyonerlik kelimesi Hıristiyanlık ile özdeşleşmiştir.
16. Yüzyıl’da, tüm dünyaya yayılan misyonerler, günümüze dek sayıları da artarak faaliyetlerini sürdürmekteler. 19. ve 20. yüzyıllarda, Anadolu da dahil tüm Osmanlı topraklarına yayılan misyonerler, günümüzde her türlü iletişim araçlarını da kullanarak Türk gençlerine musallat olmayı sürdürüyor.
Görünüşte gayeleri, İsevilik inancını yaymak olsa da; Ankara Ticaret Odası (ATO) ve Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) tarafından hazırlanan raporlarda açık bir şekilde görüldüğü gibi, misyonerliğin asıl amacı, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını bozmaktır.
Türkiye’yi, etnik ve dini ayrılıkları tetikleyerek parçalamayı hedef alan misyonerler, bu amaçlarını gizlemek için din ve vicdan özgürlüğünün arkasına sığınıyorlar. “Müslümanlar İslam’ı yaymak için özgürlük ararken, nasıl olur da Hıristiyanlar’a bu hakkı çok görüyorlar” diyorlar.
Tabii ki, tüm söyledikleri gibi, bu sözleri de kandırmacadan başka bir şey değil.
İslam Dini, her hak dinde olduğu gibi tebliği emreder. Her Müslüman, ‘Emr-i bil ma’rûf, nehy’i anil münker’le (İyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak) görevlendirilmiştir. Her Müslüman, dinini, tüm insanlığa duyurmak zorundadır. Ancak İslam Dini tebliği, sadece sözlü anlatım ve davranışlarla örnek olmayla sınırlar.
Zorlama yoktur.
Hile ile, dalavere ile insanların din değiştirmesi için çalışma yoktur.
İnsanların ihtiyaçlarından, zaaflarından faydalanma yoktur.
Misyonerlik faaliyetlerine baktığımızda ise hile, dalavere ve zaaflardan faydalanma metotlarını açıkça görürüz.
17 Ağustos 1999’da tüm Marmara Bölgesi’ni vuran deprem felâketinde olduğu gibi, bugün de, Güney Asya ülkelerinde, özellikle Müslüman nüfusun ağırlıkta olduğu Endonezya’da deprem ve tsunami felâketine uğrayan insanlara yardım eden misyonerler, bu insanların çaresizliğinden istifade ederek onları Hıristiyanlığa çekmeye çalışmaktalar.
Türkiye’deki ekonomik istikrarsızlığı, yoksulluğu bile silah olarak kullanan misyonerler, iş bulma, maddi imkânlar sağlama gibi yollarla Müslüman gençleri kandırmaktadır.
Hiçbir ilahi din, zinayı hoş görmez. Zina, İslamiyet’te olduğu gibi, Hıristiyanlık’ta da, Yahudilik’te de yasaktır. Ancak günümüzde misyonerler, gençleri saflarına çekmek için çekinmeden seks tuzakları da kurmaktadır.
Tabii ki, Türk gençlerinin misyonerlerin tuzaklarına düşmesinde, içimizden kaynaklanan sebepler de var.
Okullarda yeteri kadar dinini öğrenemeyen, ibadethane, din adamı denildiğinde televizyonlardaki Amerikan filmlerinde gördüğü kiliseyi ve papazını hatırlayan, yemek duası denildiğinde, ‘Küçük Ev’ dizisindeki Ingalls Ailesi’nin yemek masası etrafındaki hareketi gözünün önüne gelen gençlerimiz, maalesef misyoner yalanlarına daha çabuk kanabilmektedir.
Aydın geçinen kesimin, televizyonların ve basının, büyük bir iftirayla Türkiye’nin geri kalmışlığının sorumluluğunu İslam Dini’ne yüklemesi, misyonerlerin yalanlarıyla birleşince gençlerimizin tuzağa düşmesi kolaylaşmaktadır.
Misyonerlerin tuzağına düşmemenin, ülkemizi parçalatmamanın yolu; Çocuklarımıza ve gençlerimize dinimizi, milli değerlerimizi tam olarak öğretmekten geçer. Ailesinde ve okulunda bu değerleri öğrenen ve inançlı bir şekilde yetişen gençlerimize hiçbir misyoner zarar veremez.

19 Nisan 2007

Kutlu Doğum


Peygamberimiz Muhammed-i Mustafa (sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in dünyayı teşriflerinin yıl dönümü olan 16-22 Nisan 2007 Kutlu Doğum Haftası ve 30 Mart 2007 (12 Rabiülevvel 1428) Mevlid Kandilinizi tebrik eder,Hayır, bereket, diriliş ve şefaatlere vesile olmasını dileriz... Video Naatı şerifleri dinleyin.

14 Nisan 2007

HAŞİM EL-BAĞDADİ (1335-1393 H. /1917-1973) adına düzenlenen 7. Milletlerarası Hat Yarışması sonuçlandı.

İslam Konferansı Teşkilatı'na bağlı İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA), HAŞİM EL-BAĞDADİ (1335-1393 H. /1917-1973) adına düzenlenen Yedinci Milletlerarası Hat Yarışması'nın sonuçlarını ilan etmekten memnuniyet duyar.

IRCICA, İslam sanatı mirasını korumak ve geliştirmek amacıyla yaptığı faaliyetler çerçevesinde periyodik olarak hat yarışmaları tertip etmektedir. Bu yarışmaların gayesi, klasik İslam hat sanatının korunması, yaşatılması, teşviki ve geliştirilmesi; İslam kültürü dışından gelen tesirlerle orijinal ve otantik klasik hat sanatı dışında ortaya çıkan yeni yaklaşımlardan korunarak, geleneğe bağlı prensip ve kaidelere uygun şekilde devam etmesini sağlamaktır.

Yedinci Hat Yarışması jürisi, IRCICA'nın İstanbul Yıldız Sarayı'ndaki merkezinde, IRCICA Genel Direktörü, Organizasyon Komitesi Başkanı Dr. Halit Eren'in başkanlığında 28 Mart – 6 Nisan 2007 (9-18 Rabiu-l Evvel 1428 H.) tarihleri arasında toplanmıştır. Yarışma jürisi, klasik İslam hat sanatı sahasında milletlerarası seviyede kabul görmüş olan şu uzmanlardan meydana gelmiştir:

1. Ahmed Ziya İbrahim, Hat sanatı hocası, Suudi Arabistan (eş-Başkan);

2. Mus'ad Khudair Al-Borsaidi, Mısır Halk Hat sanatı Cemiyeti Başkanı, Mısır;

3. Ubaida Muhammed Salih al-Banki, Hat sanatı hocası, Suriye

4. Prof. M.Uğur Derman, Hat uzmanı, IRCICA;

5. Hasan Çelebi, Hat sanatı hocası, Türkiye

6. Rasheed Butt, Hat sanatı hocası, Pakistan

7. Belaid Hamidi, Hat sanatı hocası, Fas

Irak'lı Jüri üyesi ve Hat sanatı hocası olan ve katılması beklenen İhsan İbrahim Edhem toplantıya katılamamıştır.

Jüri toplantısına Yarışma Sekreteri Mohammed Tamimi ve yardımcısı Said Kasımoğlu da katılmışlardır.

Jüri toplantısını açarken yaptığı konuşmada Dr. Halit Eren, IRCICA'nın üç yıldan beri, yani son yarışmanın yapıldığı dönemden bu güne kadar olan sürede sanat alanında gerçekleştirdiği çalışmaları özetledi.

Yedinci hat yarışması, İslam dünyasında tanınan belli başlı 14 hat dalında düzenlenmiş olup, bu dallar celi sülüs, sülüs, nesih, celi talik, talik, celi divani, divani, kufi, muhakkak, reyhani, rıkaa (icaze), rık'a, mağribi ve hürde talik'tir.

Yarışma Sekreterliği jüriye, yedinci hat yarışmasına sunulan ve önceden sınıflandırıp numaralamış olduğu, 38 ülkeden 916 yarışmacıya ait 1616 hat eserini teslim etmiştir. Jüri, yarışmanın şartlarını ve kaidelerini takip ederek ve bu çaptaki bir milletlerarası yarışmaya uygun asgari kalite standardlarını göz önünde bulundurarak safhalar halinde yürüttüğü çalışmasında, eserler arasında belirli sayıda seçim yaparak diğerlerini ayırmak suretiyle, her dalda öngörülen ödül sayısına uygun en iyi eserleri elde edinceye kadar elemeler yapmıştır. Dağıtılan ödül ve mansiyonlar ekteki listelerde görülmektedir.

Jüri değerlendirmesinde yazıda kesinliğe önem vermiş, ayrıca kararlarını verirken, yayınlanacak olan kazanan eserler katalogunda açıkça görülebileceği gibi belirli ekollerin kaide ve uygulamalarına itibar etmemiştir. Hat sanatının kaidelerine uygunluk, istifte yaratıcılık ve yarışma şartlarına uygunluk kriterlerini takip etmiş, sonuncusuyla ilgili olarak, küçük sayılabilecek hataları dikkate almamıştır.

Celi talik ve talik hat dallarında seviyelerin birbirlerine yakın olduğunu gören Jüri, birinci, ikinci ve üçüncü ödüllerin bu türler arasında eşit olarak paylaştırılmasını kararlaştırdı. Kufi yazısıyla ilgili olarak, Jüri üç mansiyon değerini altı esere eşit olarak vermeyi kararlaştırdı.

Değerlendirmesini tamamlayan jüri hat sanatının yeni gelişmeye başladığı bazı ülkelerden katılmış olan hattatların teşvik edilmesi gerektiğini kararlaştırdı. Dolayısıyla, Jüri bu ülkelerdeki hat sanatının seviyesinin yükseltilmesi amacıyla bazı teşvik ödüller tahsis etti. Jüri kadın sanatkarların katılımında da bir artış olduğunu ve bazılarının ödül kazandıklarını tespit ederek bu katılımcılara da bazı ek teşvik ödülleri tahsis etmiştir.

Ayrıca jüri, elemenin son safhalarına kadar elde tutulan ancak taşıdıkları bariz hatalar yüzünden veya hat sanatının ve yarışmanın kaidelerine, örneğin kalem kalınlığıyla ilgili şartlara uymamaları sebebiyle sonunda elenen bazı eserlere teşvik ödülü vermeyi kararlaştırmıştır. Jüri, Yarışma Sekreterliğinin bu yarışmalara düzenli olarak katılan ve ilerleme göstermiş olan bazı hattatlara işaret etmesi üzerine, bu sanatkarlara da teşvik ödülü verilmesini kararlaştırmıştır.

Ekteki listede görüleceği gibi yarışma neticesinde (21) ödül, (74) mansiyon ve (42) teşvik mükafatı (toplamı137), (25) ülkeden (119) yarışmacı arasında paylaşılmıştır. Toplam ödül ve mükafat tutarı (91.000) Amerikan Doları olmuştur.

IRCICA ödül kazananların eserlerini önce istanbul'da, sonra da İslam Konferansı Teşkilatı'na üye ülkelerde sergileyecektir. Ayrıca bu eserlerin reprodüksiyonlarını ve hattatların kısa hayat hikayelerini ihtiva eden bir katalog yayınlayacaktır. Yarışmada ödül kazananlara birer sertifika, ödül almamakla birlikte takdire layık eserlerle katılmış olanlara da birer katılma belgesi verilecektir. Bütün ödüller en yakın zamanda sahiplerine ulaştırılacaktır. Milletlerarası hat yarışmaları üç yılda bir düzenlenmektedir. İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi bu vesileyle ödül kazananları tebrik eder, diğer yarışmacılara gelecek yarışmalarda başarılar diler.

Son 7 Gün Sayfa Görünümü