Bu Blogda Ara

25 Aralık 2007

Biri küçük, iki kedi







Biri küçük, iki kedi





-Adam iş çıkışı
yorgun argın evine varmıştı. Hanımı kapıyı açtığında şaşkın baktı;


-Hayırdır bey, bu palto
nerden çıktı.


-Bu gün aldım.


-Hani çocuğa çanta
alacaktın, para anca yeter demiştin. Bak, defter kitaplarını poşetle götüren
bir o var koca sınıfta.


-Ben çocuğumun gönlünü
alırım merak etme.


Bir an durdu, biraz üzgün
baktı hanımının yüzüne;


-İş yerinde laf oldu,
soğukta bile ceketle gitmem, utandım. İnan istediğimden değil.


Hanımı yol verirken sordu;


-Kaça mal oldu kim bilir,
bu kadar pahalısını alman gerekir miydi ?


Adam gülümsedi;


-Şansım yaver gitti,
itfaiyeden ucuz bir kullanılmış palto arıyordum. Bunu satan adamla
karşılaştım, açıkçası cebimdeki paraya göre ucuz bir şeyler sordum, tuttu
bunu çok ucuza verdi.


-Aman bey, çalıntı filan
olmasın.


-Aklıma geldi, çekinerek
sordum. Bazı zenginler alıp, sıkılınca eski niyetine satıyormuş bu adamlara.


Şöyle bir baktı hanımına;


-Ne yapayım hanım, adamı
sorguya mı çekeyim. Ortalıkta zabıtası da var, polisi de.


-Ne bileyim çekindim işte.
Neyse güle güle giy.


İlkokula başlayan çocuğu
kapıya koştu;


-Baba, baba !


-Noldu oğlum, bu ne
heyecan?


Çocuk az ilerde, duvar
dibinde çömelmiş bir anne ve bir yavru kediyi gösterdi.


-Bak iki kedimiz oldu. Ama
annem eve almam diyor kedileri.


Kadın; “Oğlum, sokak kedisi
eve alışmaz kolayca. Hem evimiz tek odalı, gece gelip üstüne filan yatarsa
ne yaparız.”


Adam; “Annen doğru söylüyor
oğlum. Tek odalı evde olmaz, gece senin yanına gelir, ağzına tüy kaçar
filan”


-Ama baba bu gece soğuk
olacakmış, üşürler.


Adam kedilere baktı.


-Alışmışlar gibi buraya
gitmeye niyetleri yok galiba. Yemek filan mı verdiniz ?


Çocuk; “Ben peynir verdim.
Annemle de şarkısını söyledik kedilerin”


-Hımm, söyle bakalım, ben
de duyayım.


-Biri küçük iki kedi,
verdim peyniri yedi. Küçük olan bakıp bakıp, “Daha doymadım.” dedi.


-Aferin çok güzelmiş. Neyse
ben gidip onlara göre bir karton kutu bulayım, gece içinde ısınırlar.


-Tamam bey, ben de kutuya
koyacak kumaş parçaları bulayım.


Çocuk; “Yaşasın !”


-Ama beni beklemeyip
annenle uyuyacaksın, çok geç oldu tamam mı ?


-Tamam babacığım.



*** ***


Adam, karanlık sokaklara doğru süzüldü.
Gecenin soğuk geçeceğini o da duymuştu. yeni paltosunun sıcaklığına
bayılmıştı, “Biz sıcacık evimizde otururken, kapımıza gelen iki kedinin
üşümesi hiç güzel olmaz, içimizi yaralar.” Çocuklarının küçüklüğü hastalıkla
geçtiği için üzerine titriyorlardı. Özellikle kendisi hayvanları çok sevdiği
halde, eve kedi, kuş almayı düşünmek bile istemiyordu. Dışarda kedi-köpeği
sevdikten sonra ise kendisi gibi, çocuğunun da elini iyice yıkattırıyordu.



Büfelerin, marketlerin, akşamları dışarı
attığı temiz kutulardan bulacağını umuyordu. Fakat sokağın ıssızlığı,
sessizliği içine bir ürperti salmaya başlamıştı. Gecenin karanlığında bir
süre kendi ayak sesinden başka ses duyamadı. Karanlık, loş kısımlardan uzak
durmaya çalışıyordu ama sönük gece lambaları yüzünden bazen karanlıkta
yürümekten kurtulamıyordu.


Bir markete yönelmişti, yolunun üzerinde
geçmesi gereken uzun bir karanlık ve duvarların loşluğunda bir kaldırım
vardı. İşin kötüsü karanlığın içinden kendisine doğru yaklaşmakta olan
adamları görmüştü. Bu sessiz gecede tanımadığı insanlarla, üstelik karanlık,
loş kaldırımlarda karşılaşmayı hiç istemezdi. Adımlarını yavaşlattı. Sonunda
kendisi karanlığa girmeden adamlar ışığa çıkmıştı. Selam verdi;


-Selamün aleyküm !


Adamlar yüzüne garip garip bakarak, cevap
vermeden yavaşça yanından geçtiler.


Canı sıkkın karanlığa daldı. “Yuh be, ne
biçim adasınız. İnsan Allah’ın selamnını almaz mı!” Birkaç adım atmıştı ki,
arkasında uzaklaşmakta olan ayak seslerinin iyice uzaklaşmasını beklerken,
birden kendisine yaklaştığını farketmişti. Bakmamaya çalıştı ama sesler çok
yaklaşınca endişeyle döndü. Aynı anda öndeki iri yarı adam paltosunun
yakasından yapıştı, ince zayıf olan adam da bir bıçak çekip boğazına
dayamıştı bile.


-Çıkar lan paraları.


-Param yok.


-Uzatma da sökül paraları.


-İnanın param yok.


Biraz uzakta duran adam pis pis sırıttı;


-Yalan söylüyor. Parası olmasa bu pahalı
paltoyu giyebilir miydi !


adamın konuşmasına imkan vermediler. İri
yarı adam öfkeyle;


-Bu bizi oyalacak, birileri
gelir şimdi.


Onun lafı bitmeden, ince zayıf adamın kolu
bir ileri bir geri hareket etti. Adam yeni paltosunun göğsünden sızan kana
inanmaz gözlerle bakarak yerdeki boş karton kutunun yanına doğru yere
yığıldı.


Üç adam birden bütün ceplerini kurcalamaya
başladı. Kısa sürede parası olmadığını anlayıp, uzaklaştılar.


Yerde kalan adamın gözleri kapanmaya
başlamıştı, uzakta bacası tütmeyen bir eve bakar gibiydi. Gözlerinde
gülümseyen bir çocuk yüzü canlanınca dudaklarında bir acı tebessüm donup
kaldı.



Biri küçük, iki
kedi

































Biri küçük, iki kedi üşüyordu


Biri küçük, iki kedi donuyordu


Birkaç sokak ötede, kan içinde


Siyah paltolu adam ölüyordu



Bir gece kondu, bir kadın-bir çocuk


Yeni yeni acıları bekliyordu.


Gece karanlıktı, ayazdı gece


Mehtap şahit oldu,susup sessizce



Karanlıktı soğuktu, ve bir yağmur


Issız sokakta bir ceset sadece


Dudağında yarım acı gülüşle


Tütmeyen bir bacaya bakıyordu



Biri küçük, iki kedi üşüyordu


Biri küçük, iki kedi donuyordu


Birkaç sokak ötede, kan içinde


Siyah paltolu adam ölüyordu






Ahmet Ünal ÇAM


25-12-2007 01:10





Öyküler

7 Aralık 2007

4 - Gözü Açılmış Bir Türk - 4


Herkes derin sessizliğe gömülmek üzereyken, birisi alaycı alaycı;
-Sami'nin köşesindeki son yazıya bak, aklı sıra şiir yazmış.
Sami dikkatle baktı;
-Ne yazmış?
- " Düşerse başın dara, Hulusi'yi ara " böyle ciddi bir yazının sonuna konacak şiir mi bu.
Sami'nin gözlerinde bir ümit ışığı parladı "Hulusi amca yaşıyor demek ki" diye düşündü. Ayağa kalktı,
-Acele bir yere yetişmem gerek. Çok güzel bir sohbetti, istifade ettim, sağolun.
Sami hızla kafeden çıkarken, peşinden süzülen gölgeyi farketmemişti.

Sami, Hulusi beyin yaşadığını ve yazısının sonuna eklediği dizeyle, kendisini araması için mesaj gönderdiğini düşünüyordu. Bu düşünceler içinde, yine de tedbirli olmaya çalışarak telefon kulübesi aramaya başladı. ‘Yakalanırım’ endişesiyle, ortalıktaki telefon kulübelerini kullanmak istemiyordu. Sonunda biraz kutuda kalan ve loş bir ışık altındaki dar sokaktaki telefon kulübesine yürüdü. Beş-on saniye sonra takip eden gölge de aynı sokağa girdi.
Takip edildiğini anlayan Sami, köşeye saklanmış ve birden gölgenin üzerine atlamıştı ama ummadığı bir karşılık gördü. Sırtına atlamaya çalıştığı iri adam, daha ilk hareketinde biraz yana kaymış, onu tek kolundan yakaladığı gibi yere doğru savurmuştu. Kafasının taşlara çarpacağını görünce gözlerini kapattı. Ama beklediği olmadı, kendisini savuran adam ensesine elini koymuş ve kafasını korumuştu. Merakla baktı;
-Siz !
-Hayırdır Sami bey, bu ne şiddet.
Sami adamı tanımıştı, kafede sohbet ettiği gruptaki emekli denizciydi.
-Beni tanıyorsunuz.
-Daha neler, bir sakal bıraktınız diye sizi tanıyamayacaksak.
-Sami üstünü çırparak kalktı.
-Ne istemişsiniz.
-Gizlenmeye çalışan halinizi fark edince kafede sormak istemedim, sanırım bir şeylerden kaçıyorsunuz,.
-Evet, son yazılarımdan sonra bazı tehdit mesajları aldım.
-Bu kadar kolay pes etmeyin. Vural Savaş’ın beğendiğim bir sözü vardı, tam hatırlayamasam da; “Bu ülkenin ileri gitmesi için, iyiler de, kötüler kadar cesur olmak zorundadır” gibi bir şeydi.
-Yok, pes etmiş değilim ama tedbirli olmam gerekiyor.
Bir an denizcinin yüzüne baktı, sonra güvenebilirim gibi bir edayla ;
-Aslında tehdidin boyutu yüksek. Bazı istihbarat birimlerinin hedefi olduğunu sanıyorum.
-Yardım edeceğim bir şey olursa, elimden geleni yaparım.
-Niçin tehlikeyi göze alıyorsunuz ?
-Son yazılarınızın milli davalara hizmeti beni ziyadesiyle mutlu etti. Bu konularla hiç ilgilenmeyen bir kısım insanları yazılarınız bilgilendiriyor.
Sami, bazı şeyleri ilk öğrendiğindeki durumunu hatırladı, mırıldandı ;
-‘Gözünü açıyor ’ da diyebiliriz.
-Evet.
-Teşekkür ederim. Takibinizin tek sebebi bu muydu.
-Hayır, sohbette bahsettiğim konuyu köşenizde yazmanızın faydalı olacağını umuyorum ve biraz daha detay vermek istiyorum.
Sami, telefon kulübesine baktı, aramayı erteledi;
-Peki.
Sakarya’da çayhanelerinden birine gittiler, bir köşeye oturdular. Emekli denizci ismini söylememişti, Sami de sormadı. Direk konuya girdi;
-Ciddi, ön yargısız bir araştırma yaptıysanız siz de fark etmişsinizdir ki, terör örgütü artık uluslar arası taşeron bir örgüt haline geldi. . Kandil'e giden İngiliz Sunday Times Gazetesi muhabiri Hala Jaber'in şu gözlemi her şeyi anlatmaya yetiyor: 'Kandil’de teröristler arasında İngilizler, Ruslar, Almanlar, Yunanlılar, İranlılar ve Araplar var.' Bu demek oluyor ki, Türkiye üç-beş çapulcu diyerek gaflete düşebilir. Ülkesini seven insanlar olarak teröristlere önem verilmesini, muhatap alınmasını istemiyoruz ama bilmek zorundayız ki, çeşitli ortamlarda elimizi sıkan dost ülkeler de bunlara destek oluyor.
-Hımmm
-Geleceğim konu, daha önce anlattığım, uçaklarımızı, haberleşmemizi kilitleyebilmeleri konusu mutlaka yazılmalı. Biz belli ülkelerden silah, gemi, uçak aldığımızdan ve o ülkeler gün gelip teröristlere destek olmaya kalktıklarında bize büyük zarar verebileceklerini bilmek ve tedbir almak zorundayız. Mesela ABD birlikleri bir bölgeden geçerken, çevrede uzaktan kumandalı mayınların sinyal gönderilerek patlatılmasını engelleyebiliyorlardı ama bize bu konuda destek olmadılar. Sadece uzaktan patlatılan mayınlarla verdiğimiz şehitler bile yürek dağlayıcı sayıda.
-Bizim istihbaratımız bilmiyor mu bu konuları?
-Biliyorlar ve bazı çok zeki mühendisleri, bu mekanizmalara karşı mekanizma geliştirmeye yönelik araştırmalarda görevlendirmişlerdi.
Sami gülümsedi;
-Güzel, umut besleyebiliriz yani.
-Aselsan’da bu konularda görevlendirilmiş üç mühendis peş peşe şüpheli bir şekilde intihar etti.
-Bu ne demek ya, üçü de mi.
-Evet çalıştıkları konular arasında öncelikli olan, dost ülkelerce(!) uçaklarımızın, helikopterlerimizin mekanizmalarına müdahale edilmesinin, kilitlenmesinin önüne geçebilecek bir sistemdi.
Sami’nin başı öne eğildi.
-Her şeyi dışardan alırsak olacağı bu dur. On tane alacağımıza, aynı parayla iki tane bizim olanı yapsak, bağımsız olsak ne olurdu sanki. Biz 2 tane yapmaya başlasaydık, ABD, Rusya, Çin,Fransa gibi ülkelere güvenmeyen, onlara aşırı bağımlı olmak istemeyen ülkeler de bizden silah almaya başlardı.
-İşte Sami bey, tehlikeli sulara şimdi geldiniz; Savunma sanayinde bağımsızlık !
-Şimdi anlıyorum, Devrim denen ilk Türk otomobilinin niçin telaşla kötülenip, ortadan kaldırılmaya çalışıldığını.
-Atatürk zamanında iki otomobil yapılmış ve kasıtlı mı, unutularak mı, hala emin olmadığım şekilde, Devrim otomobiline benzin konulmamış. Tabi otomobil yürümeyince, bağımsız otomobil sanayimiz doğarken ölmüş.
-Çok acı.
-Çok acı ama az bilinen bir acımız daha var. Özellikle havacı arkadaşlar anlatır bunu.
-Nedir?
-Vecihi Hürkuş adını hiç duydunuz mu? (http://www.tayyareci.com/hvtarihi/vecihihurkus)
-Hımm, düşünüyorum hiç duymadım.
-Üzülmeyin çoğu kişi duymadı. Bu ülke için çalışan isimsiz kahramanların çoğunun adı duyulmaz zaten.
-Şimdi saygıyla anılan, son yıllarında Erzurum’lu Nene hatun’un açlıktan ölmemek için torunuyla zar zor geçinmeye çalıştığı gibi. Mermiler ıslanmasın diye, beşikteki bebesinin örtüsünü alıp, mermilerin üstüne örten Çankırı’lı Kara Fatma’nın hatırlanmaması gibi.
-İçim yeterince dolu Sami bey, onları daha müsait bir zamanda konuşalım.
Sami, denizcinin dayanamayıp gözlerini sildiğini gördü.
-
-Bu ülkenin nice gizli kahramanı var ki, ülke için savaşıp, sonra da bir köşeye atılan, aç kalsa bile gururdan el açmayan. Off of, anlatmakla bitmez.
-Haklısınız. Vecihi beyi merak ettim, dinleyelim o zaman.
-Vecihi bey, Kafkas cephesinde savaştığı günlerde bir Rus uçağını vurur ve bir ilke imza atar. Ancak bir başka hava savaşında tayyaresi isabet alır, sağ salim yere inmeyi başarır, düşman eline geçmesin diye uçağı yakar. Ruslar onu esir alır Hazar Denizi’ndeki Nargin adasına kapatırlar. Buradan Azerilerin yardımı ile kurtulur. Daha sonra Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’da bırakılmak zorunda kalınmış harap Yunan uçaklarının parçalarından marangoz Şaban Efendi ile birlikte kendisine “Vecihi K VI” ismini verdiği bir uçak yapmıştı.Bazen bombayı uçaktan beline kadar sarkıp, düşmanın üzerine eliyle attığı halen anlatılır.
-Helal olsun.
-Maalesef, sonraki yılları o kadar parlak değil. Yerli uçak sanayi oluşsun diye yıllarca çabaladı, gerekli desteği görmedi, iflaslarla uğraşıp durdu.Yunanlıların kaçarken bıraktıkları motorları kullanarak “Vecihi K VI”yı yaptı, demiştim ya. Yapar ama havalanmak için müsaade alamaz. Uçağın kusursuz olduğunu göstermek için marşa basar, ancak ödül yerine ceza gelir, o da istifasını sunar. Hava kuvvetlerinden kopar, Türk Tayyare Cemiyeti’nde (TTC) çalışmaya başlar.Bu arada Almanya’ya gider Junkers ve Rohrbach fabrikalarında sektörün nabzını tutar. Ju A-20 tayyarelerinde bazı noksanlıklar bulup düzeltince Almanlar hayran olurlar.
İşte tam o esnada Milli Savunma Bakanlığı Kayseri’de Tayyare ve Motor Anonim Şirketi (Tomtaş) adında bir fabrika kurmak için teşebbüse geçince Hürkuş’a gün doğar. 1926’da telgrafla memlekete çağrılır Vecihi Bey.Vecihi Bey Tomtaş malı Ju A-35’leri geliştirir, kanatların içini benzin deposuna çevirerek menzili uzatır. Düşünün Ankara’dan Tahran’a direkt uçar, Acemleri büyüler, İran’da büyük bir pazar yakalar. Eğer bu satış gerçekleşirse Tomtaş kabuğunu kırar, uluslar arası arenaya çıkar. Ancak firma o günlerde THK’nın eline geçer ve kurumun kurmayları Tomtaş’ı batırabilmek için ne gerekiyorsa onu yaparlar.
-Anlattıklarınız uzun ama öyle ilginç ki, merakla bekliyorum Vecihi beyin maceralarını.
-THK'nun yaptıklarına rağmen Vecihi Bey yerli uçak sevdasından kopmaz, çizimler maketler arasına dalar. Nitekim ücretsiz izin alır ve Şaban Efendi ile birlikte 3 ay içinde Vecihi K-XIV uçağını ve uçak motorlu sürat teknesini (Vecihi SK) yaparlar.(1930).İlk uçuşunu 16 Eylül 1930’da Kadıköy Fikirtepe’de büyük bir kalabalık önünde gerçekleştiren Vecihi bey Ankara semalarında da yürek hoplatmaya başlar. Başvekil İsmet İnönü tebriklerini sunsa da ona bağlı birimler (mesela İktisat Bakanlığı) bir türlü “uçabilir” izni vermez, sertifika istendiğinde “tesis yok, malzeme yok, uzman yok” gibi bahanelere sığınırlar.
Neyse velhasıl öyle engellerle karşılaşır ki, Almanya'ya gider 4 yıllık Mühendislik Mektebini 2 yılda bitirir gelir, Bayındırlık Bakanlığı “iki yılda ihtisas mı olur” der ve ona “Tayyare Mühendisi" belgesi de vermez. Vecihi bey inat hakkı olan bu belgeyi bile davalar açıp, masraflar yapıp alır.
Sami sinirle ayağa kalkar ;
-Bunlardan bir tanesi bile isyan ettirir yahu. Demek ki, yabancıların söylediği, "Türklerin ilerlemesinde birinci engel yine Türklerdir" sözü doğru.
-Velhasıl engellemeleri aşamaz, sonra kaçınılmaz ekonomik çöküş başlar. Destek olması gereken bürokratlar onu ve onun gibileri engellemeyi başarır.
Sami acı acı söylenir;
-Tıpkı, ilk Türk arabasındaki gibi.
-Maalesef öyle. Onda da çıraklar benzini az koyunca araba durmuş, herkes Türk mühendislerini suçlamış. Oysa yıllar sonra bile o arabalar çalışmıştı.
-Fakat iş işten geçmişti tabi ki, yabancı araba üreticileri, yerli sanayiyi engellemişti bile.
-Evet, böylece kendi üretimimiz olan sanayi ürünlerine yatırım yapmak yerine, asıl zor günlerde yararlanamayacağımız hazır ürünleri almayla karşı karşıya kaldık. Sami bey vaktinizi aldım ama bir arkadaştan duyduğum, kulaktan kulağa geldiği için doğruluğuna yüzde yüz emin olamadığım bir olayı da size anlatmak isterim. Belki siz araştırabilirsiniz.
-Buyurun, dinliyorum.
-Kıbrıs harekatı esnasında, sözde müttefikimiz ABD bize ambargo uygulamıştı. Her yönüyle tek ülkeye bağlı kalmamazın büyük zararı önümüze engel olmuştu. Bazı uçakların motor kısmında bir kutu 2-3 senede bir ABD'ye gönderiliyor ve ayrıntısını bilmediğimiz bir işlemden sonra geri gönderiliyordu.
-O parça olmazsa ne sorun oluyordu?
-O günlerdeki ABD kökenli savaş uçaklarımızın pilot kabinindeki elektronik mekanizma çalışmıyordu.
-Hımm..
-Velhasıl, çoğu uçağın bu parçasının ABD'ye gönderilme zamanı geldiğinden, sorun olmuştu ve ABD ambargo yüzünden bu işlemi durdurmuştu. Sonunda elektronikçi bir astsubay arkadaş bu parçalardan birinin mührünü söküp açtı, bir de ne görsün !
-???
-İçinde normal arabalarda kullanılana benzer bir akü var.
-Yani sadece bir akü doldurma işlemi için mi ABD'ye gönderiliyormuş o parçalar?
-Evet, bu basit işlem için bile bir sürü masrafa giriyorduk.
-Astsubay arkadaş iyi bir ödülü hak etmiş.
-Sanırım kendisi de böyle ummuştur.
-Ummuştur mu ? Böyle olmadı mı ?
-Hayır, ABD bunu öğrenmiş ve utanacağı yerde, "Uçaklar için aramızdaki anlaşmaya göre bu kutuyu açma yetkiniz yoktu" diye tazminat istemiş, astsubay da ceza almış diye duydum.
-Ört ki ölem... Anladık yüzü astarlı, ABD utanmazlığa devam ediyor da astsubayımızın başına gelen içimi derin yaraladı.
-Umarım ki yanlış bir bilgidir ama soruşturma yetkisinde değilim, öğrenemedim.
-Merak etme, bazı "Bir yetkiliden alınan bilgiye göre" diye yazan bazı gazeteciler gibi konuyu açarım ben de.
Sami'nin gülümseyişi karşılıksız kaldı. Karşısındakinin bu konuda da epey dertli olduğunu gören Sami devam etti;
-Elimden geleni yapacağım, merak etmeyin. ...tabi bu arada gazetede yazmam engellenmezse..
-Engellenmezse mi? Sizin hassas konulara değindiğinizi biliyorum ama gizli servislerce korunduğunuzu düşünüyordum.
-Korunmak mı ! Tam aksi. Neyse bilgileriniz için teşekkür ediyorum.
-Sandığım kadar rahat değilsiniz anlaşılan. Buyurun kartımı, korunma, gizlenme veya başka ihtiyacınız olduğunda arayabilirsiniz.
-Teşekkür ederim.
Samimiyetle el sıkıştılar. Sami, bir vatanseverle tanışmanın huzuruyla arkasından gülümsedi. Sonra da telefon kulübesine doğru yürüdü.


- 4. Bölüm Sonu -


ÖNCESİ / DEVAMI VAR

Son 7 Gün Sayfa Görünümü