Bu Blogda Ara

17 Haziran 2008

8 - Gözü Açılmış Bir Türk - 8

Oswald; " Hulusi bey, Kürt olduğunuzu söylemiştiniz. Doğrusu sizin, son Kuzey Irak operasyonu hakkında düşüncelerinizi, duygularınızı merak ediyorum.”
Hulusi; “ Bu ülkenin diğer vatandaşları, Çerkez’i, Laz’ı, Dadaş’ı ne hissediyorsa ben de onu hissediyorum. Kürtleri teröristlerle bir zannediyorsanız kesinlikle yanılıyorsunuz.”
Hulusi bey, cam kenarına gitti; “Yıllardır içimi sızlatan bir anımı anlatayım isterseniz. Beni daha iyi anlayabilirsiniz belki”.
Sami de, Oswald’da biraz daha yaklaşıp, daha dikkatlice dinlemeye başladılar.
Hulusi; “ Gizli örgütte henüz çömez olduğum yıllardı. Bir operasyona gitmiştik. Teröristlerin örgüt evini öğrenmiştik. Hem şehrin ortasında olduğundan, sivil halk zarar görmesin diye, hem önemli dokümanların ele geçirilme ihtimalinden bahsedildiği için müdahaleyi bizim teşkilatın yapmasına karar verilmişti. Teorik derslerde çok başarılıydım ama ilk aktif görevimdi. Eve girdik, tabi bir anda bağrışmalar, toz duman. Ana salonu beklenenden de çabuk ele geçirdik, yakaladıklarımızı yere yatırıp bağladık. Tim şefimiz Orhan Atmaca, diğer odalara da gönderdi bizi. Tek tek kontrol ediyoruz. Bir odanın duvarlarında boşluk fark ettim, tekmeyi vurunca ince bir tahtayla kamufle edilmiş kısım ortaya çıktı. Karşımda şaşkın bir adam, benden 5-6 yaş büyük. Daha önce hiç kimseye ateş etmemişim. Elimde silahım, bir an öylece kaldım. Ben film seyreder gibi adamın silahını çektiğini görüyor, sanki uzaktan seyrediyorum. Adamın giyinişi hemşerilerimi hatırlatmış, afallamıştım.
Adam silahını bana doğrulttu. Tam ateş edecekken, Orhan şefim adamı göğsünden vurdu.
Sonra şefim, yanıma gelip bir tokat attı, adamın yöresel kıyafetinden etkilendiğimi anlamıştı. ‘Teröristin ne dini olur ne milliyeti’ dedi, gitti.
Oswald; “İşte terörün kardeşi kardeşle karşı karşıya getirdiğinin bir delili daha.”
Hulusi bey; “Bitmedi.” Deyip ağır ağır devam etti. Bu olaydan ay kadar sonraydı. Terör örgütünün bir köye girdiğini ve aralarında bölge sorumlusu ve en kanlı liderlerinden birinin olduğunu da haber almıştık. Köye gittik ve etrafı kuşattık. Örgütün güvendiği köylerden biri olduğu için kalabalık gelmemişlerdi. Bu nedenle ortalıkta görünmüyorlardı. Şefim; “Dikkatli olun, evlere saklanmışlardır. Her an gelebilecek ateşe de hazırlıklı olun, sivilleri vurmamaya da.’ Diye tembihledi. Gruplara ayrıldık, ben de Orhan şefimin grubundaydım. Köşeyi döndüğümüzde, bir evin perdelerinin hızla örtüldüğünü fark ettik. Hemen tedbirle eve yaklaşmaya başladık. Şefim evin önündeki genci kolundan tutup, evden uzağa doğru götürdü, “Evine git küçük, buralarda dolaşma’ dedi, başını okşadı, bize döndü. Bize doğru dönünce, tekrar eve dikkatimizi verdik ama“
Hulusi bey kısa süre sustu, sonra; “Ama ilk silah sesi arkamızdan gelmişti. Hızla döndük, şefim yere yuvarlanırken, az önce sevdiği çocuğun elinde, dumanı tüten bir tabanca vardı. Telaşla açılan ilk ateşte çocuk ayağından vuruldu. Şefim durun diye elini kaldırıyordu. Bir arkadaş koştu çocuğun elinden silahı aldı. Ben şefimin yanına koştum, sırtından kötü vurulmuştu. Hâlâ konuşmaya çabalıyordu. ‘Çocuğu koru…’ dedi, hemen öfkeyle yanlış bir şey yaparlar diye arkadaşlara seslendim, ‘Çocuğu korumanızı istiyor.’ O anda içim sızlamıştı, ‘Çocuğa dokunmayın’ demiyordu, ‘Koru ! ‘ diyordu. Bu sözün içinde ne hırs, ne intikam duygusu ne de Kürt düşmanlığı diye bir şey yoktu. Ben şefimi ve çocuğu hastaneye kaldıran araçla oradan ayrıldım. Arkadaşlar operasyonu tamamlamış. Hastaneye giderken, aynı araç içindeki çocuğun ellerini tuttu, sırtını okşadı. Sonra kulağıma şunu söyledi; ‘ Ben bu yaraları bilirim, az sonra içte biriken kandan ciğer iş göremez olur. Hastaneye filan yetişemem” zor konuşuyordu, üzülsem de ağzımı açmadım. O zorlukla devam etti; “Bu çocuğun beni vurduğunu kimse duymayacak, ailesine sağ-salim vereceksin, söz ver.” Söz verdim, eliyle telsizi gösterdi, artık konuşamıyordu, ağzından kan gelmeye başlamıştı. İsteğini anladım, telsizi alıp, operasyondaki arkadaşlara bağlandım ‘Şefimizin Orhan Atmaca’nın emridir, şefimizin de, hastaneye götürdüğümüz çocuğunda teröristlerin ateşiyle vurulduğu dışında bir bilgi kimseye verilmeyecek.’ ‘Anlaşıldı ama neden?’ Şefime baktım, kanlı yüzüne rağmen teşekkür eder gibi gülümsedi, ‘ Şef çocuğun temiz kalmasını istiyor’ “
Sami, “Şef kurtulamadı sanırım”
-Evet, yolda ciğerleri kan olup öldü.
-Çocuk ?
- Kendi içimizden, kendi kardeşlerimizden insanları kandırabilmeleri, ülkeyi bölmek için kullanmaları öyle acıtıyor ki içimi. Ağacı baltaya vurmuşlar da, “Sapı bendendir” diye inlemiş.
Bir derin ah çektikten sonra;
-Çocuğu hastanede tedavi ettirdik, köyüne götürecektik ya ailesi hastanede teslim aldı.
-Tepkileri ne oldu.
-Başta ölen Orhan beyi hiç sormadılar bile. Kalabalık grup halinde gelmişlerdi, protesto yapacaklardı…
-Gazeteciler filan gelmiştir.
-Evet, basın var diye ben sadece ailesiyle görüştüm. Benden sonra çocuk da ailesine Orhan şefimin yaptıklarını anlatınca ailesi sustu. İştahla bekleyen basına ‘Kimseden şikayetçi değiliz. Çatışma ortasında kaldığından vurulmuş’ dediler.
Şefimin vasiyetini yerine getirip, çocuğu sağ-salim ailesine teslim ettikten sonra bir daha aramak, sormak içimden gelmedi. Şefimi çok sevdiğimden içim sızlar, dayanamam diye. Ama 5-6 yıl kadar sonraydı sanırım. O günkü operasyondaki arkadaşlardan biri, yanında bir delikanlıyla yanıma geldi; ‘Tanıdın mı?’ diye sordu. Tanımıştım ama söyleyemedim. O devam etti, ‘Baksana hiç değişmemiş, nasıl tanımazsın!” baktım ısrar ediyor, ‘Tanıdım, tanıdım.’ Dedim. Delikanlı, koştu elimi öptü. Devlet parasız yatılı okulunda okuyormuş. Biraz konuştuk, Orhan şefimin ne kadar haklı olduğunu bir kere daha gördüm. Gerçekleri anlamış, bölücülüğe karşı, vatan aşkıyla dolu bir genç olmuştu. Özellikle Çanakkale gezisinden sonra ülkemizi kimlerin bölmek istediğini daha da iyi anlamış.
Oswald; “-Yine bizi mi ima ediyorsun”
Hulusi bey, Oswald’ döndü; ”-Ayıp ettin dostum, öyle şey ima eder miyim !” gülümseyerek “İma değil doğrudan söylüyorum.”
-Yani siz kusursuzdunuz, hep biz yıktık.
-Biz kusursuz değildik ama sizin de çabalarınız takdire şayan. Araplarla Türkleri düşman eden sizin Lawrence değil mi, Çanakkale’de karşımızda değil miydiniz, Yunanlılar Kütahya, Eskişehir’e kadar sizin sayenizden ilerlemedi mi ?
-Siz de her denileni yapmasaydınız, siz bize ‘Krallığı, Kraliçeliği kaldırın!’ deseydiniz yapar mıydık.
Sami, “Bu sözü anlayamadım. Kim kime demiş ki böyle bir şeyi ?”
Hulusi, üzgün bir edayla Sami’ye ; “Tarihimiz sadece resmi tarihten ibaret değil”
-Yani
-İsmet paşa İngilizlerle görüşmelerinde vurunca masayı kırdı, ‘Şartlarımızı kabul etmezseniz savaşırız’ dedi filan derler ya.
-Şimdi şaşıracağım bir şeyler duyacak gibiyim, ‘Masa filan kırmadı’ mı diyeceksiniz.
-Valla masayı araştırmadım ama görüşmelerin kilitlenme sebebi özellikle İngiltere’nin zorladığı şartlarmış.
-!!!
-Bir sürü şartları olmuş, önce Atatürk’ün gözü arkada gitmesine yol açan ve son Osmanlı Meclisi’nin ‘Milli sınırlar içinde’ diye saydığı Musul ve Kerkük’ü alamayışımız.
-Ama, Kerkük ve Musul’u petrol gelirlerinin %de 10’unu bize vermeleri şartıyla…
-Hangi şartla insan memleketi kabul ettiği toprakları bırakabilir ki. Bırakmamak için de çok çabalamışız, Fevzi Paşa'nın Salihli'den, Sarıkamış'ta bulunan Doğu ve Diyarbakır'da bulunan Elcezire Cephesi Komutanlıklarına emrini okumuştum arşivlerde; ‘Musul bölgesi de Misak-ı Milli sınırlarımız içinde olduğundan, gerekirse silahla kurtarılması için komutanlıklarınızca gereken hazırlıkların yapılması ve tasarruf edilebilecek kuvvetlerin hazırlanması’
Hulusi bey, üzüntüsünü bastırmak ister gibi kısa bir sessizlikten sonra;
-Zaten savaş sebebi sayılacağı halde , o şartı da yerine getirmemiş Irak hükümetleri. Türkiye, kendisi ekonomik sıkıntılar, savaşı göze alamamak gibi nedenlerle hakkını arayamamış ama hiçbir zaman vazgeçtiğini de ilan etmemiş.
Oswald; “-Kî, şu anda Türk hükümetlerinin Peşmergelerle anlaşmaya zorlanmasının 1. sebebi budur. Musul’da, Kerkük’te kurulacak bir bölgesel yönetimi tanıması demek, Osmanlıdan beri vazgeçmediği Kerkük, Musul’daki haklarından ilk defa ve resmen vazgeçmesi demektir.”
Hulusi; “Vazgeçtiğimiz andan sonra da önce orda kukla bir devlet kurulma aşaması başlayacak. İlerde de orda gözü olan devletler saldırdığında”
-Hangi devletlerin gözü var.
Oswald, “Ortam İsrail için hazırlanıyor. Vaat edilmiş topraklar”
Sami; “-İsrail’in bizle derdi ne ki, haklarımızı bırakmamız için uğraşıyor.”
Oswald, “Türkler, 500 yıl önce İspanya’daki katliamdan kaçan Yahudileri kurtardığı için, her ne kadar yöneticiler aldırmasa da, halkın içinden Türkiye’ye düşmanlığı kabullenmeye vefakarlar var. O toprakların Türk’lerle ilgisi kalmayınca, Filistinvari bir cepheye dönüşmesi İsrail halkında daha az tepki alacaktır.
-Fakat Peşmergelerin de İsrail’e tepkili davrandıklarını görmedim.
-Filistinvari diye boşuna demedik. Filistinliler de Yahudilere toprak satmayı iyi bir şey zannettiler başta. Peşmergeler de kendilerine askeri eğitim veren İsrail’i, ABD’yi dost sanıyorlar ama asla Osmanlıdaki huzura kavuşamayacaklar. O petrollerin sahibi değil bekçisi olduklarını anladıklarında çok geç olacak.
-Uzun vadeli ihtimaller gibi .
-Yahudiler uzun ama kesin hedefleri seçer ve sabreder.
-Peşmergeler, Kürt devleti kuracağız filan diyor.
-Barzani de, Talabani de Kürt devletin asla düşünmez. Onlar aşiretleri için çalışır. Türkiye’de ki Kürtlerin şivesini yasaklamaya başladılar bile. Onlar yıllardır aşiretleri için ve aşiretlerinin gücüyle savaştılar. Müslümanlarla veya Müslümanlıkla ilgili bir kaygıları zaten yok ama emin olun ki, Kürtlükle ilgili de bir kaygıları yok. Türkiye’deki Kürtleri sadece Türkiye’nin Musul ve Kerkük’ten vazgeçirmek için kullanacakları birer maşa olarak görüyorlar.
-İsrail’in ilerde orayı ele geçirmek için kendilerine yardım ettiklerini anlarlarsa ?
Hulusi; “-Onların umduğu, İsrail’le iyi geçinirlerse, ileri bir kale, İsrail için güvenli bölge kabul edilip kollanacaklarını düşünüyorlar. Hatta asıl hayalleri İngilizlerin…”
Oswald, “Yine İngilizlerin….”
Hulusi; “… İngilizlerin Kuveyt’e, Katar’da ve petrol olan diğer küçük sahalarda yaptığı gibi Peşmergelerin eline de petrol arazilerini verip, kukla bir devlet kurduracağı ümidindeler.
-Kukla diyorsun, bunu bile bile isterler mi?
-Unutma, petrolün başındakiler, efendilerinin dediğini yaptıkları sürece kral gibi yaşarlar. Bunlar da kral olmak değil, kollanarak, korunarak kendi aşiretleriyle kral gibi yaşamak istiyorlar.
Sami, “Çok acı şeyler bunlar ama Lozan’daki masada kalmıştık.”
Hulusi; “-Evet, her ne kadar ‘Kemalist’im’ diyenler gizlemeye çalışsa da, Atatürk Kerkük ve Musul’un, hatta 12 adayı ve Selanik’i alamamanın acısıyla vefat etmişti. Oysa, İngiltere’nin en önemli şartını kabul etmek zorunda kalmıştı İsmet İnönü.
-Bunlardan daha önemli ne şart olabilir ki !
Oswald gülümseyerek söz girdi; “Ben tarihi bir olayı anlatayım, hemen anlayacaksınız.”
Sami’nin merakı iyice artmıştı. İsmet İnönü’nün Misak- Milli sınırları içindeki Musul, Kerkük, 12 ada ve Selanik’ten vazgeçmesi, hatta daha önce duyduğu, Hatay’ın da oylama ile kendi tercihini yapmasına karar verilmesini kabul etmesine rağmen, İngiltere’nin daha büyük şartı ne olabilirdi ki.
Oswald; “Her ne kadar İngiliz olsam da, tarihimiz sömürgelerle doludur. Gurur duymuyorum ama bu Avrupa’nın aşırı zenginleşmesinin de ilk sebebidir. İspanya, Portekiz, Fransa, Hollanda hatta Belçika diyeyim de durayım, çünkü Avrupa’da zengin olup da sömürgecilik yapmamış ülke yok. Ben asıl konuya döneyim. İngiltere ele geçirdiği ülkelere, kendisine bağlı yöneticiler atar. İsyan etmesinler, İngiltere’ye bağlı kalsınlar diye de büyük yöneticiler başata olmak üzere yöresel bazda sözü geçenlere bile dost görüntüsü altında hediyeler verirdi. İngiltere arşivlerinde, Hindistan’ın sömürgeleştirilmesi konusunda çeşitli belgeler vardır
Hulusi bey araya girdi;
- Eski bir haber okumuştum, “Amerikalı tanınmış gazeteci Brooks Adams, ‘Dünya kurulalı beri hiçbir yatırım, Hindistan’ın yağmasından elde edilen kazancı sağlamamıştır’ demişti. Dönemin Hindistan genel valisi Kraliçe Victoria’ya yazdığı mektupta, Hindistan’dan daha uzun seneler faydalanmak için, şu tespit ve tavsiyede bulunmak mecburiyetinde kalmıştır. ‘Hindistan, bol sütü olan büyük bir ineğe benziyor. Fakat, biz onu o kadar merhametsizce sağıyoruz ki, memeleri kanıyor. Bu memeleri daha uzun süre sağabilmemiz için, bu kadar aceleci davranmaya devam edecek olursak Hindistan, elimizden çabuk çıkacaktır.’
Oswald;
-Onu da hatırlıyorum ama sömürge valilerinden birinin mektubu çok önemli yer tutar. Bu mektup gönderildiğine Pakistan henüz bağımsız değildi, Hindistan’ın bir parçasıydı. Mektup da diyor ki ; “Biz halkı tarafımıza çekmek için hediyeler saçıyoruz, harcadığımız altının hesabını yapmak bile zor artık. Fakat biz ne yaparsak yapalım, İstanbul’daki Halife’nin gönderdiği bir kılıç hepsine bedel oluyor. Ona bağlılıklarını coşkuyla gösteriyorlar. Yani İstanbul’da Halife oldukça Müslümanların olduğu sömürgelerimiz asla tam ele geçirdik diyemeyiz” diye bir rapor sunuyor.
Sami, “-Yani padişahlığın kaldırılması, bizim için önemli diyor.
Hulusi; “Hayır, padişahlığın değil, Yavuzdan sonra padişahların kullanmaya başladığı Halifelik makamının yok edilmesini istiyor.
Oswald; “Bu mektup İngiltere için çok önemliydi. Osmanlı imparatorluğunun çoğu yerini zaten almıştık ama Türklerin tek bir şehir boyutunda bile kalması, Hilafet yok olmadığı sürece bizim sömürgelerimizde hakimiyetimize engel oluyordu. Türklerin yenilgiyi kabul etmemesi, her cephede ölümüne çarpışması politikacılarda bölünmeye de yol açmaya başlamış, bir bakıma taraftar da toplamaya başlamıştı ama İngiltere Lozan’da ‘Halifelik kaldırılmazsa kurulacak Türk devletini tanımayacağını kesin şart olarak bildirdi”
Hulusi; İnönü, ülkeye dönüp durumu açıkladı, Hilafet’in kaldırılması isteğini ilettiği gibi ne acı ki “Müslüman olduğumuz için bizi tanımayacaklarını bildirdiler” gibi bir cümle de kullandığı söyleniyor.
Sami; “Aydın geçinen Ali Suavi adında bir zavallının, “Çağdaşlaşmak Müslümanlığı bırakıp Hıristiyanlığa geçelim ” dediğini okumuş, üzülmüştüm.
Hulusi, “Adam öyle iki yüzlüymüş ki, Abdulhamid gibi uyanık bir padişahı bile kandırmaya başlayınca, Namık Kemal dayanamayıp padişaha mektup yazmış;
‘Ali Suavi hiç de senin tahminin gibi bir adam değildi. Bir masum yüzüne aldanmışsın. Onunla iki sene arkadaşlık ettim. O öyle bir adamdı ki, garazkâr ve dünyada misli görülmedik bir şarlatandı. Ben her şeye öyle kolay inanmadığım halde, bana kendini yedi-sekiz dil biliyormuş gibi gösterdi. O kadar cahil ve o kadar o kadar mağrurdu. Türkçe üç satır bir şey yazsa, aleme maskara olurdu.”
Sami; “Sonuçta nasıl olmuş”
Şimdi söyleyeceklerim kulaktan dolma ve tahmini sözler. Biliyorsun ki, bazı paşaların yazdığı kitaplar gibi, zaman zaman bazı toplantı da belgelerinin de yok edildiği olmuştu. Neyse, tahminlerle de olsa, konumuza dönelim. Özellikle Hindistan yani Pakistan’dan Kurtuluş savaşımıza gönderilen paraların Müslüman olduğumuz için, Halife’nin hatırına gönderildiğini bilen Atatürk, direnmiş ama karşımızdaki ülkelerin dünya devi olduğu, zorlarsak çok daha fazla gencimizin öleceği konuşulur olmuştu. Atatürk, Müslümanların bir arada simgesel de olsa birliğini sağlayacak bir makamın kalmasını düşünüyor, istiyordu. 1921 yazında Londra devam eden Barış Konferansında, büyük bir baskı altında görüşmeler yapıldı. Türk temsilciler direnince, İngiltere’nin şartları olmazsa, silah yardımlarıyla Yunanlıları çok daha büyük oranda destekleyeceğini açıklamış, hatta TBMM’sinin Londra’da sunulan şartları kabul etmemesi üzerine, Yunan ordusu atağa kalkıp Ankara’ya yöneldi.
Türk halkı da, askeri de yorgun ve malzemesiz kalmaya başlamıştı, çok zor kararlar sonunda, her iki tarafın da bazı şartlardan vazgeçmeleri ile İngiltere başta olmak üzere anlaşmalara varılmaya başlandı. Londra’daki veya Fransa ile Ankara’daki bazı ön anlaşmalar sonunda, diğer ülkelerin çekilmeye başlamasıyla, ordumuzun karşısında tek kalan Yunanlıları Büyük Taarruzla yendik. Yenilince yakarak-yıkarak da olsa Ağustos sonlarından itibaren geri çekilmeye başladı. Sonunda 9-Eylül’de Türk ordusu İzmir’e girdi.
Sonuçta Türk tarafı mecburiyetten yaptığı bazı anlaşmaları hayata geçirmeye başladı, bunlardan biri de 3-Mart-1924’da halifeliğin kaldırılmasıydı. Oysa çoğu siyasi Saltanat zaten kaldırıldığından seçilecek devlet başkanının, Cumhurbaşkanının Halifeliği de yürüteceğini sanıyordu.
Sami ayağa kalktı; “Tamam, padişahlık devrini tamamladı, bitti. Bu devirde seçilmesinde oy kullanmadığı hiç kimsenin kendisini, ülkesini yönetmesinden memnun olmaz artık. Doğrusu da bu. Fakat en azından simgesel bir Halifeliğin kalmaması yazık olmuş. Eğer Halifelik kalsaydı, genelde Müslümanların sorunlarıyla ilgilenecek birleştirici bir makam kalsaydı dünyada Müslümanlar bu kadar zorda kalmazdı”
Sami, Oswald’a döndü; “Mesela Papalık makamı gibi”
Oswald gülümsemeye çalışsa da sitemli sitemli; “Her sorunda bana bakmayın, 1921’de Türklere baskı yapan hükümette ben yoktum. Ben özgürlükçü biriyim. Özbekistan örneğini anlatmıştım. Hem Filistin de soykırım yaptığını kaçırdı ya İsrailli bakan. Eee… noldu. Türkiye, Mısır veya Kuveyt’ten bile ciddi bir kınama duydunuz mu ! Siz Türkler hep başkasını suçluyorsunuz, ne kolay.”
Hulusi bey, üzgün bir yüz ifadesiyle, başıyla onayladı ;
-Maalesef haklısın. İsrail, ABD’nin başta teknolojik olmak üzere, her türlü desteğini almış katliamlar yapıyor. Bir bakanı ağzından “Gerekirse soykırım da yaparız.” sözünü kaçırıyor ve ertesi gün Gazze’de 80’in üzerinde insanı öldürüyor kimse ses çıkarmıyor. Ölenler değil de, katiller değil de, ‘Soykırım’ sözünün kullanılması tartışılıyor.
Genelde dinlemeyi tercih eden Sami mırıldanır gibi konuştu; “Adamın katlettiği insan değil. Tartıştıkları ‘Soykırım’ sözünü Yahudiler dışında kullanmaya karşı olmaları. Sanki Filistinlileri, öldürecekler, öldürecekler. Sonra da ‘Bakın biz numune olarak birkaç Filistin’linin yaşamasına izin veriyoruz. Bu da demektir ki, işlediğimiz cinayetler bir milleti tamamen yok etmeye, soykırım tanımlamasına girmez’ diyecekler.”
Hulusi, “Uluslar arası bazı kabul edilen gerçekler vardır ki, bu bizdeki ‘İMAJ HER ŞEYDİR’ sözünün karşılığına denk geliyor.
-Yani ?
-Yani, ne yaptığın değil, ne yaptığının tartışıldığı önemlidir. Ya da ne olduğun değil, diğerlerinin seni nasıl gördüğü önemlidir.
Oswald; “Siz de hak ediyorsunuz canım”
Hulusi; “Bu ne demek şimdi?”
Oswald; “Ben kabul ediyorum, batı çok katliamlar yaptı, geçmişte yaptıklarından dolayı en azından özür dilemelidir’ diyorum ama sizin körü körüne batı hayranlığınız, batıyı suçlu konumuna, savunma zorlamasına değil, ‘Övülme, alkışlanma makamlarına taşıyor. Onlar da ona göre davranıyor. Bakın aydın geçinenlerinize, bakın burada kaldığım sürece incelediğim gazetelerinize, Tv kanallarınıza. Fransa’nın Cezayir, Raunda katliamlarına, İngiltere’nin sömürgelerine, Belçika ve Fransa’nın kışkırttığı Raunda katliamlarına değindiklerini değil, sürekli batıyı övdüklerini görüyorum. Af edersiniz ama birisi size suçlarınızı söyleyip, utandırmak yerine , pohpohlayıp durursa, siz de havalanmaz, eee şey, hah şişmez misiniz !
Hulusi bey ayağa kalktı, Oswald’ın elini sıktı;
-Sağ ol Oswald, Özbekistan olayları hakkındaki fikirlerinden sonra, senin samimi ve adil olduğunu anlamıştım zaten. Görüşmek üzere.
Sami de elini uzattı;
-Memnun oldum, sayın Oswald. İnanır mısınız, buraya gelirken, bu kadar uzun ve bu kadar derinlemesine konuşmalar olacağını, yeni şeyler öğreneceğimi sanmıyordum. Hulusi beye de, size de teşekkür ediyorum. Çok faydalandım.
-Sağolun Sami bey. Ben insanlardan umutluyum. Gün gelecek insanlık suçu işleyenler cezalandırılacak ve yenilerini işlemeye kimse cesaret edemeyecek. Umarım sizdeki, terör örgütüne destek olan, silah veren devletler ve silah tüccarları bir gün cezasını bulacak.
-İnşallah.
Oswald, bir süre önce öğrendiği bu kelimeyi gülümseyerek, hafif bozuk bir şiveyle tekrarladı;
-İnşallah.
Yola çıktılar, Hulusi bey cep telefonundaki mesajları inceliyordu. Sami sordu;
-Yazılarımı yarın yazacağım. Bu kadar yorgunluktan sonra iyi bir istirahatı hak ettik sanırım.
Hulusi bey, cep telefonunu cebine korken, ‘yanılıyorsun’ der gibi bir gülümseyişle;
-Gece dinlen, sabah seni erkenden alıp bir yere götüreceğim.
-Aman Allahım, vatanımı, milletimi seviyorum ama artık acıyın bana, dinleneyim. Deşarj olayım.
-Hayır önce bilgilerle şarj olmalısın.
-Yarın sabah ne olacak, ne var sırada ?
-Türklüğe laf söyletmem, bu ülkeyi bölmeye kalkanlara kalkan olurum ama Kürtlük kanım da kabardı.
-Eeee…?
-Türklerle Kürtleri birbirine kırdıranları sorguya çekmek istiyorum.
-Ha.. tamam öyle söylesene. Zaten sıraya geçmiş, bilgi vermek için bekliyorlar.
-Sami, bırak da senin istihbaratçının bir kaç sırrı olsun. Biz önce sorgulama metotlarında uzmanlaşırız, sonra aktif görevlere gönderiliriz.
-Haa… yakalayacaksın birkaç terörist, sorgulayacaksın.
Hulusi bey, sesini de çocuk azarlar gibi bir ton vererek;
-Sus, kerata. Senin terörist dediğin piyondan başka nedir ki !
- … anlamadım ki !
-Bir süredir planladığım bir eylemin hazırları tamamlandı.
-‘Planladığım !’ dediniz, ben mi yanlış anladım, amirlerinizin haberi yok mu!
-Güvendiğim arkadaşlarla kotardığımız gizli bir görev.
-Hah bu kez anladım, siz yeşil’siniz.
-Yok
-Kontur gerilla.
-Kontur montur yok. Bilgi sızmalarına karşı gizli yapmak zorunda olduğumuz bir eylem.
Sami saatine baktı; “-Ha gayret 3 dakika daha açıklamadan durabilirseniz, çatlayacağım.”
Hulusi gayri ihtiyari sesini alçalttı;
-Teröristlerle görüştüğünü tespit ettiğimiz bir konsolos var, yakalamak için uğraşıyoruz.
-Çok güzel, tamam canım doğru ya, o bülbül gibi öter.
-Sabret, ters sorgu diye bir taktik vardır. Filmlerde suçluları konuşturmak için iyi polis-kötü polis oynarlar ya, bu onun bir aşama ilerisi.
-Valla biraz ipucu verdiniz ama bu sefer de yeni şaşırtmacalarla çatlama sürem baştan başladı. Nedir bu ters sorgu sistemi.
O sırada Hulusi beyin telefonu çaldı;
-Alo …
-Amirim, eleman elimizde. Konuşmak için can atıyor.
-Yarın sabaha kalmayacak mıydı operasyon.
-Size akşamüstü attığımız mesajdan sonra yeni gelişmeler oldu.
-Tamam, kelimeleri dikkatli seç, hatlarımız yeni de olsa, dinlenme ihtimali var. Altından kalkamayız, büyük sorun olur.
-Efendim, kuş ötecek ama gelip yemlemeniz gerekiyor. Yarın ötecekti ama son konuşmalarında sabah şehirden ayrılacağını öğrendik.
-Anlaşıldı, hemen geliyorum.
Hulusi telefonu kapatırken, Sami ;
-Sizin de işiniz zor, dinlenmeden yeni göreve ha.
-Ya…
Sami gülümsedi; “Ben rahat yatağımda, kıvrılmış uyurken, siz yollarda olacaksınız ha..”
-Kusura bakma, pek rahat değildir aslında ama idare eder. Geç arka koltuğa uyumaya başla.
-Neee !
-Eeee vatan sevgisi, rahat yataklarda kıvrılarak yatmayla olmaz. Ankara’ya gidiyoruz.
-Olmaz, dünyada olmaz. Ben uykusuzluktan geberiyorum.
Sami ağırlaşan gözleriyle itiraza devam ederken, Hulusi bey direksiyonu Ankara’ya doğru çevirmişti bile.


Yazan – Araştıran : Ahmet Ünal ÇAM ahmetunalcam@gmail.com

11 Haziran 2008

İğneyi Kendine Batıramayanların Çuvalla Yaptığı Gösteri

Aylardır gündemi meşgul eden “Üniversitelerde türban serbestisi” ile ilgili karar onaylandı. Karar aslında hiç şaşırtıcı değildi.
Çünkü itiraz gerekçeleri “laik düzeni yıkmak” olan ve şekil yönünden kararı etkileyen bir davanın sonucunun ne olacağı önceden de belliydi.
Karar hakkında fazla konuşmaya gerek yok. Çünkü Anayasa Mahkemesi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin mihenk noktalarından. Bu sebeple kimseyi zan altında bırakmak bizim haddimiz değil. Fakat istismarcıları milletimize anlatmak bizlerin görevidir.
Yine de tarih, mahkeme sürecine sebep veren CHP’yi ve konu hakkında gündemi kullanan AKP’yi karanlık sayfaya not düşecektir. Necip milletimizin vicdanında gerekli sorgu yapılacaktır.
İnşallah başörtülü kardeşlerimizin de eğitim hakkı en kısa zamanda kendilerine verilecektir.
Bundan sonra ne olacak gibi çaresizce bir çıkış aramaktansa, bu güne kadar ne oldu, bugünlere nasıl gelindi diyerek geçmişin izdüşümlerinde analiz yapmak bence en doğru olanıdır.
Çünkü önceden de belirttiğim üzere olay tamamıyla ip cambazlarının sergiledikleri tutumdur. Başörtüsü meselesini kendi siyasal kavramıyla türban hadisesine dönüştürüp, VAKKO türbanlı eşi,kızı ve gelini olanların duygu sömürüsü ile ortaya çıktıkları siyasi bir komplodur. Bizim meselemiz asla türban olmadı, kişiler birbirini hiç bu denli hunharca suçlamadı. Evet bizim bir derdimiz vardı. Ama onun adı türban meselesi değil başörtüsü meselesi idi. Yani Anadolu’da Analarımızın, bacılarımızın başlarına taktığı örtü. Ne zaman ki kıblesini Pentagona çevirenlerin cirit attığı dönemler başladı, ılımlı İslamcılar ve dinler arası diyalogcular türedi, türban Paris’den ithal olunup geldi.
Bugün Televizyon kanallarını açtığınızda, haber bültenlerinde çok farklı görüşlere yer veriliyor. Buda insanı aldatma ve kandırma politikasından başka bir şey değildir. Cemaate yakın ve iktidarın elinde olan kanallar, sanki ağız birliği etmişçesine mağduriyeti gözler önüne sererken, diğer kanadın kanalları ise başı açık kişilerin çarpıcı açıklamalarına yer vererek halkın kutuplaşmasında önemli rol oynuyor.
Özetle aktaracak olursam, karar tepki eden türbanlı kızların bazıları var ki sanki özellikle seçilmiş ve sarf ettikleri sözler özellikle seçilmiş ki böylece kanala sempati duyanların içleri sızlayacak, kanala antipati duyanların ise öfkesini kabartacak nitelikte.
Bunlar neden yapılıyor bunu sorgulayan yok? Rejimi İslami olarak isteyen birkaç kıza şunu sormak gerekir; Acaba İslami rejimde olan kaç ülkede sizin gibi genişletilmiş haklar var? Birisi hedef şaşırtarak Osmanlı Devleti’ni örnek veriyor. Ona şunu sormak lazım acaba kadına seçme ve seçilme hakkı hangi rejimle tanındı? Demokrasi olmasaydı kendi miting. Protesto vs. yapabilir miydi?
Gelelim diğer taraftaki görüşü olan bazılarına. Onlarınki de özenle seçilmiş cümleler. Hiç şaşırmayın. Onlara zaten ne sorulsa Ulu Önder Atatürk’ün ardına sığınarak, sarf ettiği sözlerde Atatürkçülük(!) adını kullanarak diğer tarafı Atatürk’e düşman etmek var. (Ki cemaatlerin bazıları için bu çok büyük koz. Bu söylemleri alarak, ellerindeki gençleri Türk’e ve Atatürk’e düşman yapıyorlar.)
Hal böyle iken asıl mevzumuz gerçekten türban mı? Yoksa bundan beslenen kahpe siyaset mi? Ben önceden de demiştim yine de diyorum; bizim meselemiz var onun adı türban değil başörtüsü meselesi. Bunu kızlarını ABD’de okutan Tayip Erdoğan ve ekibi anlamaz! (Diyelim ki kızları kapalıydı hadi, Türkiye’de okuyamadı, ya oğlu? Oğlu neden yurt dışında okudu?) Kafaları örümcekleşmiş olup, Atatürk’ü kirli politikalarına alet edenler de anlamaz!(Hac vazifesini yapmak isteyen yaşlı bir amcaya, CHP’li Sav tarafından “Hac'da ne işin var, boş yere Araplara para kazandıracaksın...Muhammed seni bırakmaz hem…” diye sarf ettiği iğrenç sözler). Bu meseleyi anlayan ve çözecek olan kişinin imanı kalbinde olmalı, cebinde değil!
Her şeyden önce iğne kendine batmalı ki acıyı hissetmeli ve toplumda kanayan yaranın acısını anlamalı. Bu tabirden hareketle kendi kızları için aynı acıyı yaşamamış olanlar, eşlerinin türbanlarının markası ve pahalı fiyatları ile başörtüsü takan Anadolu kadınının arasındaki uçurumdan habersiz olanlar bunu ancak siyasi ikbal meselelerinde koz olarak kullanır. MHP’den böyle bir teklif gelmezse, türban meselesi dedikleri mesele gündemlerinde dahi olmayan bir hükümete şunu sormak lazım. Değiştirdiğiniz ne? Birkaç temel maddede değişiklik. Bunu 2002’de iktidara geldiğinizde neden yapmadınız peki? Tayip Erdoğan’ın siyasi yasağını kaldırıp Siirt’ten seçilmesine yetkiniz vardı da, türban serbestisine mi yoktu?
Bu millet ihanet oyunlarını çok gördü. Ama bu kadarını asla görmedi.
Siyasi parti temsilcileri; İslamiyet’i ve Atatürk’ü, siyasi sembol olarak kullanmaktan ve bu halkı sömürüp, yetmezmiş gibi birde kutuplara ayırtmaktan vazgeçin!
28 Şubat’ın ardından Cuma çıkışlarında toplaşıp eylem yapan türbanlı kızlar ne oldu? Yoksa 28 Şubat’ın ürünü Erdoğan ve arkadaşlarının rüzgarına mı kapıldılar yada Erdoğan için bu masum(!) kızlar, rüzgar mı oluşturdular?
Cevap ve yorum milletimize aittir.
Konuya son söz İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif Ersoy’dan gelsin. Akif’e sorarlar; “Dünya üzerinde, neden kalkınmış tek bir İslam ülkesi yok?...”
Sorunun yanıtı özetle şudur; “Aman Yarabbi. Kur’an ne söylüyor, biz ne anlıyoruz. ‘Sabır’ katlanmak değil, göğüs germektir. Neye göğüs germek? Sonunda katlanılmayacak acılara katlanmak ıstırabına mahkum olmamak için, önceden her türlü şedaide (zorbalıklara), her türlü mezahime (sıkıntılara), mertçesine, insancasına göğüs germek. Hele de ‘tevekkül’ (Allah’a bırakıp, kadere razı olma)... ‘Tevekkül’, hiç bizim anladığımız mahiyette mi?
Kur’an’ın gösterdiği, Hadis’in gösterdiği tevekkül, bütün esbaba sarıldıktan (tüm yolları denedikten) sonra olan tevekküldür.
Biz cehaletimiz yüzünden, dinimizi bu hale getirdik. Din de bizi bu hale getirdi. İslam Dini, bir miskinlik (uyuşukluk) dini oldu...”1
Bu demek oluyor? Birileri bizim inandığımız değerleri, inanmamızı istediği değerlerle ters-düz etmiş ve bizler inandığımız gibi yaşayamaz hale gelmişiz. Bu süreç halen de devam etmekte.
Cenab-ı Hakk(c.c), bu millete ve devlete ihanet edenlere, inandığı gibi değil yaşadığı gibi inanan bir toplum oluşmasında öncülük eden din tacirlerine ve onu destekleyen din düşmanlarına fırsat vermesin! (Amin)
Selam ve muhabbetle…

İlhami Serdar Karaman
06.06.2008- Denizli
http://www.ilhamiserdarkaraman.com.tr/

Son 7 Gün Sayfa Görünümü